Akademisyenlerin barış bildirisinin 10 yılı: Barış talebi, adalet ve onurlu bir yaşam talebidir

Akademisyenlerin barış bildirisinin 10 yılı: Barış talebi, adalet ve onurlu bir yaşam talebidir
10 yıl önce akademiden yükselen barış talebi, bugün yine Türkiye’nin gündeminde. Bu 10 yıl, barış akademisyenleri için ihraçlar, hapis cezaları ve kampüs dışında kurulan dayanışma akademileriyle harmanlandı. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Füsun Üstel, on yıllık "bekleme salonunu" ve değişmeyen "sözü" anlatıyor.

CANAN COŞKUN

"Bu suça ortak olmayacağız" başlıklı barış bildirisinin kamuoyuyla paylaşılmasının üzerinden 10 yıl geçti. 10 yıl önce dile getirilen "barış" talebi, bugünlerde yeni bir "çözüm" iklimi tartışmalarıyla yeniden ülke gündeminde. Ancak bu 10 yıl, barış akademisyenleri için tasfiyelerle, yargılamalarla ve hak gasplarıyla dolu bir dönem olarak tarihe geçti.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK), akademiye vurulan en ağır darbelerden biri oldu. Barış için Akademisyenler’in verilerine göre, 2016 - 2018 yılları arasında 406 akademisyen KHK'lar ile kamu görevinden ihraç edildi. 2017’de kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu, KHK’lara hukuken itiraz edebilmek için ilk aşama haline getirildi. İlk ret kararları ancak 2021 yılında yani KHK’nın üzerinden beş yıl geçtikten sonra verildi. Komisyon, 386 başvuruyu doğrudan reddetti.

whatsapp-image-2026-01-02-at-12-34-12.jpeg
Kaynak: Barış için Akademisyenler

İmzayı çekene “başka” hukuk

Bu süreçte en çarpıcı çelişki ise AİHM yargıçlığı adaylığında yaşandı. Hükümetin 2018'de AİHM'e önerdiği isimlerden biri olan Prof. Dr. Necati Polat da barış bildirisini imzalamıştı ancak kendisine 2017'de takipsizlik kararı verilmişti. Dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, bugünün AYM Üyesi İrfan Fidan, 24 Nisan 2019'da Medyascope'ta yayınlanan haberimdeki "Bu karar diğer akademisyenlerin akıbetini etkiler mi" sorusuna şu yanıtı veriyordu: "İmzasını geri alanlara takipsizlik verildi." Hukukun "imzayı çekmek" üzerinden kurulan bu pazarlıkçı yapısı, geride kalan yüzlerce akademisyen için 10 yıllık bir mağduriyet üretti. Bugün AYM'nin "hak ihlali" kararına rağmen, Danıştay ve Bölge İdare Mahkemeleri'ndeki onlarca dosya hâlâ belirsizliğini koruyor.

Bu tablonun tam ortasında, hapis cezası ertelenmeyen ve cezaevine giren ilk isim olan Siyaset Bilimci Prof. Dr. Füsun Üstel, Kısa Dalga’nın sorularını yanıtladı:

136040.jpg

"Söz, 10 yıl içinde daha da önemli hale geldi"

  • Cezaevine girerken "Sözün bittiği yerde değiliz, sözün başladığı yerdeyiz" demiştiniz. Bildiriye imza attığı için hapse giren ilk akademisyen olarak aradan geçen 10 yılda o söz hâlâ aynı tazelikte mi? Geçen zaman "sözün" anlamını nasıl etkiledi?

Sorunuza ancak kendi adıma cevap verebilirim. Bununla birlikte bildiriye imza atan akademisyenlerin duruşlarına, ödemek zorunda kaldıkları bedellere, hayatlarına tanık olmuş biri olarak “söz”ün, yani bildiride işaret edilen hak ihlallerinin ve yer alan taleplerin hâlâ geçerliliğini koruduğunu düşünüyorum. Üstelik “söz”, Türkiye’nin giderek daha da otoriterleştiği, istisnasız her alandaki hak ihlallerinin arttığı ve sıradanlaştığı on yıl içinde daha da önemli hale geldi. Barış akademisyenleri, “söz”ü öncelikle mahkemelerde yaptıkları savunmalarla kurdular. Sürdürdükleri amansız hukuk mücadelesi, elde edilen sonuçlardan bağımsız olarak, yurttaşlık haklarının önemli bir bölümünden mahrum edildikleri, sivil ölüme mahkûm edildikleri koşullarda bile mücadele etmelerini engellemedi. Öte yandan ihraçlar sonrası kurulan dayanışma akademilerinde, “söz”ün ve praxis’le olan bağı kuruldu ve geliştirildi. Son olarak “söz”, farklı kuşaklardan, dünya görüşlerinden, disiplinlerden ve kurumsal kültürlerden gelen imzacıların aralarındaki duygudaşlığı artırdı, her birimizin bir diğerinden sorumlu hissetttiği güçlü bir dayanışmaya yol açtı. Bildiriye imza atanlar, dava dosyalarında yer aldığının aksine bir “topluluk” değildi; ama süreç içinde mağduriyetten değil, dayanışma ve ortak üretimden kaynaklanan bir topluluk ortaya çıktı.

118654-814x458-jpg.webp

"Üniversite güvenlikleştirme politikalarına teslim edildi”

  • AYM’nin hak ihlali kararına rağmen üniversitelerin kapısının o dönem ihraç edilen akademisyenlere hâlâ kilitli tutulması akademinin özgürlüğüne dair bize ne anlatıyor?

Türkiye’de akademik özgürlüklere yönelik hak ihlallerinin ve muhalif bilim insanlarının hukuk devletinin en temel ilkelerinin askıya alınarak hikmet-i hükümet, devletin bekası mantığıyla tasfiye edilmesinin uzun bir tarihi var. Dolayısıyla üniversitelerin kapısının ihraç edilen akademisyenlere kapalı tutulmasını bu tarihsel süreklilik içinde, ancak bildirinin imzalandığı dönemdeki konjonktürün özgüllüklerini de dikkate alarak değerlendirmek gerekiyor. Söz konusu konjonktürü tanımlayan güçlü ipuçlarının “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” bildirisinden önce başladığını düşünüyorum. Özellikle de 2010’lardan itibaren, araştırma konularının içeriğine yönelik baskılar, üniversitelerdeki bilimsel etkinliklerin iptali, akademisyenlerin kadro güvencesizlikleri, sözleşmelerinin çeşitli gerekçelerle yenilenmemesi, toplumsal muhalefet ve örgütlenme özgürlüğünün ihlaline yol açan sistemli soruşturmalar başta olmak üzere üniversitelere yönelik müdahaleler, gelmekte olanın habercisiydi. Devr-i sabık yaratma yoluyla “Yeni Türkiye”nin adım taşlarını oluşturma ve üniversiteyi neoliberal mantık çerçevesinde şirketleştirme, bu sürecin iki boyutunu oluşturdu. Söz konusu iki boyutun hayata hızla geçirilmesi ise, akademinin bir alan ve insan potansiyeli olarak güvenlikleştirme politikalarına teslim edilmesi sayesinde oldu. Bu çerçevede Bildiri, iktidar için bir fırsat ve bahane oluşturdu. Muhalif akademisyenlere yönelik bir topyekün imha planı, bir “nihai çözüm” olarak devreye sokuldu. “Nihai çözüm” politikasının OHAL Komisyonu’dan başlayarak çeşitli aşamalarına tanık olduk. Son dönemin en önemli özelliği ise, mahkemelerinin yetki ve görevlerinin dışına taşarak Barış Akademisyenlerini sistemli bir gözaltına maruz bırakmak üzere yeni suç isnatlarında bulunmaları, suç şüphesine kalıcılık kazandırmak için çaba göstermeleri. Bu çerçevede, Barış Akademisyenleri davasının güçlü bir simgesel anlamı var. Akademik özgürlüklerin yalnızca bir kurumsal özgürlük meselesi olmadığı; genelde haklar meselesiyle bağlantılı olarak toplumu bir bütün olarak ilgilendirdiği düşünüldüğünde söz konusu “nihai çözüm”ün radikal sağ bir toplumsal dönüşüm fikriyatıyla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

unnamed-file-740x420.jpg
Fotoğraf: Depophotos – Alp Eren Kaya
"Hukukun olmadığı yerde 'bekletme' bir yönetim stratejisidir”
  • Anayasa Mahkemesi’nin tespit ettiği ihlal hâlâ ortada duruyor. Bu 10 yıllık "bekleme salonu", adalete ve kurumlara inancınızı nasıl etkiledi?

Türkiye’deki adalet sisteminden bir beklentim yoktu. Bir fikir olarak üniversiteye inancım olsa da üniversite kurumuna inancım kalmamıştı Meslektaşlarımın ise, nasıl davranacaklarına ilişkin, yıllara dayalı deneyimle oluşmuş önsezilerim vardı. Önsezilerim beni yanıltmadı, her biri karakteri ve korkuları doğrultusunda davrandı.

“Bekleme salonu”, genelde sıkıntının hâkim olduğu, kimi zaman hiçbir şey yapılmadığı ve bir sonraki aşamaya geçmeye yönelik aciliyetin öne çıktığı bir duyguyu ifade ediyor benim için. Barış akademisyenleri, hiç kuşkusuz adaletin sağlanması için 10 yıldır bekliyorlar. Ancak, ödetilen tüm bedellere karşın, çok büyük çoğunluğu akademik üretimlerini beklemeye almadı, farklı mecralarda sürdürdü. Gasp edilmiş hakların iadesinde bekleme salonu olmaz; makul sürede yargılanma hakkı vardır ve bu süre çoktan aşıldı. Hukukun olmadığı bir ortamda belirsizlik ve bekletme, bir yönetim stratejisi olarak uygulanıyor. Bekletmeyi uzatarak, kişileri arafta tutarak ve bu süreçte suç isnatlarının artırılması ve çeşitlendirilmesi yoluyla Barış Akademisyenlerinin sonsuza kadar kefaret ödemeleri bekleniyor.

marm.jpg
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu'nun vedası
"Barış talebi çözüm iklimlerinden bağımsızdır”
  • Barış bildirisinin üzerinden 10 yıl geçti ve bugün yine yeni bir çözüm ikliminin konuşulduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu 10 yıllık deneyimin ardından o günkü barış talebinin bugünkü siyasi tartışmalar içindeki yerini ve önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barış talebi, bir ahlaki duruş ve siyasi talep olarak bugün de on yıl önce olduğu kadar önemini koruyor. Zira barış talebi, adalet ve onurlu bir yaşam talebidir. Süreklidir ve çözüm iklimlerinden bağımsızdır. Ancak, bugün yaşanan ve farklı adlarla anılan süreç bağlamında ele aldığımızda, 10 yıl önce işaret edilen ağır hak ihlallerini yok saymak mümkün olmadığı gibi, geçen sürede eklenen ve farklı mekanizmalarla devreye sokulan ihlalleri de hem hukuk mücadelesinin, hem de politik mücadelenin odağında tutmaya dikkat etmenin, bu konuda çeşitli önceliklere ve aciliyetlere dayalı olarak ortaya çıkan optik kaymalardan sakınmanın ve onarıcı adalet taleplerini gündemde tutmanın negatif barıştan pozitif barışa geçmede önemli olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede ihlallerin ancak istisnai olacağı bir barış tahayyülüne ve fiili anlamda da eşit yurttaşlardan oluşacak demokratik bir toplum yaklaşımına ihtiyaç var.

(*)Kapak çizimi: Nazım Hikmet Richard Dikbaş

Kaynak:Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.