Kısa Dalga - Boğaziçi Üniversitesi'nde "kurum kırım" olarak tanımlanan sistematik bir yıkım yaşanırken, “öz Boğaziçili” akademisyenler, son beş yılda bir üniversitede nelerin yapılmaması gerektiğini çok iyi öğrendiklerini söylüyor.
PODCASTİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN
Canan Coşkun'un araştırma dosyasında son beş yıldır yaşanan idari baskılar, akademik özerkliğin nasıl adım adım daraltıldığı, tarikatlaşma iddiaları ve milyonlarca liralık ihalelerin detayları var.
Türkiye'nin en prestijli eğitim kurumlarından biri olan Boğaziçi Üniversitesi; tepeden inme atanan rektör Melih Bulu ile başlayıp Naci İnci ile devam eden kayyum yönetiminde 5. yılını tamamladı. Okul bugün artık başarılarıyla değil; kadrolaşma, cemaatleşme ve kamu kaynağı israfı iddialarıyla anılıyor.
"Boğaziçi Üniversitesi'nde rektör olmak, benim çok uzun süreden beri düşündüğüm bir hayalimdi."
Kısa Dalga’da geçtiğimiz hafta boyunca yayınlanan "Bir Üniversitenin Çöküşü" başlıklı yazı dizisinde, bu 5 yılın ağır bilançosunu tüm belgeleriyle ortaya koyduk. Dosyada; akademik özerkliğin nasıl adım adım daraltıldığını, milyonlarca liralık kamu kaynağının pazarlık usulü ihalelerle kimlere aktarıldığını, kampüsteki tarikatlaşma iddialarını ve hukuksuz görevden almaları inceledik. Bugün ise yaşananları bizzat tanıklardan dinliyoruz.
Sözü sırasıyla Felsefe Bölümü öğrencisi Umut'a, Emeritus Profesör Alpar Sevgen'e ve Profesör Doktor Mine Eder'e bırakıyoruz.
Umut (Öğrenci): "Benim okula ilk geldiğim yıl olan 2022'de okulun en büyük gündemi yurt kriziydi, 'Barınamayanlar Hareketi'ydi. Bu gündemin içerisine düştük biz; aynı yıl gelen öğrenciler olarak bizim dönemimiz 2000 civarı insan almıştı. Şu an bu yıl kontenjanlar düştü, 1200-1300'lere kadar geriledi diye biliyorum. Yurt krizi sorunu çözüldü mü? Hayır.
Geldiğim yıl SuperDorm vardı Uçaksavar’da. Yere özel, büyük bir yurt binası. Orası 'depreme dayanıklı değil' denilerek kapatıldı. 'Yarım dönem, bir dönem güçlendirme geçecek, ondan sonra tekrar açılacak' dediler. İki yıl doldu, açılmadı. Bu yıl da kampüsün komple Teknopark'a verileceği söylendi ve bir daha açılmayacağı dile getirildi. Güney Kampüs'te bir tane erkek, bir tane kız yurdu vardı: Hamlin Hall ve Theodorus Hall. Hamlin Hall'u önce erkek yurdundan kız yurduna çevirdiler, sonra yurt binası olmasını tamamen sonlandırdılar.
Kuzey Kampüs'te dört tane yurt vardı. Bunların tamamının depreme dayanıksız denilerek kapatılacağı söylendi. İlk önce iki tanesi yıkıldı, diğer iki tanesi duruyor. Yıkılanlardan bir tanesi hâlâ boş arazi, diğeri yerine yeni bir yurt binası inşa edildi Valiliğin desteğiyle. O yurt bitti; bu yılın eylül sonu, ekim başı civarlarında bitti. Normalde başlayalı 2-3 yıl oldu ama 450 günde bitmesi gerekiyorken 950 veya 1000 gün civarında sürdü inşası.
Açılışında hâlâ inşaatı devam ediyordu. Şu anda da orasından burasından su baskını oluyor, duvarları şişiyor, dolaplar devriliyor, internet çekmiyor. Buna çözüm olarak önce yurtları üçlü ranzaya çevirmeye karar verdiler. Aynı odada 15 kişinin yaşadığı bazı yurtlar vardı. Daha sonrasında bu dönem, bu yeni yurt inşası tamamlandığında orayı kız yurdu yaptılar. Normalde inşaat başlarken erkek yurdu diye duyurulmuştu. Hisarüstü’nde bir tane erkek yurdu vardı. Anadolu Hisarı'na taşınmadan önce orası kullanılıyordu ama Anadolu Hisarı'na taşınıldığında sadece yurt kaldı. Bu yıl oraya hem bir kız yurdu koydular hem bir erkek yurdu koydular. İki yurt var, hem Kuzey Kampüs'teki yeni yurt binası var; ama SuperDorm yok, diğer kuzey yurdu yok, güneydeki eski erkek yurdu yok. Yurt krizi hiçbir yere kaybolmadı. Kontenjanlar düşmüş bile olsa, 2022 yılıyla kıyaslarsak daha fazla insan okulun yurtlarında kalıyor; ama 2022'nin öncesi ve kayyumun öncesi dönemle kıyaslarsak rezil rüsva bir haldeyiz.
Okula ilk başladığımda, hazırlık yıllarımda Kandilli'deki yurtta kalıyordum. Kız-erkek karma bir yurttu. Bu yıl 'haremlik-selamlık' yaptılar. Kandilli'yi komple erkek, Anadolu Hisarı’nı komple kız yurdu yaptılar. Hazırlık yılımda Kandilli'den çıkınca bana yurt olarak Kilyos'u verdiler. 1,5-2 ay Kilyos'ta kaldım ama Kilyos sağlıklı kalabileceğiniz bir yer değil. Her yıl minimum 2-3 tane intihar vakasının yaşandığı, en yakın yerleşim merkezine 1 saat mesafe olan; kışlarının çok sert, soğuk, fırtınalı ve karamsar geçtiği bir yer.
Dolayısıyla Kilyos'a gitmeme kararı aldık. Yurtları neye göre veriyorlar, kime veriyorlar? Bilmiyoruz. 2020 öncesinde, kayyum öncesinde insanların yurt puanı (kredisi) olurdu ve bu puanın nasıl hesaplandığını bilirdik. İnsanların ne kadar puanı olduğunu bilirdik. Şu anda insanlar yurda neye göre yerleştiriliyor? Hangi kriterlere bakılıyor? Kim kimin önüne geçti? Hiçbir fikrimiz yok.
Kayyum yönetimleri sırasında kampüsteki sosyal yaşam da büyük ölçüde değişime uğradı. Boğaziçi Üniversitesi mekânsal kültür aktarımı yapan bir üniversite. O mekânlar; manzarası, petekleri, orta kantini, kuzey piramidi, SineBU'su, Garanti Kültür Merkezi... Bu yerler değerli yerler. Bir Boğaziçi Üniversitesi mezunu geldiğinde kütüphanenin altındaki geceleri açık sessiz çalışma salonuna (study) bakıp şey diyor: 'Evet, ben en güzel anılarımı burada yaşadım, burası bana çok şey kattı.'
Artık para vermeden oturabileceğimiz bir yerimiz yok, ders çalışabileceğimiz bir yerimiz yok. Geceleri çatısının altına girebileceğimiz yurt dışında hiçbir yer yok. Saat 5'ten sonra kulüp odaları eskiden çok dolu olurdu; kulüp odalarını kampüsün en ücra köşesine attılar. Sadece fiziksel olarak elle tutabileceğimiz binaları kaybetmekle kalmadık; örneğin her yaz Güney Meydan'da yapılan açık hava film gösterimlerini, yani soyut mekânlarımızı da kaybettik.
Garanti Kültür Merkezi'nde 500 kişilik Ayhan Şahenk Salonu var; oranın Teknopark yüzünden yıkılacağı söylentisi var. O dersleri insanlar nerede alacaklar? Çünkü aynı kapasitede başka bir derslik yok. Orada Dağcılık ve Mağaracılık Kulübü'nün kullandığı tırmanma duvarı var; Türkiye'deki bir üniversiteye ait ilk ve tek kapalı tırmanma duvarlarından bir tanesi. O duvara ne olacak? Spor salonuna ne olacak? Tartan pist ne olacak? Bütün spor takımları antrenmanlarını orada yapıyor. Orta kantin çevresinde iki tane büyük oval masa vardı; 10-15 kişinin bir araya gelip oturabileceği masalardı onlar. Orayı, en fazla dört kişinin beraber oturabileceği masaların olduğu bir kıraathaneye çevirdiler. Kampüsün neresine bakarsanız bakın şunu iliklerinizde hissediyorsunuz: Kayyum yönetimi, dörtten fazla insanın bir arada bir yerde oturmasını istemiyor.
Öğrencilerin direniş yolları aslında 'yeni normaller' ve bu üniversitenin yeni kültürü haline geldi. Bu son beş yıl nereye kadar devam ederse etsin, bu yeni direnişin getirdiği anlatı ve değerler bir normal olarak kalmaya devam edecek. Öğrendiğim yegâne şeylerden biri şu oldu: Ben bir şeye direnmek istiyorsam gösterebileceğim en iyi direniş yöntemi; odanın içerisindeki o devasa file rağmen, engellenen işi yapmaya devam etmek ama bu sırada da fili unutmamaktır.
Boğaziçi Üniversitesi'nde en çok duyduğunuz kelimelerden biri 'alternatif'tir. 2017'de ilk kayyum rektör atandığında ve yemekhane zamları protestosu başladığında, kuzeydeki barakaya öğrenciler 'Alternatif Yemekhane' kurdu. Mezuniyet yasaklandığında 'Alternatif Mezuniyet'i çıkardı Boğaziçi Üniversitesi. Bu yıl dördüncüsü yapıldı, gelenek haline geldi. Tanıtım günlerini ele geçirdiler; broşürler basıldı, bir performans sanatı eylemi yapıldı. Kazandığımız ikinci bir normal de kolektif hafıza. Bir şeylerin normal olmadığını hatırlamamız için sahip çıkmamız gereken hafızanın gerçekliğini her gün daha da sert görüyoruz."
Emeritus Profesör Alpar Sevgen: "Üniversite, kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir yönetim tarzı içerisinde boğulmadan, batmadan eğitimini sürdürmek ve sonunda normal bir düzene geçmek üzere çabalıyor. Boğaziçi'nin 'Bu yapılanları beğenmiyoruz' dediği zaman başvurabileceği iki şey var: Bir tanesi hukuk, ikincisi kamuoyu. Habire yukarıdan aşağıya merdiven basamaklarını iniyoruz. Bir yerde durup tekrar tırmanmaya başlamamız lazım. Yüce Meclis’in de bunu görmesi lazım. Bir üniversiteyi üniversite olmaktan çıkartırken, 5. senesinde ne haldesin? Ve hâlâ yaşıyor, nefes alıyor ve hiç olmazsa direnecek kabiliyeti var; onunla çok gurur duyuyorum.
Kurulduğu yıllardan bir süre sonra Boğaziçi Üniversitesi Vakfı’nın (BÜVAK) mütevellisi oldum. Vakıf, tamamen Boğaziçi yönetimine olabildiği bütün maddi ve manevi desteği vermek üzere kuruldu ve hep öyle devam etti. Bu son olaylar tabii kitapta yazmayan şeyler. Boğaziçi’nde 40 senede 190'a yakın mütevelli atanmış; her sene 3-4 kişi, 5 kişi falan o civarda gidiyor. Bu kayyum idaresi gelince BÜVAK'ta çoğunluğu yoktu; onun için mütevelli heyetini ele geçirmesi lazımdı. 1 senede 163 kişi atanıyor. Düşünebiliyor musunuz? 40 senede 190 kişi, bu yönetim 1 senede 163 kişi atıyor.
Nazi döneminde, 1933-45 arası 12 sene Alman üniversitelerine bakmışlar; bütün bu 12 senede %19 hoca kaybı var. Senede %1.6'ya gelir. Tabii orada hocaların bazıları kaçıyor, bazılarını yakalayıp toplama kamplarına gönderiyorlar. Şimdi mesela Nazi yönetiminde olsaydık 5 senede %8 ederdi. Biz bu kayyum yönetimi başladığı zaman yaklaşık 450 hoca idik. Ayrılan hocalara bakmak lazım; şayet bu sayı 36'yı, 40'ı geçiyorsa işte o zaman felaket gelmiş demektir üniversiteye. O zaman herkesin bir uyanması lazım, 'Ne oluyoruz burada?' diye.
Amerika'da Yale'den doktora mı aldım? Yale senatosu bu sene hangi gün, hangi saatte toplanacak biliyorum; fakat Boğaziçi senatosunu bilmiyorum. Yale senatosunun kararlarını çok rahat takip ediyorum, Boğaziçi senatosunda ne oluyor bilmiyorum. Size normal geliyor mu Allah aşkına bunlar? Chicago Üniversitesi 90'a yakın Nobel sahibi. Rektöre soruyorlar; 'Sizin tılsımınız nedir böyle 90 Nobel çıkarmak için?' O da diyor ki: 'Fikir üretmek, fikri tartışmak ve bunları yaparken başıma bir şey gelecek diye korkmamak.'
Üniversite yönetimi, düşüncelerinden farklı düşündüğünüz için sizi cezalandırmamalı. Size düşüncenizi ifade etmeniz için gerekli imkânı açmak zorunda. Sahici üniversite yöneticisi ise toplumun ileriye gitmesini ister, ileriye gitmek için kurduğu kurumlar da üniversitelerdir. Üniversitenin birinci görevi, öğrencilere düşünmeyi, sorgulamayı ve öğrenmeyi öğretmektir. Katalogdan 'bir numara, iki numara şunları çalış, sabah bana söyle' tarzında değil.
Hocalarınız iyiyse iyi öğrenci gelir, hocalarınız iyiyse oraya fonlar da gider. Mezunları başarılı olur, üniversitesine döner, yardımcı olur. Bunun için sizin düşünen ve sorgulayan hocalara ihtiyacınız var. Ben bu fikri tartışırken bölüm başkanımdan, dekanımdan, rektörümden korkmayacağım. Düşündüğünüz neyse onu söyleyeceksiniz. Bunu söyleyemiyorsanız zaten üniversiteyi kaybediyorsunuz. Getirdiğiniz adamları senatoya sokuyorsunuz; bunların Boğaziçi ile ilgisi yok. Bir üniversitenin en tepe karar kurulu senatodur. Senato akademik yönü veren yerdir. Rektör 'karar verdim oldu, istediğimi atarım' haline getirirse ondan sonra Boğaziçi'nde 'Öz Boğaziçi' lafı çıkar, 'paraşüt' lafı çıkar. Boğaziçi'nin normal filtrelerinden geçerek gelen hocalara artık 'Öz Boğaziçi' diyoruz. Bilimsel filtrelere girmeden, tepeden idari olarak bypass edilip giren ve yükseltilenlere de 'paraşüt' deniyor.
Aslında bizim tek bir dava açmamız lazım. O da nedir? Anayasa’nın 130. maddesinde söylenen 'özgürlük ve özerklik' yok olmuş durumdadır. Bunu açamıyormuşuz, bu da olayın başka bir tarafı. Sebebi; anayasada öyle yazıyor ama hangi hareket özerkliğe karşıdır tarif etmiyor. 'Askıda özerklik'. Komik değil mi?
Üniversite arazisi nedir? Üniversite adına tapulu veya kullanımına tahsisli arazidir. Şimdi bu araziyi ikiye ayırıyoruz. Bir tanesi kampüs arazisi; öğrencinin eğitim gördüğü, aynı zamanda yaşam alanı olan yerler. Yani derslikler, laboratuvarlar, konferans salonları, spor salonları... Bir de üniversitenin kampüs alanı dışında arazisi olabilir. Kuzey Kampüs'te olanlara bakalım: Kütüphaneyi yıktılar. Ya kütüphaneyi yıktılar! Kütüphanesi yıkılan üniversite gördünüz mü? Kütüphanesini yıkan üniversiteye ne denir? Hâlâ üniversite denir mi? İki tane yurt binası yıkıldı, SuperDorm iptal edildi. Buna üniversite yönetimi diyor musunuz?
Teknopark 1990'larda Boğaziçi'ne girdiği zaman Kuzey Kampüs'te çok küçük bir yer verildi deneme amaçlı. Dudullu'da üniversite arazisi yok; orada Organize Sanayi Bölgesi ile anlaşarak bir arazi tahsis edildi. Orada çok iyi çalışan bir Teknopark var. Teknopark böyle kurulmalı. Üniversitenin yaşam alanına girerek Teknopark olur mu Allah aşkına? ODTÜ veya İTÜ gibi çok büyük alanlara sahip değilseniz yapılması gereken budur; öğrenciyi üniversiteden kovalamak değil.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gözlerinin önünde Boğaziçi Kuzey Kampüsü'nün %44'üne el konuluyor. Peki bu kime gidecek? 'Boğaziçi Üniversitesi Teknopark' diye bir şirket vardı, üniversite bunun %97 hisse sahibiydi, %3'ü de BÜVAK idi. Şimdi bu şirket kendisini feshetti ve devretti. Kime? Yeni kurulan şirkete. Bu yeni şirketin Boğaziçi Üniversitesi ile doğrudan bir ilgisi yok; sadece adını kullanıyor. Üniversitenin buradaki hissesi %20. Yani kendi arazimi veriyorum ve azınlıktayım. Böyle bir şey kamu yararına olabilir mi? Bunun adı 'çökme'dir. Başka bir şey değil."
Profesör Doktor Mine Eder: "Yaşananlar Boğaziçi Üniversitesi'ne özgü bir süreç değil; bütün üniversiteler genel bir kriz içerisinde ve yükseköğrenim ciddi bir çöküş yaşıyor. 'Her ile bir üniversite' yapıp o illeri kalkındırma amacıyla inanılmaz bir üniversite rakamı patlaması yaşadık. 8 milyona çıktı öğrenci sayımız ama şu anda üniversite mezunu olup işsiz kalma olasılığının arttığı bir ülkede yaşıyoruz.
İyi ve nitelikli bir kamu üniversitesi olma özelliğine sahipti Boğaziçi. En önemli misyonu da geçmişinize, sınıfınıza bakmadan sadece zekânızla girebildiğiniz ve nitelikli eğitim aldığınız bir ortam sunmasıydı. Bence son derece yerli ve milli bir proje bu. Neden hedef alınıyor kısmına gelince; burada iktidarın uzantısı haline getirilmek istenen bir üniversite hayali var. Bize biat eden, iktidarın ideolojisiyle aynı çizgiye gelen bir 'sosyal mühendislik' projesi olarak düşünebiliriz bunu. Maalesef demokrasi niteliğini kaybeden rejimlerde rastladığımız bir durum bu: Üniversiteleri hizaya getirme. Macaristan'da var, Brezilya'da vardı.
Türkiye'de genel olarak demokratik hakların, ifade özgürlüğünün ve çoğulculuğun ciddi zarar gördüğü bir süreçten geçiyoruz. Üniversiteler tanımları itibarıyla eleştirel ve çoğulcu mekanlardır; bu yüzden tehdit olarak algılanıyorlar. Boğaziçi'nin yaşadığı, bu hizaya getirilme ve içinin boşaltılması çabasıdır. 'Demokratik çöküşün mikrokozmosu' diyebiliriz yaşananlara. Kurumu kırarken onun isminden, etinden, sütünden yararlanıp kurumu resmen ele geçiriyorlar.
Ranta dayalı bir metalaşma eğilimi küresel eğitim camiasında da var; ama biz üniversite prensiplerini korumak zorundayız. 'Bir an önce okusunlar da gitsinler' tavrı yanlış; burası bir meslek yüksekokulu değil. Öğrencinin kendini bulduğu, sorguladığı yerdir. İnanılmaz bir metalaşma var. Mesele rant olamaz, mesele sizin otoparktan alacağınız kira olamaz.
Ancak biz iyi bir üniversite nasıl yönetilir ile ilgili çok şey öğrendik ve inanılmaz bir dayanışma ağı geliştirdik. Öğrencilerle koordineliyiz, mezunları tanıyoruz. En büyük kazanım budur. Türkiye'de devran dönmezse bizim tek başımıza bu gidişatı iyileştirmemiz mümkün değil; devranın dönmesi lazım. İktidarın arkasında oldukları için bu kadar cezasızlıkla davranabiliyorlar. Ama biz bu kurumu tamir ederiz; çünkü o hafızamız var bizim. Katılımcı kültürümüz ilmek ilmek oluşturulan bir hafızadır. Son 5 senede bu pratiklerin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anladık.
Kulağınız bizde olsun. Kısa Dalga Podcast."