Hayvan hakları yasasını kimler engelliyor?

Hayvan hakları yasasını kimler engelliyor?

Hayvanlar şiddete, işkenceye uğramaya devam ediyor ancak failler cezalandırılamıyor, en iyi ihtimalle para cezasına çarptırılıyor. Yıllardır beklenen Hayvan Hakları Yasası değişikliği ise bir türlü Meclis’e gelmiyor, gelemiyor. Hayvan Kurtarma Derneği’nden Zekiye Taşköklü, hayvan hakları gönüllüsü Mustafa Kaygusuz ve ekonomist - çiftçi Güldem Atabay'la konuştuk.

Kendi halinde oturan köpeğe boks çuvalı gibi yumruk atanlar, yavru kedilerin patilerini kesenler, sokak hayvanlarını sopayla dövüp, üzerlerine kaynar su dökenler...

 Hayvanlar şiddete, işkenceye uğramaya devam ediyor ancak failler cezalandırılamıyor, en iyi ihtimalle para cezasına çarptırılıyor. Yıllardır beklenen Hayvan Hakları Yasası değişikliği ise bir türlü Meclis’e gelmiyor, gelemiyor.

Sosyal medya yasası gibi, çoklu baro sistemine geçiş gibi tartışmalı yasaları jet hızıyla meclisten geçiren hükümet, tam 16 yıldır üzerinde çalışılan hayvan hakları yasası değişikliğini neden bir türlü meclise sunamıyor? 

Şu ana kadar kamuoyuyla paylaşılmış bir yasa teklifi yok. Geçen yıl Ocak ayında Hürriyet’e konuşan Meclis Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Mustafa Yel, yasa teklifinde hayvanları “eşya” yani “meta” statüsünden çıkararak, “hisleri olan canlı” statüsüne alacaklarını ve koruyacaklarını söylemişti. Taslağa göre gerekli önlemleri almayan belediye başkanları yargılanacaktı, evlerdeki hayvanlara çip takılacaktı ve sokağa bırakanlara para cezası getirilecekti. En önemlisi de, hayvanlara şiddet ve kötü muameleye, para cezasına çevrilmeyecek şekilde hapis cezası öngörülecekti. Ancak iki ay içinde Genel Kurul’a sunulacağı belirtilen yasa teklifiyle ilgili hiçbir gelişme olmadı.

AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise, Kasım ayında verdiği bir röportajda Bütçe Kanunu ardından Hayvan Hakları Yasası’nın Meclis’e geleceğini söylemiş; gecikmenin bakanlıklar arası koordinasyon, bütçe ve adalet sisteminde altyapının hazırlanması gibi meselelerden kaynaklandığını belirtmişti.

Bütçe Kanunu Meclis’ten geçtiği halde Hayvan Hakları Yasası’yla ilgili hiçbir gelişme olmadı.

Taşköklü: Bütçe yok

 Hayvan Kurtarma Derneği’nden Zekiye Taşköklü, Hayvan Hakları Yasası sürecini çok iyi bilen, hatta bu sürece bizzat dahil olmuş isimlerden biri. Hayvan hakları aktivisti Zekiye Taşköklü’ye göre, yasa sürecinin bu kadar uzamasının başlıca sebebi uygulamaya ayrılacak bütçe olmaması:

“İstenen şeylerin yani gerçekten kanunun yapılabilmesi için güzel bir bütçe gerekli. Bakımevleri, mesela kısırlaştırma merkezleri çoğu ilçede yok. 1389 ilçe varmış benim de aldığım duyuma göre, ama çok azında kısırlaştırma merkezi var. Bu kanunun çıkma temeli aslında belediyelerin Ceza Kanunu kapsamına alınması lazım.”

‘Daha çok belediyeler hayvan kıyımı yapıyor’

Aktivist Zekiye Taşköklü, pek çok belediyenin sokak köpeklerini aşılayıp kısırlaştırarak sokaklara bırakmak yerine, toplu halde ormanlara terk ederek veya barınaklara kapatarak ölüme terk ettiğini söylüyor ve asıl sorumlular olarak belediyeleri işaret ediyor:

“Belediyeleri ceza kapsamına almazsalar yasanın hiçbir anlamı yok. Hani bir insan bir tane kediye veya köpeğe zarar verip öldürüyor, tamam onu cezalandırsınlar. Hatta bana göre cezaevi değil de akıl hastanesine kaldırılmalı o kişiler. Ve toplumla bir daha da bir araya gelmemeli çünkü şiddet uygulayan her konuda uygular, sadece kediye köpeğe değil.”

“Daha çok belediyeler zaten hayvan kıyımı yapıyor. Sokak hayvanları en çok belediyelerden çekiyor. 2004 yılında yasa çıkmış; kısırlaştırın, küpeleyin, aşılayın, yerine bırakın denmiş; kaç yıl geçmiş, hesaplayalım 2004’ten beri, ama bir adım yol alınamamış. Köpekleri toplayıp dağ başlarına, kısırlaştırmadan atarak çözüm bulmaya çalışmış belediyeler. Veya hücre şeklindeki bakımevi dedikleri yerlere kapatarak, zulmederek öldürmüşler. Yani kendileri alıp iğneyle öldürmüyor veya kasıt yok ama ortam çok korkunç olduğu için veya dağ başında hayvan yiyecek bulamadığı için ölüyor.” 

Taşköklü, hayvan hakları söz konusu olduğunda bürokratların birbirlerini kayırdıklarını, dolayısıyla belediyelerin köpekleri kaderlerine terk eden uygulamalarının engellenemediğini belirtiyor:

 “Ama biz bunu söylediğimizde bürokrat sonuçta, milletvekilleri belediye. Birçok milletvekili zaten belediyecilikten oraya gelmiş, orada bir kayırma var. Onun için temelde yapılması gereken belediyelerin çok büyük ceza alması. Hatta başkanların bu konuda yargılanması lazım. Görevi ihlalden. Bir de toplumun kısırlaştır, aşıla, yerine bırak olayına tepkisi var. O yüzden bu ikilemin içinden çıkamıyorlar. Ama gene de şu anda, AK Parti hükümeti iyiniyetli çünkü hepimizle görüştüler mecliste hepimizden görüş aldılar. Bize de hak verdiler. Hayvanları bir yere bırakmak.. çok büyük örnekleri var, çok korkunç barınaklar var. o bir akıl işi değil. Çözüm ne? Kısırlaştırıp, aşılayıp yerine bırakmak veya ormana atmak da çözüm değil. ormanda hayvan bir hafta boyunca birileri yemek getirsin diye bekliyor. Doğal dengeyi de mahvediyorlar orada.”

‘Orası bir savaş alanı’ 

Belediyelerin ve insanların ormanlara, şehir dışındaki boş arazilere bıraktığı hayvanlar soğuk ve açlıkla mücadele ediyor. Terk edilen ve unutulmak istenen bu hayvanlara az sayıdaki gönüllü, büyük fedakarlıklar yaparak sahip çıkıyor. Onlardan birisi de Mustafa Kaygusuz. Her gün Kuzey Ormanları'ndaki ve diğer arazilerdeki köpekleri beslemeye giden Kaygusuz, şahit olduğu manzarayı bir “savaş alanı” olarak tanımlıyor:

“Mamamız çok diye gittiğimizde, ertesi gün başını okşayıp sevdiğimiz bir canın hafriyat kamyonunun altında can verdiğini görüyoruz, ona şahit oluyoruz. Sonra bir ertesi gün, yine mamamız çok diye sevinip gittiğimizde, ormandan yavru köpek sesleri geliyor. Ormanın derinliklerine girdiğimde annesi ölmüş, annesinin iltihaplı memesinden süt içmeye çalışan 7 tane yavruyu mesela görmüştüm. Onu da hiç unutamamıştım öyle bir durumu. Et atmışlardı mesela. Et parazitlenmiş ve orada 5-6 tane yavrunun ayrı ayrı öldüğüne şahit oldum mesela. Bir ay içinde 6-7 tane can gömdüm. O süreçte kazma kürek bulunduruyordum artık aracımda çünkü ölüler her yerde kokuyordu maalesef, belediyeyi aradığımızda da maalesef gelmiyorlardı. Çünkü dirisine gelmiyorlardı, ölüsüne gelmemelerini de aslında şaşırmamamız gerekiyordu. Aslında orası bir savaş alanı.”

Altı senedir kırsal alanlara bırakılan köpekleri besleyen Mustafa Kaygusuz, belediyelerin köpekleri açlık ve ölüme terk ettiğini, bazı insanların da hayvanlar konusunda duyarsız hareket ettiğini söylüyor:

“Çok ilgisiz bir durum var hayvanlar üzerinde çünkü onları ciddiye alan bir toplum maalesef yok. Senelerdir ilçe belediyeleri, farklı belediyeler tarafından ormana atılıyorlar ve insanlar da bu bölgelere terk etmeye başladı artık. Yani oradaki sokak hayvanlarına bakıyoruz. İnsanların kapısındaki hiçbir cana maalesef çok dikkat etmediği için, bu kadar duyarlı olmadığı için, açlıktan havlayan bir köpeğe bile insanlar tahammül edemiyorlar. Rahatsız oluyorlar ve belediyeye şikayet ediyorlar. Belediye böyle kırsal alanlara maalesef bırakıyor.” 

‘Köpeğe tecavüz onlar için normal’ 

Hayvan Kurtarma Derneği’nden Zekiye Taşköklü, şiddet algısının da hayvan haklarıyla ilgili en ciddi sorunlardan biri olduğu fikrinde: “Mesela tecavüz. Tecavüz ceza almalı diyoruz, çok insanın yani erkeklerin bize gülerek baktığını görüyorum ben. Köpeğe tecavüz ediliyor, onlar için normal. Ama bizler tepki gösterince bize gülünerek bakılıyor çünkü bu bir gelenek gibi bir şey olmuş. Yani bize göre şiddet, onlara göre normal.”

Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin çetelesine göre 2020 yılı ilk altı ayında en az 500 milyon hayvan öldürüldü, en az 221 hayvan işkence gördü ve en az 2 milyon hayvan cinsel şiddete maruz kaldı.

 Komiteye göre yunus parkları, hayvanat bahçeleri ve hayvanlı sirkler birer hayvan hapishaneleri. Dolayısıyla da bu çağdışı ve empati yoksunu eğlence anlayışının ürünü mekanlar yeni yasayla bir an önce kapatılmalı ve yasaklanmalı. 

Komite aynı zamanda halihazırdaki yasada yer alan “sahipli hayvan” ve “sahipsiz hayvan” ayrımının kaldırılmasını, yeni yasayla birlikte hayvanlar arasında eşitlik sağlanmasını talep ediyor. Çünkü sahipli hayvanlara karşı işlenen suçlar cezalandırılırken, sahipsiz hayvanlara karşı işlenen suçlar çoğunlukla cezalandırılmıyor.

Bir diğer konu da “yasaklı ırk” olarak sınıflandırılan pitbull ve dogo arjantino gibi köpeklerin durumu. Bir kısmı kapatılan bu köpeklerle ilgili geçen sene bahsi geçen yasa teklifinde, sorumluluğun bu köpekleri sahiplenen kişilere verileceği, sahibinin sabıkasına bakılacağı ve sağlık raporu alınacağı belirtilmişti. Teklifte, herhangi bir problem yaşandığı takdirde, köpeklerin sahibine ceza verilmesini öngörüyordu. Bu da aslında hayvanseverlerin “yasaklı ırk” olduğu için hapsedilen, öldürülen köpeklerin sahiplendirilebilmesi talebine uygun bir çözüm gibi görünüyor. 

Yine Meclis Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Murat Yel’in geçen sene verdiği bilgilere göre, hayvanseverlerin şiddetle karşı çıkmasına rağmen pet shop’ların açık kalmaya devam edeceği, bazı koşullarda faytonlara da izin verilebileceği belirtiliyordu. Yani hayvan severlerin bazı önemli talepleri teklifte göz ardı ediliyordu.

'Türkiye'de hayvan haklarını gözeten bir hayvancılık sürdürülebilir değil' 

Hayvan hakları dendiğinde akla gelen diğer bir konu da endüstriyel hayvancılık. Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin taleplerinden biri de yasada değişiklik yapılarak hayvan çiftliklerinin 7/24 kamerayla izlenmesi. 10 yıl boyunca hayvan haklarını gözeterek hayvancılık yapan ekonomist ve çiftçi Güldem Atabay, bu süreçte hayvanlara eziyete varan uygulamalara şahit olduğunu söylüyor: 

“Bu hatalar çiftliklerde yapılıyor, ben bunları gördüm. Hayvanı, sigorta gelsin diye, canı çok hasta ve döndürülemezken kenara atıyor, bırakıyor. Kendisi ölsün. Sigortacı geliyor. Orada o hayvan 4 gün can çekişiyor, kendisi kesmiyor çünkü kendi keserse veya kendi öldürürse kurtarılamayacak hayvanı, sigortadan daha yüksek para alabiliyor mesela. Mesela hava alamıyor hayvan çünkü tıkış tıkış bir yerde duruyor. Zaten orada hasta oluyor, telef oluyor gidiyor. Bu tür uygulamaların bu sistem içerisinde düzenlenmesi lazım.” 

Hayvan haklarını gözeten bir hayvancılığın oldukça maliyetli olduğunu belirten Atabay, kendi uyguladığı modeli şöyle anlatıyor:

“Etrafın dezenfeksiyonuna, hayvanların yaşadığı yerlerin temizliğine çok daha fazla dikkat ediyorsunuz. Yaptığınız ağılların yüksekliği en azından hayvanların içinde barındığı süre içinde hepsi toplu nefes alıp verdiğinde o oksijeni sağlayabilecek, temiz hava akışını sağlayabilecek yükseklikte malzemeyle barınak yapmanız gerekiyor. Bunlar hep ekstra maliyetler demek. Türkiye’de çok mera yok, özellikle ben İzmir tarafında yaşıyorum. Bizim bölgemizde. Dolayısıyla böyle hayvanları gündüz çıkar dolaştır, getir, o yürüme dolaşma olanağı çok yok şehirlere yakın kurulan çiftliklerde. Dolayısıyla onlara yürüyüş alanları, güneşlenme alanları yaratmanız gerekiyor. Doğan yavrularıyla anneleri bir araya getirebileceğiniz büyüklükte mekanlar planlamanız gerekiyor, yavruları ayırmadan önce.”

 Çalışanların bu modele uyması konusunda da zorluklar yaşadığını ifade eden Atabay, ellerinde sopalarla hayvanlara vura vura başlayanlara hayvanlara vurmamaları gerektiğini, başka yöntemler bulmaları gerektiğini söylediğinde kimi çalışanların işi bile bıraktığını belirtiyor.

 Peki böyle bir hayvancılık sürdürülebilir mi? Atabay, bu modeli Türkiye’de sürdüremediğini söylüyor:

“Neden sürdüremedim? Ben çünkü hayvancılığa tepeden girdim, sonradan öğrendim. Öğrendiklerimi kitabi şekilde ya da kitaplardan öğrendiklerimi kitabi şekilde uygulamaya çalıştım. Ama Türkiye’nin koşulları, ekonomik koşulları sadece hayvancılık değil, bugün ekonomik sıkıntılara baktığımızda birçok sektör için aynısı. Ama en basidinden işte yemin hammadesinin ithal olarak Türkiye’ye geliyor olması, yem maliyetini oynak yapıyor ve sizin bir çiftlik olarak yüzde 70-75 maliyetiniz yemden oluşuyor. Ama benim uyguladığım modelle ben Hollanda’da çiftçilik yapıyor olsaydım sanırım sürdürürdüm, başarılı olurdum. O yüzden biraz da, modelin yanlış olduğunu ben hala düşünmüyorum ve hayvancılık yaparken o modeli Türkiye’ye uygulamak değil, Türkiye’nin koşullarını onu yapacak şekilde değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu da tarım bakanlığının yönetiminde. Yani tarım politikamız yok şu anda bizim bence, ülke olarak, yöneticiler olarak, o tarafta gerçek çalışma yapılması gerekiyor. O eksiklik olmasaydı ben büyük ihtimalle bugün bu işi yapmaya devam ediyor olurdum.”

Ekonomist ve çiftçi Güldem Atabay’ın da dediği gibi, hayvan haklarını gözeten bir hayvancılık modeli ancak devletin maddi desteği ve denetimiyle mümkün. Ancak ineği için borçlanan ve borcunu ödemek için ineğini satan hayvancıların olduğu bir ülkede, bu modele geçiş oldukça zor görünüyor. Üstelik yasa teklifinde endüstriyel hayvancılığa dair hiçbir atıf olmaması, bu konuda bazı lobilerin engelleyici çalışmalar yürüttüğünü düşündürüyor.

 Günün sonunda akıllarda tek bir soru kalıyor: Tartışmalı yasaları, hiçbir itirazı dikkate almaksızın Meclis’ten geçiren hükümet, her şeye muktedir olan hükümet, bu sefer Hayvan Hakları Yasası’nı geçirebilecek mi? Zaman içinde göreceğiz. Ancak gecikilen her gün, binlerce hayvan acı çekmeye devam ediyor.

 ARAŞTIRMA DOSYASININ PODCASTİNİ DİNLEMEK İÇİN  PLAY TUŞUNA TIKLAYIN