Türkiye nereye gidiyor?  "Hükümet aynı anda tüm düğmelere basıyor"

Türkiye nereye gidiyor?  "Hükümet aynı anda tüm düğmelere basıyor"

Beril Eski, HDP'ye kapatma davası, İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararı, Merkez Bankası'ndaki değişimler, dövizdeki dalgalanmaları CHP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil’e, gazeteci Murat Sabuncu’ya ve ekonomi yazarı Bahadır Özgür’e sordu.

Türkiye’de gündem son sürat değişirken, 20-21 Mart tarihlerinde herhalde bugüne kadar görülmemiş bir hıza ulaştı. Gazete Duvar’daki meslektaşlarımızın haber başlığındaki tabiriyle “Devlet baş döndürdü”. HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesiyle aynı gün HDP’ye kapatma davası açıldı.
Meclis’te oturma eylemine başlayan Ömer Faruk Gergerlioğlu’na destek için adalet eylemine başlayan HDP’liler ve aralarında İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan’ın da olduğu hak savunucuları 19 Mart günü sabaha karşı gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan Öztürk Türkdoğan serbest bırakıldı.

Gergerlioğlu ise 21 Mart sabaha karşı, Meclis Genel Kurulu’nda abdest alırken, banyodan apar topar çıkarılarak gözaltına alındı.

Yine 19 Mart’ta Gezi Parkı mülkiyeti İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde alınarak Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na devredildi.

20 Mart sabaha karşı yayımlanan kararnamelerle Merkez Bankası Naci Ağbal görevden alınarak, yerine Bayburt milletvekili ve Yeni Şafak yazarı Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu atandı. Piyasalar bu atamaya süratle yanıt verdi, Pazartesi sabaha karşı dolar 8.40’ı gördü.

Cumhurbaşkanı kararnamesiyle kadına karşı şiddeti önleyen, Türkiye’nin de ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi feshedildi. Kadın örgütleri Türkiye’nin çeşitli yerlerinde protestolar düzenledi.

Peki tüm bu ani gelişmeler ne anlama geliyor? CHP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil’e, gazeteci Murat Sabuncu’ya ve ekonomi yazarı Bahadır Özgür’e "Türkiye nereye gidiyor? "sorduk.

 

Kadıgil: ‘Hukuken İstanbul Sözleşmesi feshedilmiş değildir’

 Bir sabah, milyonlarca kadın, haklarını koruyan ve kendilerine güvence veren en önemli yasal dayanaklardan birini, İstanbul Sözleşmesi’ni kaybettikleri haberine uyandılar. Çoğu, bu haberin doğru olduğuna inanmak istemedi. Onlardan biri de CHP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil’di:

 “Sabah bir uyandım telefonda 38 cevapsız arama, yüzlerce mesaj. Birine bir şey mi oldu diye elime aldım. Danışmanlara baktım ilk ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıktık diye mesajlar gördüm. Bunu duyduğumda inanmadım. Ne yalan söyleyeyim inanmadım gerçekten.”

 Sera Kadıgil, Yılda en az 300 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü, kadın cinayetlerinin her yıl arttığı bir ülkede hükümetin böyle bir hamleye cesaret edebilmesine öfkeli:

 “Kim oluyorsunuz siz bu ülkenin meclisinin kabul ettiği oybirliğiyle bir metinden nasıl çıkıyorsunuz? Bir günde üç kadın öldürülürken siz ne akla hizmet böyle bir adım atabiliyorsunuz?”

 İşin siyasi boyutu bir yana, taraf olunan uluslararası bir sözleşmeden Cumhurbaşkanı kararıyla çıkılması hukuki olarak da ciddi soru işaretleri doğuruyor:

 “Düşünsünler ki bir sözleşmeyi bu toplumun baraj engeline takılmayan tüm kesimlerini, yüzde 97’sini diyelim temsil eden bir meclis onaylıyor. Daha sonra aynı toplumun sadece yüzde 52’sinin seçtiği bir imzayla çıkılınabileceğini iddia ediyor. Anayasaya aykırı ve böyle bir fesih yetkisi yok Cumhurbaşkanının tek başına. Hukuken İstanbul Sözleşmesi feshedilmiş değildir. Cumhurbaşkanlığının yaptığı işlem hukuka ve Anayasa’ya aykırı bir işlem olduğu için yok hükmündedir.”

 İstanbul Sözleşmesi gerek Türkiye’nin ilk imzacısı olması vesilesiyle, gerekse baskı altındaki kadın haklarına bir çıkış sağlaması vesilesiyle önemli bir referans, bir semboldü. Bir gecede, ansızın bu sözleşmeden çıkılması, ertesi gün ülkenin dört bir yanında kadınlar tarafından protesto edildi.

 Sabuncu: Muhaletefin adımları yetersizdi

Gazeteci Murat Sabuncu ise İstanbul Sözleşmesi’ne dair ana muhalefetin attığı adımları yetersiz bulduğunu söylüyor:  “Mesela en son İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili sözleşme yürürlükte, sözleşme Cumhurbaşkanı kararnamesi ile yürürlükten kaldırılamaz... Tamam bunların hepsi doğru. Ama karşı karşıya kaldığımız zaten hukuk değil ki. İstanbul sözleşmesi’nin iptal edildiği gün. İşte CHP olağanüstü toplantı diye flaşlar geçti. Ve ben dedim ki herhalde çok önemli bir karar çıkacak. 4 saat sonra bir cevap geldi işte CHP Danıştay'a başvuracak. Artık ben buna gülüyorum biliyor musunuz yani Danıştay’a başvuracaksınız da nolacak ki yani. Danıştay'ın en son aldığı Ayasofya kararı. Katılırsınız katılması ise Andımız'la ilgili karar. Ya da Yargıtay'ın aldığı kararlar bunlar artık bağımsız kalamadım herkes biliyor.

Hukuk olmadığı için zaten Türkiye'de bu kadar rahat karar alınıyor. yani şu çok açık ve net. Bütün adımlarında hukukun, birkaç tane kalmış bağımsız savcı, yargıcı  bir tarafa koyarak söylüyorum, yani hukukun her aşaması günlük anlık siyasal ihtiyaçlara göre şekillendiliyor.” 

“HDP’ye bu kadar öfke duymalarının sebebi...” 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin 17 Mart’ta HDP’nin “tamamen kapatılması” istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. Başsavcı Şahin, “PKK terör örgütü ve bağlı örgütlerle birlikte hareket ettikleri anlaşıldığından kapatılması talep edilmiştir” açıklaması yaptı. 609 sayfalık iddianamede 687 HDP’li için siyasi yasak getirilmesi, HDP’nin mal varlığına tedbir konulması da talep edildi.

 HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülerek cezaevine gönderilmesinin yolunun açılması ve aynı gün HDP’nin kapatılması davasının açılmasıyla ilgili belki de en değerli sözler felsefeci, barış akademisyeni ve hak savunucusu Prof. Dr. Nilgün Toker’den geldi. Toker, İrfan Aktan’a verdiği söyleşide “Gergerlioğlu’nun fiziki olarak TBMM’den çıkartılması çabası toplumun bir kesiminin fikir ve taleplerinin Meclis dışında bırakılma çabası olarak görülmeli. HDP’nin kapatılma girişimi ise yalnızca etnik bir kesimin dışlanması değil; bu partiyle temsil edilen siyasal, sosyal ve ekonomik taleplerin yok sayılması demek" diyor ve şöyle devam ediyor:

"Kürtleri ortak düşman olarak gören kesimler iktidarın zulme devam edeceğini de görmeli, bilmeli. Zulmün aktörü değişebilir. Hatta son 20 yılda gördüğümüz üzere zulmün nesnesi de her an değişebilir ve sen de zulme uğrayabilirsin. İYİ Parti bunu görmüş olmalı ki, Türkiye’nin kurucu ilkesi olan Kürt düşmanlığından çekinik bir dille de olsa çıkmaya çalışıyor. En azından yapmadıklarıyla bunu göstermeye çalışıyor. Kürtleri daimi düşman ilan eden bir “Türkiye birliğinin” zulmü de beslediğini öğrenmiş olmaları gerekiyor. Eğer öğrenmedilerse vay halimize… 

Bu kadar şiddet aynı zamanda hem kapanmayı hem öfkeyi doğurur. Ama HDP seçmeni, öfkesini siyasal yollardan ifade etmeyi öğrendi. Yoksa gerçekten bir şansımız kalmaz. HDP kendisi gibi zulme itiraz eden kesimlerin lafı hiç dolandırmadan, “Bu bir zulümdür, şiddettir, toplumun bir kesimini yok saymaktır” dediğini duymak isteyecektir. Bildiğim kadarıyla Deva Partisi güçl,ü CHP ise çekinik bir dille bunu yaptı. CHP’nin bunu yapmasını bile bir kazanç olarak görmek lazım. 15 yıl önce bu tepkiyi bile vermezdi. Onların da bir şeyler öğrenmiş olduğunu umuyorum.

HDP dışlanmışlığın tanınması ve dışlananların “içeri” alınması mücadelesidir. Kürtlerin tanınma mücadelesi için siyaset yapan diğer partilerden farklı olarak HDP’de özel olan şey, bu mücadelenin tüm toplumu ilgilendirdiğini söylemesiydi. HDP’liler “Bir yerde adaletsizliğin olması her yerde adaletsizliğin yaşanmasını mümkün kılıyor” dedi. Müşterek bir demokrasi mücadelesi verildiğinde hem Kürtlerin tanınma mücadelesinin karşılık bulacağına hem de demokratik bir toplumsallık inşa edileceğine inandı. HDP’yi “Kürtlerin solcularla ittifakı” olarak görenler haksızlık etmişler olurlar. Demirtaş, “bizim meselemizin çözülmesi Türkiye’deki adaletsizlik meselesinin çözülmesiyle aynı şeydir” dedi. HDP, Kürtlerin de Türkiye’de adaletsizlikle yaşayan başka kesimler olduğunu fark etmeyi ve kabullenmeyi öğrendiği bir sürecin sonunda kuruldu. HDP’ye bu kadar öfke duymalarının sebebi, tam da toplumsal müştereklik arzusu ve iddiası taşıyor olmasıdır.

 Türkiye’deki toplumun döngüselliğe mahkum edildiğini söyleyen Toker, öte yandan döngünün tek başına kırılmayacağını, zulmün kendiliğinden bitmeyeceğini savunuyor. Muhalefetin bir gelecek ufku vermesi, insanların zulme karşı koyması gerektiğini belirtiyor.

 "Hükümet aynı anda tüm düğmelere basıyor"

Murat Sabuncu’ya göreyse zaten bir şeyler değişmeye, bu döngüye insanlar itiraz etmeye başladığı için hükümet aynı anda tüm düğmelere basıyor:

“Her geçen gün daha fazla insan demokrasi ve ittifakı yolunda Yan yana da gelmeye başladı. Dolayısıyla iktidarın belki de biraz da aynı anda bütün düğmelere basmasının sebebi Kendi kitlesini konsolide etmek, onları kaçırmamak, ama bir taraftan da insanların her geçen gün bu itirazını demokratik itirazlarını yükselttiği bir noktada  İşte Boğaziçi Üniversitesi’nden kadınlar meydandaki itirazına kadar Bu noktada bu kesimleri biraz susturmak. bir değişim istiyor insanlar, gençler, kadınlar. Yereldeki insanlar.

Eskiden başkasına yapılan hukuksuzluğa kafasını çeviren insanlar Aslında hukuksuzluğun er yada geç kendini bulacağını ya da hukuksuz ortamının ülkenin ekonomisinden ve tırnak içinde mutluluğuna kadar her alanı olumsuz olumlu yönde negatif yönde domine edeceğini de görüyorlar diye düşünüyorum.”

 ‘Ekonomi bugüne kadar idare edilebildi ama artık mümkün değil’

Naci Ağbal, görevden alınmasından iki gün önce “beklenenin üzerinde” bir faiz artışına giderek, faizleri 100 baz puan yerine 200 baz puan artırmıştı. Ancak “faizin enflasyonu artırdığı” şeklindeki sıradışı bir tezi savunan Erdoğan’ın, bu faiz artışı üzerine Ağbal’ı görevden aldığı ve yeniden faiz düşürme politikasına dönebileceği düşünülüyor. Peki bu hamle, diğer siyasi hamlelerle birlikte mi ele alınmalı? HDP’nin kapatılma davası ve İstanbul Sözleşmesi’yle Merkez Bankası’ndaki değişiklik, beraber düşünüldüğünde ne ifade ediyor?

Ekonomi yazarı Bahadır Özgür’e göre birini diğerinden ayrı düşünmek mümkün değil:

“Tabii siyaseten bakıldığı zaman hepsinin aslında belli bir sürecin içinde değerlendirilmesi gerekiyor çünkü çok uzun süredir zaten iktidarın, AKP-MHP koalisyonunun eriyen tabanını tutma, pandemi olsun kriz olsun bunu yönetme konusundaki sıkıntıları ortada. Bir süredir de zaten politikada şiddet dalgasını artıran bir izliyorlar. Dolayısıyla artık Türkiye de şu sorun diğerinden ayrı olarak ele alınabilir demek çok doğru değil.

Peki Naci Ağbal’ın görevden alınması, aslında son 20 ayda 4.’ye Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınması ne anlama geliyor?

“Esasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Merkez Bankası ile ilgili tasarrufları fikri ve bu değişiklik politikası yeni değil. 2015’lerden bu yana O zamanlar faizle kur artışını Gezi’ye bağlıyordu Erdoğan ama daha o yıllarda düşük faiz politikası yani faiz enflasyonun nedeni faizdir düşüncesinde getirdikten sonra o günden beri sürekli Merkez Bankası başkanları iş vakti dolmadan görevden almıyor. Sadece son zamanlarda zaman aralıkları iyice sıklaşmaya başlar yirmi ayda dördüncü Merkez Bankası Başkanı oldu Rekor Brezilya'daydı. Muhtemelen Türkiye'ye geçecek oradan.

 Bahadır Özgür, düşük faiz politikasını ise şöyle açıklıyor:

 “AKP iktidarının bütün ekonomi politikasının ana aksını ana politikasını oluşturan şey dışardan yoğun miktarda giren sıcak para bunun içeride kredi olarak dağıtılmasıyla esasında yani Daha iyi, ekonomi istikrarlı görüldüğü iddia edilen dönemde dahi o istikrarı sağlayan şey, hele yoğun bir borçlandırma mekanizmasıydı. Düşük faizle kredi dağıtımıyla bir görece refah durumu yani tüketim kapak dakikanın harcama kapattığı aktarılarak oluşturulmuş bir göreceli istikrar dönemi vardır bunu da. Bunu da faiz politikaları üzerinden sağlıyordunuz. bu imkan 2015’lerden beri Giderek kapanmaya başladı 2018’lerde zirveye çıktı bir krize dönüştü.”

 Özgür’e bugüne kadar yürütülen düşük faiz sistemini sürdürebilmek artık çok zor:

 Bugüne kadar, pandemiye kadar idare edebildi ama artık bu şekilde ikisini bir arada götürmeniz mümkün değil.Yani ekonomik krizin maliyetini bir şekilde faturasını Kime yıkacağınıza karar vermeniz lazım. Esasında bu karar verildi yani faiz artırımları demek geri içeriye Yurtdışından karlı gördüğü için sıcak para girsin Ama sonuçta bunun maliyetini topluma yüklemek demektir yani sürekli çalışan sınıflara yüklemek demektir. hem Pandemiyi hem  krizle birleşen pandemiyi daha rahat atlatabilmek için iktidar, özellikle kamu bankalarını da kullanaraktan, döviz rezervlerini kullanaraktan faiz oranlarını baskıladığı için. 128 milyar dolar nereye gitti hala belirsiz ama bunun büyük bir oranda doları tutmak için ve faizleri tutmak için kullanıldığını biliyoruz en azından. Şimdi bu olanak da kalktı ortadan çünkü rezervler eksiye indi merkez bankasında yani kuru tutabilecek bir araç yok.”

 "Seçim sinyali"

Bu iç içe geçen krizler sarmalında Erdoğan’ın düşük faize dönüş sinyalini ise Bahadır Özgür seçim sinyaline yoruyor:

 “Şunu unutmayalım Erdoğan her seçimden önce faiz indirmiştir ve bir kredi mekanizmasını işletmiştir. Kredi mekanizmasını işleterekten, görece bir sanki ekonomi düzeliyormuş algısı yarataraktan aslında seçimlere gitmişti. dolayısıyla iktidar beklentisi bu kadar fayda attıktan sonra bir yabancı kaynak girsin, sonra bunu bir müddet devam ettirdikten sonra bunu dağıtabileceği bir konjonktüre  geçmek istiyor.”

 Murat Sabuncu da benzer şekilde, son gelişmelerin erken seçime gidileceğinin işareti olduğu fikrinde:

 “Birçok yerde sinyaller var. Alarm sinyalleri çalıyor ve bunun başında ekonomi geliyor. ben 2023’e kadar kalmayacağını seçimlerin, belki 2022’nin baharında ya da  sonbaharında bir erken seçim olabileceğini düşünüyorum her ne kadar seçimlerin tayin edicisi olarak kendini konumlayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli son kurultayda seçimler 2023’te dese bile.”

 Peki, hükümet zaten halihazırda 2 yılı olmasına rağmen neden erken seçime gitmeyi tercih ediyor? Zaten kazanılmış bir 5 yılı neden doldurmuyor? Sebebini Sabuncu’dan dinleyelim:

 “Hikayesi biten iktidarlar niye son zamana kadar gütmezler? Çünkü bu bir siyasi mühendislik hesabına dönüşmüş durumda şu an. Türkiye'de şuandaki iktidarın bu yaptığı düzenlemeler ve değişikliklerle beraber 2023 artı beş yıl mı yoksa 2023'e doğru adım adım oylarımız eriyor, hemen hemen imkansız hale geldi bizim MHP’yle ikimizin oradan bir sene kaybederiz fakat o 4 senede yeni bir şey yaparız diye.  İktidarın ana amacı iktidarda kalmak haline gelmişse, ki şu anda benim gördüğüm AKP için Tayyip Erdoğan için nokta bu, amaç iktidarda kalmak. O zaman görev sırasını beklemezsiniz, kendi masanızdaki anketler veya konjonktüre göre bakarak karar verirsiniz.”

Türkiye nereye gidiyor? Bir günü diğerine benzemez, derdi bitmez bu ülkenin nereye gittiğini, nereye savrulduğunu öngörmek zor. Bir şeylerin rayına oturmadığı muhakkak. Ama her zamanki gibi siyaset bir yana, toplum başka bir yana savruluyor. Partiler kapatılırken insanlar ses çıkarıyor, sözleşmeler feshedilirken kalabalıklar sokağa iniyor. Umulmadık mahallelerden itirazlar yükseliyor. Bir yerlerde bir şeyler hesaplanamazlığıyla, az da olsa, umut veriyor.

 

HABERİMİZİN PODCASTİNİ DİNLEMEK İÇİN PLAY TUŞUNA BASINIZ

 

Etiketler :