AKP'nin Çeyrek Asrı 11: AKP yoktur, Erdoğan vardır

25 yıllık tek başına ve mutlak iktidar olma durumunun ortaya koyduğu ve başarı olarak adlandırabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Bugün hâlâ nasıl 12 Eylül askeri darbesinin tortuları her olumsuzlukta karşımıza çıkıyorsa, AKP’nin bu iktidar yıllarında yarattığı hasarlar da yıllar boyunca Türkiye’nin karşısına çıkacaktır.

SEDAT BOZKURT

Tarihsel olarak Türk siyasetini anlamak hayli zordur. Kavramlar hep birbirine karışır. Bu gibi durumlarda Cemil Meriç belki referans olarak yardımcı olabilir ama ondan da emin değiliz. Çünkü Cemil Meriç bugünler üzerine bir değerlendirme yapacak olsaydı, özetle “Türkiye’de sol aslında sağdır sağ da soldur” tezinden vazgeçerdi ve yeni bir tez dillendirebilirdi: “Türkiye’de sol, sol değildir, kötüdür ama sağ da rezalettir.”

Bu ağır tezimi TBMM Genel Kurulu’ndaki son oylamayla da desteklemek mümkün. Çözüm süreci yasa teklifinin oylanmasında, aynı kökenden gelen ve kendilerini Türk milliyetçisi olarak tanımlayan, birisi ötekinin içinden çıkmış 2 parti çok farklı gerekçelerle, hem de firesiz oy kullandılar. Birisi evet dedi, tam kadro; diğeri de tam kadro hayır dedi. İşte sağ siyaset. Tabii içinden çıkabilirseniz. (Burada sol olarak kendilerini etiketleyen partilerin de dramı ayrı bir mesele. Ama bütün bu kafa karışıklığını üreten ortamı hazırlayanın da Erdoğan olduğunu unutmamak lazım.)

AKP, Türk sağının bizzat kendisidir. Sağ olarak tanımlanmasına da bakmayın, politik olarak kimliksizdir. Devlet aygıtı ile kendisine kimlik üretmeye çalışmaktadır. Değişim iddiasıyla gelen ve bu iddiasından hemen vazgeçerek tüm siyasetini mevcudiyetini korumaya yönelik oluşturan ve bunun için de devleti bile araçsallaştıran AKP, bir kişi partisi haline dönüşmüştür. AKP yoktur, Erdoğan vardır. Devletin tek bir yöneticisi vardır, o da Erdoğan’dır. AKP, siyasi bir parti olma kimliğinden kopmuş, devlet içindeki bir kurum, bir genel müdürlük hâlini almıştır. Devletin her toplantısında, ilgili ya da çok fazla ilgisi olmayan bir AKP yöneticisi yer alır.

2002 yılında kendisi destekleyenler ile 2023 yılında resmi seçim ittifakı kurduğu partilere bakınca bile ortaya AKP’nin “nereden nereye” savrulduğu hemen ortaya çıkıyor. Liberaller gitmiş, onların yerine Hüda-Par gelmiştir. Ayaklar altına alınan “milliyetçilik” şimdi baş üstündedir. Her kurumun önünden, ilk çözüm sürecinde ihtiyaç olduğu için kaldırılan Türkiye Cumhuriyeti yani “TC” yazıları artık abartılı olarak hem söylemlerde hem de binalarda sıklıkla yer almaktadır.

Bugüne kadar biraz “mahcubiyet” yüzünden partinin kuruluş yıldönümlerini ve iktidara geldikleri günleri kutlayamayan AKP çeyrek asrını kutlama kararı aldı. Anlatacak çok öyküsü yok. AKP’nin 25’inci yıl için hazırladığı spotlardan birinde sadece yol, köprü, havaalanı ve binalar yer alıyor. Yani bir inşaat firmasının hazırlayacağı tanıtım filmi. Bu siyasi bir parti için dramdır. Hele hele 25 yıl mutlak güçle iktidarda olup sadece bunları anlatacak olmanız, başka bir hikâyenizin bulunmaması gerçekten hüzün vericidir. İlk iktidar yıllarında meşruiyet aramak için çatısı altına sığındıkları AB üyelik süreci de artık bizzat Erdoğan tarafından açıklandığı gibi bitmiştir. Nedeni de açıktır, ihtiyaç kalmadı artık. Sadece bu AB süreci bile AKP ve Erdoğan'ın siyasetini anlamak için yeterlidir.

AB üyelik süreci, her türlü kafa karışıklığına karşın önüne bir ülke inşası koyuyordu. “Nasıl bir ülke?” sorusuna da kısmen yanıt veriyordu.

AKP’nin bugüne kadar AB üyelik süreci dışında ortaya koyduğu bir ülke tahayyülü yoktur. (Bu aslında Türkiye’de toptan siyasetin sıkıntısıdır.) Bugün bile seçmenlerine nasıl bir ülke hayal ettiklerini ya da kurmaya çalıştıklarını anlatamamaktadırlar, çünkü yoktur. Savunma sanayii, “güçlü ülke” gibi sağ siyasetinin konforlu alanlarında dolaşıp duran ancak sokaktaki vatandaşına refah ve özgürlük vaat eden bir siyaset değildir AKP. AB meselesinde “Ankara kriterlerinden” bile uzaklaşılmış, mevcut durumun üyelik için yeterli olduğu tezi ile AB üyelik meselesinde sorumluluğu hep karşı tarafa yüklemektedir. Oysa her iki taraf da bu AB üyelik sürecinin bitmiş olmasından şikâyetçi değil. (AKP’nin demokrasi hikayesi, kamuda türban serbestisi ile başlar ve onunla biter. Hikâye kısadır.)

Bugün Türkiye’nin yönetimine, öyle derin analizlere girmeden baktığınızda gördüğünüz, ülkeyi yöneten bir siyasi iradeden daha çok, bir işletmeyi yöneten “işletmeci” vardır karşınızda. Piyasada paranın dolaşması inşaat sektörü üzerinden gerçekleşiyorsa, hep ve hemen oraya ağırlık veriliyor. Bir biçimde o paranın piyasadan hiç eksik olmaması sağlanıyor. Tüm sağ siyasetler, hatta geçmişinde Millî Görüş hareketinde gördüğümüz gibi, “kalkınmacı” yani hep “büyüyen” bir ülke var hedefte. Geri kalan kısmı mesele edilmiyor.

AKP de partilerin pek çoğu gibi “tek adam” hareketine dönüşmüştür. DP’nin kurucu babası Celal Bayar’dır ama Adnan Menderes hareketine dönüşmüştür. AP, DYP Demirel’den, ANAP Özal’dan sonra bitmiştir. AKP’nin de Erdoğan’dan sonra geleceği yoktur. Bunu bizzat Erdoğan kurgulamıştır. Sadece partisini değil, ülkenin de böyle algılanması için hâlâ çaba sarf etmektedir. "Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla” ya da “önderliğiyle” diye başlayan her cümle de bunun içindir. O olmazsa yangın söndürülemez, köprüler yapılıp, suçlularla mücadele edilemez gibi.

DSP’li Adalet Bakanı Hikmet Türk döneminde yaşanan, ismi bile dramatik olan “Hayata Dönüş” operasyonlarının başındaki isim dönemin Ceza ve Tevfik evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’a “devlet üstün hizmet” madalyası verilmesi AKP’nin devletinin, bir öncekinden farklı olmadığının da en önemli göstergesiydi. Nitekim bunu sürekli “kutsanan” devlet konuşmalarında da sık sık gördük. Milli Görüş’ün “garson” devleti gitmiş, onun yerine “dokunulamaz” kutsal devlet hemen geri gelmişti. Ertosun pek çok açıdan önemli bir göstergedir.

AKP, yola çıkarken söyledikleri gibi “Millî Görüş gömleğini” çıkarmıştı. Bir Millî Görüş partisi değildir. Sadece Millî Görüş’ün, tabanını konsolide etmesi için dilini ve argümanlarını kullanmıştır, hâlen de kullanmaktadır. Muhtelif meselelerde Millî Görüş formatı gereği olan tepkileri, refleksleri gösterse de bu baskın bir politik “hal” halini hiçbir zaman almamıştır. Bugün dahi AKP’nin taşıyıcı kadroları Millî Görüş geleneğinden gelenlerden oluşur. Millî Görüş, Refah Partisi döneminde yüzde 22 oy almış bir hareketti. Bu oyun hâlen AKP’de durduğunu da tespit etmek gerekir.

AKP’nin Millî Görüş ile ayrıştığı en önemli nokta “dava” meselesidir. Erbakan hareketi hep dava üzerinden işlemiştir. Bu AKP’de sadece söylem itibariyle vardır. Ve içi de hayli boştur. Erbakan’ın kadrosundan 12 Eylül darbesinden sonra sanık sandalyesinde kim oturduysa, 1996 yılındaki hükümet ortaklığında bakan koltuklarına oturanlar da onlardı. Aynı kadro ölene kadar ve öldükten sonra da Erbakan’ı ve onun hareketini terk etmemişti. Erbakan’ın tabutunu da o kadro taşımıştır. AKP’nin kurucu kadrosundan bugün parti yönetimde sayabileceğiz isim sayısı bir elin parmaklarını geçmez ve bu Erdoğan’ın bilinçli tercihidir.

Millî Görüş’ün bir başka önemli özelliği kullandığı dildir. Burada hakaret, aşağılama bulamazsınız. Ceket düğmeleri açık göremeyeceğiniz iki siyasetçiden birisi Ecevit, diğeri de Erbakan’dır. Oysa Erdoğan, Erbakan için bile hakaret içeren açıklamalarda bulunmuştur, diğerlerini bir kenara bırakırsak.

AKP, Anayasa Mahkemesi kararına göre, “laiklik karşıtı eylemlerden” dolayı sabıkalıdır. Ama bu suçu işlemeye devam etmiştir. Bu eylemler onu “İslamcı” parti yapmaz. Tabanını konsolide etmenin en kolay yoludur bu. Cemaat ve tarikatların bir çatı örgütü gibi görülse de AKP’nin buradaki varlığı, devlet yani güçlü olmasından gelir. Yoksa cemaat ve tarikatlar hiçbir dönem Millî Görüş ile Erbakan’ın yanında yer almamışlardır. Cemaat ve tarikatların AKP tarafından korunup, kollanmasının nedeni de kendilerine verdikleri kayıtsız politik destek içindir. Vermeyen birkaç cemaatin başına gelenleri biliyoruz. AKP’nin yanında yer alan cemaatlerin sunulduğu gibi “sivil toplum” örgütleriyle hiçbir ilgisi yoktur.

Tek parti dönemine yönelik en büyük eleştiri, “parti devleti” eleştirisidir. Bunu Erdoğan da çok yapar. Oysa o dönem valiler il başkanı olarak atandıkları için CHP, “devletin partisi” halini almıştır ve bu topu topu 3 yıl sürmüştür. Oysa bugün devletin, yüksek yargı, üniversiteler dahil hemen hemen bütün kadroları AKP’li isimlerle doldurulmuştur. Tek parti dönemi için kullanmakta zorlanacağımız parti devleti kavramı bugün tam karşımızda durmaktadır.

OECD sıralamasında Türkiye 2010 yılında 17’nci sıradaydı. 2018’de 18’inci oldu, bugün de 17’nci. 2002 ile kıyaslamak doğru değil, çünkü ağır bir ekonomik kriz yaşanmıştı ve sırası 21’di Türkiye’nin. Erdoğan’ın ve ekonomi yönetimindekilerin hep dillendirdikleri “küresel olumsuz etkiler” karşısında çok güçlü olan Türkiye bu yıllar boyunca hep yerinde saymış. Ekonomik kriz nedeniyle market rafları boş olan ülkeler de ekonomik büyüklük açısından arka sıralara düşmemiş. AKP’nin iktidar yıllarını 2’ye, 3’e ayırmanın bir anlamı yoktur. Hepsi bugünkü sistem için kurulmuştur. 25 yıllık tek başına ve mutlak iktidar olma durumunun ortaya koyduğu ve başarı olarak adlandırabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Bugün hâlâ nasıl 12 Eylül askeri darbesinin tortuları her olumsuzlukta karşımıza çıkıyorsa, AKP’nin bu iktidar yıllarında yarattığı hasarlar da yıllar boyunca Türkiye’nin karşısına çıkacaktır.

Özetle, devletleşmiş bir partidir AKP. Lideri Erdoğan da bizzat sistemin kendisidir. Bu dizi ilk önce 20 yıl sonra da 25 yıl için yazıldı. Devamı gelir mi? Bugünkü politik tabloya bakıldığı zaman güç olan “gelmeyecek” demektir…

(BİTTİ)

Araştırma Haberleri