AKP’nin çeyrek asrı - 10 : Muhalefeti bloke eden Erdoğan yeni seçime hazırlanıyor
SEDAT BOZKURT | Ülkedeki baskıcı ortamdan geri adım atmayarak dozunu her gün arttırarak yeni bir seçim dönemine doğru yol alıyor AKP Erdoğan’ın bu dönem özellikle kendi seçmen kitlesini konsolide edebilmesi için dış ilişkilere ağırlık verecek. Ekonominin düzelme ihtimali ortada çok gözükmüyor çünkü. Ve bu konuda dillendirilecek ihtimaller de seçmende tepki görüyor.
SEDAT BOZKURT
Kötü yönetilen bir ülkede seçimleri, ülkeyi kötü yönetenlerin kazanması siyasette de sosyolojide de gerçekten çok büyük bir tartışma konusudur. Siyasetin de seçimlerin de var oluş nedenine de aykırıdır bu durum. Siyasette işler basit işler, iddiası olan gelir iddiasını gerçekleştiremediği zaman da gider. Bütün bunlar seçim yolu ile olur. Ama burada öyle olmadı.
Erdoğan’ın partisi AKP’nin 2023 seçimlerinde oyu ilk kez ilk katıldığı seçim düzeyine kadar geriledi. 2018 seçimlerine göre yüzde 7, 2015 kasım seçimlerine göre ise yüzde 14 düşmüştü. 2018’den sonra 2’nci kez TBMM’de erken seçim dahil muhtelif kararları alacak 360 çoğunluğuna hem de Cumhur ittifakı olarak sahip olamadılar. Ama seçimler sonunda Cumhurbaşkanlığı ve TBMM’de çoğunluğu elde ettiler. Seçimler sonrasında kazanmaya çok hazırlanmış olan toptan muhalefet cephesi çöktü. CHP içinde uzun zamandır hazırlıkları yapıldığı ortaya çıkan “değişim” için parti içinde mücadele hem de 29 Mayıs sabahı başlatıldı. Muhalefetteki bu dağınıklık Erdoğan’a çok iyi zaman da kazandırdı.
Ekonomideki kriz çıkmazını aşmak için Maliye Bakanlığı koltuğuna bir kez daha Mehmet Şimşek, uzun uğraşlar sonrasında ikna edilerek oturtuldu. Hemen ekonomiye ilişki “realist” politikalar uygulayacağını açıkladı. Bu Nas politikalarına da üstü kapalı eleştiriydi. Şimşek’in kendisinden önceki dönemlere ağır eleştirileri 3 yıl boyunca sürdü ama bu eleştirileri ne Nas’ın sahibi Erdoğan ne de eski maliye bakanları üstüne alınmadı. Şimşek döneminde de enflasyon ve faiz oranlarında dünyada hep 4’üncü OECD ve AB üyesi ülkeler arasında birinci olduk.
Şimşek “IMF’siz IMF” politikaları uygulamaya başladı. Enflasyonla mücadelenin bütün maliyeti vatandaşın sırtına yüklendi. Aklınıza bile gelmeyen ürünlere ek vergiler kondu. Yurtdışı çıkış harcı, vatandaşlık satma ve bedelli askerlik gibi “bitik” memleketlerin bile güçlükle başvurduğu gelir kalemleri bile devredeydi. Erdoğan ile daha önce IMF nedeniyle tartıştıkları için yüksek faizle alınan borçlar nedeniyle daha az maliyetli bu borçlanma seçeneğinin değerlendirilemediğini Şimşek dost sohbetlerinde anlattı. Türkiye’nin faiz maliyeti de borç miktarı da durmadan artıyordu. 14 Mayıs seçimlerinde yüzde 30’larda olan enflasyon Şimşek’in “şok” tedavi yöntemiyle yüzde 70’lere ulaşmıştı. Bu oranlar hep tartışmalı TÜİK rakamlarıydı. Oysa sokaktaki alım gücündeki düşüş enflasyonu katlıyordu. Dünya gıda enflasyonunda da Türkiye 1’inciliği kimseye bırakmıyordu. Şimşek de kendisinden önceki maliye bakanları ve Erdoğan gibi hep sabır istiyordu. Açıkladığı hiçbir enflasyon hedefi tutmadı. Devlete uygulatmak istediği tasarruf tedbirlerine başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere hiçbir kurum uymadı. Yurtdışında yatırım amaçlı para gelmedi. Yılda birkaç kez gittiği Londra’da yatırımcılarla yaptığı toplantılar haber bile olmadı. Körfez ülkelerine seri halde yaptığı gezilerden sonuç alamadı. Ekonomideki varlığı Nebatinin önüne bile geçemedi. Erdoğan’ın iddialı tercihi olduğu için, içeriden yapılan sert eleştirilere karşın bakan koltuğunda oturmaya devam etti.
Muhafazakâr sağ siyasetin en güçlü itirazlarından birisi askerin seçilmiş sivil iradeye bağlı olmamasıydı. Genelkurmay Başkanlığı bu nedenle Millî Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Ama Millî Savunma Bakanlığı’na Hulusi Akar’dan sonra yine bir asker, genelkurmay eski başkanı getirildi. Yine itiraz ettiklerinin tam tersini yaptılar.
Devletin kasasında para kalmamış ve yerel seçimler gelip çatmıştı. CHP’de kurultayda yaşanan genel başkan değişiminin yarattığı olumlu hava ve AKP’nin yerel seçimlerdeki, genel seçimler kadar başarılı olamama hali görünen sıkıntıydı. Buna yüzde 70’lere çıkan enflasyonun toplumda yarattığı öfke eklenince Erdoğan’ın yerel seçim beklentisinin çıtası haliyle düşüyordu. Belediye başkanlıklarını kazanacak aday bulma konusunda da eli rahat değildi. Meral Akşener’in “agresif” CHP karşıtlığı ve her yerde, İYİ Parti olarak kazanamasa bile CHP’li adayın kaybetmesini hedefleyen aday çıkarma kararı AKP’de “belki” umutları yaratıyordu.
Ama seçmen iktidar partilerini yerel seçimlerde uyarmayı biliyordu. Öyle de oldu. AKP siyasi tarihinde ilk kez 2’nci parti oldu. Ama oyu ilk kez milletvekili seçimleriyle yerel seçimlerde aynı kaldı. Memleketin 8 ayda ekonomik olarak dibe vurması oylarında dramatik düşüşe neden olmamıştı. AKP kurmayları günlerce bunu tartıştı ve katılım oranının düşüklüğüyle bağlantı kurup seçmenlerini muhafaza ettikleri sonucuna vardılar.
Erdoğan, CHP’nin yeni Genel Başkanı Özgür Özel’in “normalleşme” adımlarına destek vererek onu cesaretlendirdi. Medyasında ona sıklıkla ve olumlu yer verilmesini sağladı. Yerel seçimlerden 1’inci çıkma psikolojik üstünlüğünü kurumsallaştırmasının önüne geçti ve bu üstünlüğü kısa süre sonra “TBMM’deki 2’nci parti” diyerek kendisi ele aldı. Erdoğan’ın oyunu yine tutmuştu. Bütün anketlerde AKP’nin 2’nci çıkmasını umursamadı Erdoğan, erken seçim yapılmayacağını ve seçim zamanına kadar ekonominin toparlanacağını söylemekle yetindi. Erdoğan’ın seçim kazanma yeteneğini bildiği için AKP’de hiçbir yönetici buna itiraz etmedi.
Suriye’de Erdoğan’ın uzun süredir kurguladığı plan etkili oldu ve rejim değişti. Bu Türkiye’nin “başarısıydı” ve Erdoğan tabanına bunu “zafer” olarak göstermeyi de başardı. AKP’nin oyu ilk kez o ay bazı anketlerde CHP’nin önünde çıktı. Oy iniş ve çıkışları bu kadar basitti Erdoğan için. Erdoğan seçimleri tekrar aday olma tartışması yaşanmaması için erkene almak zorundaydı. Kafasındaki ilk tarih 2027’nin Kasım ayıydı. Ekonomi yönetiminin hesabı da buna o zamanlarda imkân veriyordu.
Muhalefetin birlikte hareket etme yeteneğini önce Meral Akşener sonra da CHP Genel Başkanı Özel bozmuştu. Buradan gelen eleştirirler yeni bir millet ittifakı modelini imansız hale getirmişti. Türkiye ittifakı modeli CHP çatısı altında yerel seçimlerde başarılı olmuştu ama bunun milletvekilliği seçimleri için garantisi yoktu. Erdoğan önünde çok rahat hareket edeceği muhalefetsiz bir 4 yıl olduğunu da bilerek CHP’ye yumuşak karnından operasyonlara başladı; belediyelerden. İlk kurban Esenyurt oldu. Burada amaç DEM ile yapılan ittifakın da afişe edilmesiydi. Bu operasyon ile seçmen, CHP’nin İstanbul’da DEM’in seçimlere girdiği adı ile Yeşil ve Sol Parti ile “kent uzlaşısı” yapıldığını ögrendi. Buradaki tepkinin kalıcı olup olmayacağı iç siyaset açısında tepki gelip gelmeyeceği de dış siyaset açısından test edildi. Bu zeminin muhtelif operasyonlar için uygun olduğuna karar verildi ve CHP’li belediyelere operasyon da böylece başlamış oldu. Belediyelere operasyonlarla birlikte CHP’nin kendi iç çatışmasıyla ortaya çıkan “kurultay iptal” davası da Erdoğan’a kuracağı plan için bir nevi “bonus” olarak önüne düştü. Erdoğan’ın eli hem zaman hem de seçimleri kazabilmek için hayli rahatlamıştı.
Ekrem İmamoğlu tutuklandı ama İstanbul’a kayyum atanamadı. Kayyum işini devreye giren Mehmet Şimşek, Efkan Ala ve Hayati Yazıcı engelledi. Oysa İstanbul’u Erdoğan tekrar almak ve bir daha vermek istemiyordu. İmamoğlu’nun tutuklanması ekonomik olarak beklenenden fazla türbülansa soktu ülkeyi. Öncesi duruma dönmek hayli zaman aldı. Bu nedenle 2027 Kasım ayı olan erken seçim tarihi de 2028 mart ya da nisan ayına ertelendi plan uyarınca. CHP’li belediyelere ardı arkası kesilmeyen operasyonlar da böylece başlamış oldu. Niyet ve amaç politik olsa da dosyaların içeriği hep yolsuzluk ve rüşvetti. Her dosyada, bizzat belediye başkanlarıyla uzun yıllar çalışmış itirafçılar vardı. Yargılamaların hiçbiritutuklama gerektirmeyen, idari soruşturma gerektiren dosyalardan oluşuyordu. Meselenin politik olduğunun en önemli göstergelerinden birisi buydu diğeri ise daha açık bir biçimde bu politik olma halini ortaya koyuyordu, belediyelerin hepsi CHP’liydi. Kurultay davası ve belediyelere operasyonlar CHP’nin dengesini bozmuştu. Toplumsal muhalefet CHP’yi önüne katarak ona bir pozisyon veriyordu ama parti içindeki sıkıntıları bu kaldırmaya yetmiyordu.
Erdoğan’ın planına göre 2026 yılında enflasyondaki düşüş kalıcı hale gelecekti alım gücüne de bu yansıyacaktı. Bu durum anketlerde de ortaya çıkacak ve AKP bir daha ayrılmamak üzere birincilik koltuğuna oturacaktı. CHP’deki savrulmalarla anketlerde AKP az farkla da olsa birinci çıkmaya başlamıştı. Bu arada Erdoğan ilk kez yargı bürokrasisinden hem de kararları ile tartışmalı bir ismi adalet Bakanlığı koltuğuna oturttu. Kurultay davası ile başta İBB olmak üzere belediyelere yönelik yürütülen soruşturma ve görülen davaların nasıl sonuçlanacağının da göstergesiydi aslında bu atama.
Bu süre sarfında bakanlarla ilgili değişiklik lotoları da eksik olmadı. Ama Erdoğan ilginç bir biçimde parti yönetiminin tepki gösterdiği adalet ve içişleri bakanlarını değiştirmekle yetindi. Önceden ayrılan sağlık bakanı ve İstanbul’da seçimi kaybeden Murat Kurum ile sadece 4 bakan değişikliği yaptı.
Suriye’de rejim değişirken Türkiye’nin önüne yine Kürt mesesi geldi. PKK’nın bir kolu Suriye’nin bir bölgesine hakimdi ve uluslararası desteğe de meşru olarak sahiptiler. Bunlara PKK gibi bakılmıyordu yani. Cumhur iİtifakı'nda “devletin” de tercihi ile yeni bir rol dağılımı yapıldı ve büyük risk içeren bu sorun MHP liderine havale edildi. Konunun öznesi PKK olunca çalınacak kapı da belliydi; Abdullah Öcalan. 10 yıl sonra tekrar açık bir biçimde Öcalan’ın kapısı çalındı. Kılıçdaroğlu’na seçim kaybettiren destek açıklamaları yapan ve Erdoğan’ın propaganda malzemesi haline gelen PKK’nın üst düzey isimleri bu sefer Öcalan’a bağlılık açıklaması yapmaya başladılar. Diyarbakır surlarına Bahçeli’nin posteri asıldı. (Kandil ile İmralı arasında ilişkinin seçimler öncesine dayandığı da sürecin hızlı ilerlemesinden anlaşıldı. “Destek açıklamasının nedeni de burada mı saklıydı?” sorusu da ortada duruyor)
Bahçeli’nin liderliğinde ve AKP’yi bile rahatsız edecek ileri açıklamalarla süreç başladı ve TBMM çatısı altına taşındı. TBMM heyeti İmralı’ya bile gitti. MHP ve AKP tabanını rahatsız etmemek için sürecin adı “terörsüz Türkiye” olarak adlandırdı. DEM siyaseti de buna “demokratik Türkiye” süreci adını vermişti.
Erdoğan siyaseti bir kez daha devreye girmişti, DEM siyasetinin önüne Öcalan’ı koyup onu orada bloke etti, CHP’nin önüne her konuda aceleci davranan İmamoğlu’nu koyarak onu da orada bloke etti. Süreç karşıtı partileri de Zafer ve İYİ Parti’yi “karşıtlık” noktasında birbirine yaklaştırarak seçmenden uzaklaştırdı ve MHP’nin devrede olması nedeniyle buradan yükselecek milliyetçi tepkileri de etkisiz hale getirdi.
CHP için hukuk da zorlanarak verilen “mutlak butlan” kararı CHP’nin bölünmesini de sağladı. Aslında CHP, çok önce bölünmüştü. Bu karar fiziki olarak da bunun gerçekleşmesine vesile oldu. Bu 2 parti artık birbirinin rakibi olacağı için Erdoğan’ın muhalefetsiz, konforlu siyaset yapma alanı daha da uzayacak ve genişleyecekti.
Ülkedeki baskıcı ortamdan geri adım atmayarak dozunu her gün arttırarak yeni bir seçim dönemine doğru yol alıyor AKP, Erdoğan’ın bu dönem özellikle kendi seçmen kitlesini konsolide edebilmesi için dış ilişkilere ağırlık verecek. Ekonominin düzelme ihtimali ortada çok gözükmüyor çünkü. Ve bu konuda dillendirilecek ihtimaller de seçmende tepki görüyor. Erdoğan’ın en büyük avantajı anketlerin hemen hemen tamamında “savaş zamanında ülkeyi kim yönetsin?” ya da “ülke sorunların hangi isim çözer” sorularının yanıtlarında açık ara birinci çıkması. Ve Erdoğan bunu inşa etmek için tam çeyrek asır uğraştı…
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.

