AKP’nin Çeyrek Asrı-2: Devletle uzlaşma, cemaatle ortaklık, iktidarda tasfiye
SEDAT BOZKURT | AKP’nin iktidar yolculuğu, muhalefette eleştirdiği devlet yapısıyla zamanla bütünleşmesinin hikâyesine dönüştü. 1 Mart tezkeresi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı süreci, kapatma davası ve Ergenekon operasyonları, bu dönüşümün kritik dönemeçleri oldu. İktidarın devlet kurumlarıyla yaşadığı mücadele, zamanla devlet gücünü bizzat kullanmaya başladığı yeni bir döneme evrildi.
SEDAT BOZKURT
Türk siyasi tarihi, devlet- hükümet ya da iktidar-hükümet kavramlarını ve bunlardaki değişimleri anlayabilmemiz için somut deneyimlere sahiptir. En iyi örneklerden birisi Demokrat Parti (DP) diğeri halen izlediğimiz AKP. Her ikisinde de hem politik hem de ideolojik olarak muhalefette eleştirdikleri devlet kurumunu, yönetmeye başladıkları zaman, eleştirdikleri ne ise ondan fazlası oldular. Siyasi tarih de bunu kayıt altına aldı. Yani devlet hükümet arasındaki farkları kaldırdılar ve bunları birleştirerek iktidar yani devletin bizzat kendisi oldular. DP ile AKP’nin de başlangıç, gelişme ve sonuç bölümleri, süreleri doğal olarak aradan geçen zaman nedeniyle faklı olsa da değişimleri hemen hemen aynıydı. Bu aslında sağ siyaset açısından da ciddi bir patinaja işaret etmektedir. AKP’nin hikayesine devam edelim.
Erdoğan Başbakan olduktan sonra Gül yardımcılığına geçti. Bülent Arınç, kendisinin önüne set çekilmeye çalışılmasına karşın TBMM Başkanlığı koltuğuna oturdu. Erdoğan, devlet içindeki yapılarla uzlaşma halinde hedefine ilerlemek istiyordu. Bu nedenle o dönem bir tür “joker” görevi yüklenebilecek isimlerden birisinin Meclis Başkanı olmasını istiyordu. Mümkünse eşinin başı açık olan birisinin. (Aynı nitelikli aday arayışına cumhurbaşkanlığında da tanıklık yaptık) Gül ile Abdullatif Şener Başbakan yardımcısı olmuştu. MGK’da çoğunluğu sağlayabilmek için Anayasal haklarını sonuna kadar kullanıp 4 Başbakan yardımcısı atanmıştı. Bülent Arınç parti grubundan aldığı destek ile TBMM Başkanlığına aday olduğunu açıkladı. Geri adım atmadı ve o koltuğa oturdu. Kaderin ilginç bir cilvesi olarak o koltuktan yola birlikte çıktıkları Gül’ün cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için kalktı. Arınç, Gül ve Şener yola birlikte çıkmış olmalarına karşın hep Erdoğan’ın muhtelif dirençleriyle karşılaştılar. Şener buna ilk yüksek sesle itiraz eden isim oldu. Özelleştirmelerle ilgili olarak üzerine baskı gelince buna sert bir biçimde itiraz etti, milletvekilliğine aday olmayacağını açıkladı. Şener bu süreci anlatırken Erdoğan’ın özelleştirmelere onay vermediği için kendisine 2 ay küstüğünü konuşmadığını aktardı. O dönem sıkıntı yaratan kararların birisi Telekom’un özelleştirilmesi diğeri de Galataport ihalesiydi. Şener o süreç sonrasında ayrılmaya karar vermiş ama seçimlere kadar beklemişti. Başbakan yardımcılığı koltuğunu bırakan Şener’i Erdoğan ve Gül ikna edemediler ve Şener partiden ayrılarak kendisi 25 Mayıs 2009 tarihinde Türkiye Partisi’ni kurdu. Şener’in istifası üzerine AKP’de hep komplo teorileri dillendirildi ve “devlet içindeki güçler” gerekçe gösterilerek, ilkesel olarak itiraz ettiği özelleştirmeler, bunların ödenmeyen taksitleri ve ihalelere ilişkin iddiaların üstü örtüldü. Çok bilinen bir yöntemdi bu aslında. Biz biraz geç öğrendik. Şener bir süre sonra CHP’de milletvekili olduktan sonra yaşadığı talihsiz olayın ardından siyasetten elini ayağını çekti.

AKP ilk ciddi krizi: 1 Mart tezkeresi
AKP ilk ciddi krizini adı tarihi ile anılan1 Mart tezkeresinde yaşadı. (ABD askerlerinin Irak’a operasyon yapabilmesi için Türkiye’den geçmesi ve Türkiye’de kalabilmesine olanak tanıyacak olan izin.) Devlet yönetmenin ilk ciddi sınavı karşılarında duruyordu. Asker, AKP’ye “nereye kadar güveneceğini” bilemediği için kesin hüküm ortaya koymadı. ABD ile Bülent Ecevit döneminde başlayan bir gerilim de devam ediyordu. Askerler, ABD’lilerle görüşmüyordu. AKP bu konuda karar alabilmek için çok yalnız kalmıştı. Millî Görüş refleksi hayır için harekete geçerken devleti yönetme iddiası başka bir tercihi zorluyordu. Gül tezkere için bastırmadı, danışmanı Ahmet Davutoğlu’nun önünü açarak hayır için kulis yaptırdı. Bu sırada da Ali Babacan başkanlığındaki bir heyeti de ABD’ye göndererek tezkere karşılığında neler elde edebileceklerine ilişkin pazarlık yaptırdı. Bu pazarlık sonuçsuz kaldı.
Hükümet içinde Hüseyin Çelik, Ertuğrul Yalçınbayır, Zeki Ergezen, Mehmet Aydın açık olarak tezkereye karşı olduklarını açıkladılar, tezkereyi TBMM sevk edilebilmesi için imza attıklarını ama hayır oyu vereceklerini söylediler. Bir başka hayırcı da TBMM Başkanı Arınç’tı. Onun tercihi AKP’li pek çok milletvekilini cesaretlendirdi. Tam bu ortamda Erdoğan ABD’lilerin kendisi ile temas kurması üzerine devreye girdi ve çok yoğun “evet” için ikna çalışması yaptı. Ama tezkere yeterli oy oranına ulaşamadı ve reddedildi. İşte kriz yeni başlıyordu. ABD’lilerin kendisine ilettiği bilgiler nedeniyle bakanlar kurulu salonunun dinlendiği hissine kapılan Erdoğan başbakan olur olmaz her yeri yıktırarak böcek araması yaptırdı. Tezkere ile ilgili olarak bugün tarafların tutumlarını devam ettirdiğini görüyoruz. Gül, Arınç, Davutoğlu geçmemesi iyi oldu derken Erdoğan tezkerenin geçmemesinin hata olduğunu düşünüyor. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi AKP hükümetinin, bir siyasi irade olarak de tüm dünyada da kabulüne neden oldu. Hükümetine rağmen, ABD’ye hayır diyen bir parlamentonun varlığı AB ülkelerini de demokrasi açısından umutlandırdı. Ortadoğu’nun ise bir anda kahraman ülkesi haline geldi Türkiye. Tabi bunun yanında AKP hükümetinin yönetemeyeceği pek çok da sorun getirdi. Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi dahil. (TBMM’de yapılan kapalı oturumda CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın konuşması tereddüttü olan bazı AKP’li milletvekillerini de ikna etmişti.)

AB üyelik süreci AKP hükümetinin o dönemki en güvenli yol haritasıydı ve onu takip etti. Süreçle ilgili atılan adımlar ve buna ana muhalefetin de destek vermesiyle, TBMM’de seçmenin yarısının temsil edilmemesine karşın AKP iktidarı epeyce yol kat etti. Ekonomi, dünyadaki para miktarının bollaşması ve kendisine güvenli liman arayışı, Kemal Derviş’in devletin gelirlerini arttıran, bütçe disiplini getiren ve bunu uzun süre IMF denetiminde yapan AKP iktidarı bu tabloyu iyi yönetti. Ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi sona erdi. Sezer ile sıkıntılı bir süreç yaşamışlardı ama hiçbir zaman bunu kriz haline dönüştürmemişti AKP iktidarı. 3’lü kararnameler ile yapılan atamalarda tıkandıkları için bürokrasinin tamamına yakını vekalet ile yönetiliyordu. Atamalarda azami dikkat gösteriliyor cumhurbaşkanının onaylayacağı isim var ise o tercih ediliyordu. Örneğin eşinin başı kapalı olmasına karşın, birkaç kararnamesi geri dönen Merkez Bankası Başkanlığına Durmuş Yılmaz, kararnamesi hazırlanıp köşke gönderildikten birkaç saat sonra atanmıştı.
AKP’nin can simidi Cumhuriyet mitingleri
Cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinde de Erdoğan’ın “sorun çıkarmama” tavrı hakimdi. Parti içindeki “joker”lerden birisinin oraya oturmasını ve bu sürecin sorunsuz geçmesinden yanaydı ve tüm planını bunun üzerine kurdu. O dönem cumhuriyet mitingleri düzenlendi. (AKP’nin can simidi oldu bu mitingler) Cumhuriyet mitingleri, AKP seçmeninde ve parti grubunda ciddi tepki yarattı. Bu tepki sıradan bir aday yerine “bizden biri” talebini öne çıkardı ve Abdullah Gül aday olarak ortaya çıktı.

Erdoğan’ın, “devletin zirvesinde eşi türbanlı 3 isim bulunması tepki yaratır” kaygısı doğrultusunda, Arınç, TBMM başkanlığından ayrıldı ve yerini merkez sağ kökenli Köksal Toptan’a bıraktı. (Erdoğan’ı Arınç, TBMM Başkanlığını bırakarak, adayın açıklanmasından bir gün önce ikna etti. Arınç, Erdoğan’a önce ‘sen ol’ dedi. Erdoğan’dan ‘Başbakan olarak kalmam lazım’ yanıtını alınca Gül için bastırdı) Sonra Arınç Başbakan yardımcısı oldu. Bu kararları almak burada özetlendiği gibi kolay olmadı, her görüşme ve tartışma ciddi tortular bıraktı. Aday belli olduktan sonra 367 krizi doğdu, ardından aynen 15 Temmuz gibi “Allah’ın lütfu” diye nitelendirilmese de Genelkurmay’ın, e-muhtıra olarak adlandırılan gece yarısı internetten yayınladığı cumhurbaşkanı adayı için “sözde değil özde laik” açıklaması geldi. Cumhurbaşkanlığı seçiminin TBMM’deki 2’nci tur oylamasında gelen bu bildirgeye, daha sonra kendisini de çok şaşırtan bir biçimde AKP çok sert tepki gösterdi. Kriz çıktı. Konjonktür çok iyiydi ve erken seçim kararı alındı. MHP, seçim sonrası, şekil şartlarını yerine getirip TBMM Genel Kurul salonuna girerek Gül’ün TBMM Genel Kurulu’nda seçilebilmesine olanak tanıdı. Gül seçildi ardından cumhurbaşkanını halkın seçeceği anayasal değişiklik için referanduma gidildi. Bu anayasa değişiklik metinde de Erdoğan’ın Gül’e siyasi geleceğinde yer vermeyeceğinin işareti vardı. Mevcut cumhurbaşkanının bir daha seçilmesinin önünü tüm itirazlara rağmen kapatmıştı.
Erdoğan’ın, ilk başbakanlık süreci dahil, Gül’ün önünü kesmek için pek çok hamle yaptığını Gül’ün uzun yıllar yanında yer alan Ahmet sever de kitabında uzun uzun anlattı. Gül rahatsızlığını dönemin Adalet Bakanı’na anlattı. Adalet bakanı Erdoğan ile görüşmesinden olumsuz yanıtla döndü. Gül bu muameleye çok kırıldı, yasayı veto etme hatta anayasa Mahkemesi’ne götürme yetkisi olmasına karşın, kendisiyle ilgili bir düzenleme olduğu için bunları yapmadı. CHP söz konusu düzenleme için Anayasa Mahkemesi’ne gitti ve yasal olarak seçildiği dönemdeki hakkı olan 7 yıl görev süresi ve bir kez daha seçilebilme hakkına Gül böylece Erdoğan’a rağmen tekrar sahip oldu. Bu ikili arasındaki en büyük travmalardadır.

Kapatma davası
AKP’nin sistemle sınavı bu arada bitmedi. Millî Görüş partileri için bir rutin olan kapatma davası da gündeme geldi. 14 Mart 2008’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın da içinde olduğu 71 kişiye 5 yıllık siyasi yasak talep eden AKP’nin kapatılmasına ilişkin iddianameyi hazırlayarak Anayasa Mahkemesine sundu. Mahkeme 31 Mart 2008’de iddianameyi kabul etti. Mahkeme 4 ayda kararını verdi. Partinin kapatılmasına 6 üye kabul oyu, 5 üye ise ret oyu. Kapatma kararı için gerekli olan nitelikli çoğunluk olmadığı için parti kapatılmadı. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan dolayı 11 üyenin 10’nun oyuyla hazine yardımının kesilmesine karar verildi. Buradaki tek karşı oy dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’tan geldi. Mahkemenin bir başka kararlara yansıyan görüşleri nedeniyle muhafazakâr görüşlü bilinen üyesi Sacit Adalı da kabul oyu verdi. (Partinin kapatılması için oy kullanan üyelerden birisinin bugün Saray danışmanı olarak görev yaptığını da not düşelim) Davanın raportörü Osman Can verdiği “kapatılmamalı” görüşünü içeren raporu sonrasında önce AKP MKYK üyesi oldu, tekrarlanan 2015 seçimlerinde kısa dönem AKP milletvekili olarak görev yaptı. Daha sonra AKP’den ayrıldı.
Kapatma davasının bence bu yazıda en önemli noktası, kapatma gerekçelerine karşın AKP’nin ileriye dönüp ifade ettiği vaatler. 7 Nisan 2008 tarihinde toplanan AKP Yürütme Kurulu savunma stratejisinin ana hatlarını belirledi ve bunun mahkemeye sunulmasına karar verdi. Mahkemeye iletilen kararda, toplumda oluşan laiklikle ilgili kaygıların giderilmesi için her türlü düzenlemelerin yapılacağı, muhalefeti de bu sürecin mutlak bir paydaşı olarak yanına alacağı, Erdoğan’ın da bizzat bu süreci kendisinin yöneteceği belirtilmişti. 25 yıllık AKP hikayesinin en bilinen yanını da burada tekrar görüyoruz; O an için ne gerekli ise yapılabilir, sonrası hiç önemli değil.

Takvim yaprakları 12 Haziran 2007’yi gösterdiğinde, Türkiye’de sistem dengelerini yerinden oynatacak bir operasyon için düğmeye basıldı. O güne kadar politik olarak biraz da mahcup AKP’ye destek veren Fethullah Gülen cemaati devlet içindeki kadrolarıyla ortaya çıkarak ve iktidar adına görev üstlenerek ordu içinde muazzam bir tasfiye ile sonuçlanacak Ergenekon operasyonunu Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan el bombaları ile başlattı. 25 Temmuz 2008’de açılan dava 2013 yılında sonuçlandı. AKP iktidarının önünü tamamen açtığı ve Cemaate teslim ettiği Ergenekon davasında pek çok soruşturma ve buna ek olarak davalar açıldı. Bu açılan davaların hemen hemen tamamıyla ilgili olarak, dava açan savcı ve hakimler ile soruşturmaları yürüten emniyet görevlileri hakkında kumpas davası açıldı. Davanın savcılığını bizzat Başbakan Erdoğan üstlenirken avukatlığını da ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal’ın üstlenmesi ile davaların hukuki olmadığı politik olduğu da net bir biçimde ortaya çıktı.
Ergenekon ve onu takip eden davaların hepsinde büyük hukuki skandallar yaşandı. En temel hukuki kural masuniyet karinesi yok edildi, gizli tanık ve sahte delillerle ve davayla ilgisi olmayan muhtelif muhalif isimleri bir biçimde davaya dahil etme niyetleriyle mesele tam bir hukuki faciaya dönüştü. Çok sayıda yetişmiş deneyimli asker bu süreçte tasfiye edildi. Ergenekon içine inandırıcı olması için yerleştirilen kriminal tipler ve onların devlet adına yaptıklarını söyledikleri yasa dışı işlerin tamamı da arada kayboldu gitti. Bu dava süreçlerinin en dramatik olanı ise genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’un “örgüt” yöneticisi olmaktan tutuklanarak yargılanmasıydı. Erdoğan bu tutuklamaya itiraz etmiş olsa da tutuklamayı yapan ve sonra “fetö” davasından tutuklanan dönemin aktörleri her şeyi Erdoğan’ın bilgisi dahilinde yaptıklarını ileri sürdüler.
Ergenekon sürecini doğal olarak Erdoğan’ın bir övünme meselesi gibi anlattığı “Büyük Ortadoğu projesi eş başkanlığı” için ulusalcı komutanları bir tasfiye aracı olarak nitelendirenler de olmadı değil. Ergenekon davasında örgütün siyasi kanadı olduğu iddiasıyla yargılanan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de bugün iktidarı muhtelif meselelerde destekliyor.
Ergenekon mevzusu hayli uzun, çünkü süreç halen devam ediyor.
AKP’nin Çeyrek Asrı-1: AKP’yi kuran itiraz, Erdoğan’ı yaratan düzen
AKP’nin Çeyrek Asrı: Bir partinin devlete, bir liderin sisteme dönüştüğü 25 yıl
Kaynak: Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.

