Nasreddin Hoca'dan Deniz Göktaş'a politik mizah: Bitmeyen bir gerilimin tarihi

EZGİ CANKURTARAN | Deniz Göktaş’ın gösteride yaptığı “Neşemizi çalamazlar” şakası, derin bir politik mizah tarihinin de yankısı aslında. Karagöz’den matbaaya, televizyon ekranlarından dijital platformlara uzanan bu yolculukta mecralar, isimler, dönemler ve ödenen bedeller değişti ama ne mizahçıların inadı bitti ne de kahkahalar.

·

EZGİ CANKURTARAN

"Her şaka aslında küçük bir devrimdir" George Orwell

Havalimanında sırt çantasıyla polisin yanında yürüyen, birkaç saat sonra emniyet müdürlüğü koridorlarında ters kelepçeli videoya alınan bir komedyen... Deniz Göktaş'ı konuşurken, aslında bu toprakların en eski, en köklü ve en sancılı damarlarından birini; politik mizahı da konuşuyoruz. Çünkü burada politik mizahın tarihi yalnızca kahkahaların değil; fikir özgürlüğünün, eleştiri kültürünün ve iktidarla kurulan o tehlikeli ilişkinin de tarihi. Bugün yaşananlar, bu topraklarda yüzlerce yıldır devam eden bitmeyen bir gerilimin son perdesi.

Anadolu'da bu hikâyede dert Nasreddin Hoca'dan beri hep aynıydı aslında. Güce karşı zekayla ayakta kalma stratejisinin ilk mayası olan Hoca’nın fıkralarında; kadıları, yöneticileri sorgulayan bir halk aklı, hatta bazı araştırmalara göre Moğol işgaline karşı duran gizli bir siyasi direniş vardı. Karagöz ile Hacivat’ta yükselen politik hiciv gölge oyununa taşındı. O cesur perdenin arkasından yükselen eleştiri cezasız bırakılmadı; rivayet odur ki iki usta tam da bu politik şakalar yüzünden Orhan Gazi tarafından idam edildi. Susturuldular ama hiciv bitmedi.

II. Abdülhamid döneminde sarayı çağrıştırabilecek tek bir kelime bile oyunlardan sansürle ayıklanırken, politik mizah bu kez 1870'te Diyojen gazetesiyle matbaaya, yani kağıdın üzerine indi. Gazetenin kurucusu Teodor Kasap, basına yönelik baskıları elleri zincirli bir Karagöz figürüyle çizdiği için hapse mahkûm edilen ilk yayıncı oldu, sürgüne gitti.

markopasaMizah bu topraklarda ne zaman matbaaya inse, ne zaman sahneye çıksa, onu üretenler kendilerini sansürle, sürgünle, hapisle karşı karşıya buldu. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Akbaba dergisiyle tek parti yönetimine dokunmadan var olabilen ve devrimleri halka anlatan "güvenli bir eğitim aracı" olarak sakinleşen mizah, 1946 yılında tarihe Markopaşa ile damgasını vurdu. Türkiye’de politik mizahın kaderi bir daha asla eskisi gibi olmadı. Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Mim Uykusuz ve Haluk Yetiş yan yana gelip Markopaşa gazetesini çıkardılar; bir süre sonra Rıfat Ilgaz da katıldı aralarına. Gazetenin adı bile, kimsenin dinlemediği halkın derdini anlatacağını ilan eden koca bir meydan okumaydı: “Derdini Marko Paşa’ya anlat.” Daha ilk sayısında “Meded Ya Recep Peker Meded” manşetiyle doğrudan Başbakanı hedef aldılar. Sayfalarda ideolojik manifestolar yoktu; zamlar, hayat pahalılığı, karaborsacılar ve bürokrasinin hantallığı vardı. 6 bin baskıyla başlayan gazete, birkaç ayda 60 bin tiraja ulaştı. Artık hedefteydiler. Gazete bayileri baskılardan korkup Markopaşa’yı satmayı reddetti. Sokaklarda gazeteyi satmaya çalışan 7-8 yaşındaki çocuklar bile polisler tarafından gözaltına alınıp sorgulandı. Meclis’te onlara "kökü dışarıda" denildiğinde, Aziz Nesin o öfkeli cevabı yazdı: “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu.” Bu yazı yüzünden, yazının altında imzası olmamasına rağmen Yazı İşleri Müdürü Sabahattin Ali hapse atıldı. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz da cezaevinin o soğuk koridorlarından nasibini aldı. Ama Markopaşa teslim olmadı. Kapatıldı; bir hafta sonra “Merhumpaşa” adıyla geri döndü. O da kapatıldı; “Malûm Paşa” oldu, sonra “Hür Markopaşa”, “Bizim Markopaşa”, “Alibaba”... Tam 77 sayı boyunca her kapatıldığında başka bir isimle, adeta küllerinden yeniden doğarak tarihin hafızasına "Markopaşa Hareketi" olarak kazındı.

1950'lerde de bedel ödeme sırası karikatüristlere geçti. Ratip Tahir Burak’a, 1950 ile 1960 arasında çizdiği karikatürler nedeniyle tam 54 dava açıldı. 53'ünden beraat etti ama tek bir karikatürü onu cezaevine göndermeye yetmişti. Başbakan Menderes’i basını sünnet eden bir sünnetçi olarak resmettiği karikatürü yüzünden 16 ay hapis cezasına çarptırıldı. Elbette sadece o değildi. Halim Büyükbulut, Ferruh Doğan, Ali Ulvi Ersoy… Karikatür değişiyordu. Çizer değişiyordu. Ama politik hicvin ödediği bedel değişmiyordu.

devekusu-kabare

1970’lere gelindiğinde ise politik mizah sahneye çıktı. Haldun Taner, Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın kurduğu Devekuşu Kabare, 70’lerin o en gergin günlerinde her görüşten insanı aynı salonda yan yana güldürmeyi başardı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, kendilerini sert şekilde hicveden Devekuşu Kabare’nin ön sıralarından bilet alıyor, salonda gösteriye olgunlukla alkış tutuyorlardı. Ama 12 Eylül Darbesi yaklaşıyor, gerginlik artıyordu. TRT'de yayımlanan bazı skeçler sansüre uğradı. Özellikle Yasaklar, Reklamlar ve Deliler gibi oyunlar dönemin sansür anlayışıyla sık sık karşı karşıya geldi. Metin Akpınar ve Zeki Alasya zaman zaman doğaçlamalarla, jestlerle ve küçük göndermelerle bu sansürü aşmaya çalışıyordu.

Mizahın bu teslim olmayan, her baskının ardından sahneye daha güçlü çıkan o inatçı ruhu, 12 Eylül sonrası, cuntanın ağırlığı hâlâ hissedilirken bu kez Ferhan Şensoy ile Ortaoyuncular sahnesinde can buldu. Şensoy, 1987'de tek kişilik başyapıtı “Ferhangi Şeyler”’i sahnelemeye başladığında tiyatroyu her akşam yeniden yazılan canlı bir gazeteye dönüştürdü. Ülkenin gündeminde ne varsa; darbeler, ekonomik krizler, belediyeler, sansür, o akşam sahnedeydi. Aslında Ferhan Şensoy’un büyük savaşı “Muzır Müzikal” oyunu sonrasında zaten başlamıştı. Oyun, amansız bir yargı kuşatmasına alındı ve Şensoy hapis cezasına çarptırıldı. Oyunun sahnelendiği tarihi Şan Tiyatrosu, şüpheli bir yangında tamamen yanarak küle döndü. Resmî açıklamalar yangının elektrik kontağından çıktığını iddia etse de, Ferhan Şensoy hep bunun organize bir kundaklama olduğuna inandı ve bunu anlattı. Tiyatrosu yakılmış, hapis cezası almıştı ama tıpkı kırk yıl önce her kapatıldığında başka bir isimle doğan Markopaşa gibi, Ferhan Şensoy da küllerin arasından sıyrıldı ve her baskının ardından yeni bir oyunla, dimdik seyircisinin karşısına çıkmaya devam etti.

girgir

Sahneler bu savaşı verirken, sokakta ve bayilerde ise bambaşka bir mizah okulu büyüyordu. 1972’de Oğuz Aral’ın kurduğu Gırgır, sadece Avrupa’nın en çok satan dergilerinden biri olmadı; sonraki yıllarda Limon, Leman, Penguen ve Uykusuz’u doğuracak devasa bir ekolün temeline dönüştü. Politik mizah her hafta milyonların elinde dolaşan çizgilerdeydi. Tabii ki bu kitleselliğin de ağır bir faturası vardı. Yıllar boyunca sayılar toplatıldı, davalar açıldı, 1982'de Gırgır, tek bir kapak karikatürü yüzünden bir ay süreyle kapatıldı. Yıllar geçti, dergilerin isimleri ve çizerleri değişti ama o kapakların üzerindeki baskı iklimi dağılmadı.

2005'te ise Penguen, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ı çeşitli hayvanlar olarak resmettiği kapağı nedeniyle mahkemelik oldu. Açılan manevi tazminat davası reddedildi. Mahkeme, karikatürün doğası gereği abartı ve mizah içerdiğini belirterek ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetti.

Yine benzer zamanlarda Cumhuriyet Gazetesi’nden Karikatürist Musa Kart, 9 yıl arayla karikatürleri nedeniyle yargılandı.

45 yıl sonra bile 2025’e gelindiğinde bu kez Leman yeni bir kırılmanın merkezine oturacak, yayımlanan bir karikatür nedeniyle "dini değerleri aşağılama" suçlamasıyla açılan soruşturmada, derginin çizeri ve yazı işleri müdürü dahil dört çalışanı tutuklanacak ve Beyoğlu’ndaki dergi binasına saldırıları düzenlenecekti. Kapaklar ve çizgiler ne kadar evrilirse evrilsin, mizah dergilerinin yargıyla imtihanı değişmeyecekti.

olacak-o-kadar

90’lara gelindiğinde ise politik mizah mecra değiştirerek doğrudan milyonların evine, yani televizyon ekranına taşındı. Bu dönemin en güçlü temsilcisi kuşkusuz Levent Kırca ve efsaneleşen programı “Olacak O Kadar”’dı. Kırca; hükümetleri, bürokrasiyi, bitmeyen seçimleri ve ekonomik krizleri her hafta reyting rekorları kıran skeçleriyle anlattı, sokağın sesi oldu. Ama televizyonun o devasa gücü, getireceği bedelleri de büyüttü. Program yıllarca RTÜK yaptırımlarıyla boğuştu. En çarpıcısı ise dönemin Devlet Bakanı Işılay Saygın’ı hicveden o meşhur skeçle yaşandı; yayıncı kanala bir gün ekran karartma cezası verildi, Levent Kırca ağır tazminatlara mahkûm edildi. Yine 90'lı yıllarda Demirel’in, Çiller’in, Erbakan’ın, Yılmaz'ın plastik kuklalarının televizyonda ekrana geldiği, liderlerin acımasızca eleştirildiği “Plastip Show” ekrandaydı.

Her ne kadar politik mizaha her zaman sopa sallandıysa da 90’lı yıllar politikacıların hoşgörülerine de şahit oldu. Siyasetçiler kuklalarıyla yan yana bile geldi. Turgut Özal, kendisini acımasızca, tombulca hicveden Gırgır kapaklarını dava etmek yerine o çizimleri satın alıp Başbakanlık Konutu'nun duvarlarına astı, çizerleri arayıp tebrik etti.

2000’li yıllar ile RTÜK kıskacı ve medyanın holdingleşerek kendi kendine uyguladığı otosansürle değişen televizyon yayıncılığı, sertleşen siyasi iklimle birleşince politik mizaha ayrılan alan giderek daraldı, Olacak O Kadar da yayın hayatını noktalamak zorunda kaldı. 2010'ların başında Mehmet Ali Alabora, Levent Kazak gibi isimlerin mutfağında ve ekranında yer aldığı, televizyon tarihinin son keskin hiciv denemelerinden biri olan Heberler programına kadar uzanan bu gelenek, zamanla ekranlardan tamamen silindi.

deniz-goktas

Bu dönemde ana akım susunca, politik mizah tek bir mikrofonla bağımsız stand-up sahnelerine ve YouTube’a sığındı. Böylece komedyenler siyaseti, bürokrasiyi, toplumsal kutuplaşmayı ve güncel olayları doğrudan seyirciyle buluşturdu. Ancak dijital çağda yeni bir dinamik ortaya çıktı: Sosyal medya linçi. Stand-up gösterilerinden cımbızlanan kısa kesitler sosyal medyada hızla yayılınca bir espri üzerinden dijital mahkemeler kurulmaya başladı. Hatta zaman zaman bağlamından da koparılarak bir manipülasyon malzemesi haline getirildi bu politik mizah. Kısa bir videonun yarattığı o yapay infiale binlerce insanın katılmasıyla bir komedyeni saatler içinde hedef haline getiren ardından yargının hızla devreye girdiği yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönemde baskı sadece siyasi otoriteden gelmiyor; toplumun hassas inanç, mezhep ve tarihi fay hatları üzerinden yapılan şakalar da sosyal medya eliyle hızla ceza davasına dönüşüyordu. Yeni çağda fatura, komedyenin sesini kitlelere ulaştırdığı mecradan kesiliyordu. 2020'de Pınar Fidan, Özgür Tosun ve şakaları nedeniyle cezaevinde kalan Emre Günsal ile başlayan bu adli süreçler, sonraki yıllarda yerini tutuklamalara bıraktı. 2025’te Soğuk Savaş programında yapılan bir espri sadece şakayı yapan sunucunun değil, o şakaya gülen konuğun da tutuklanmasıyla sonuçlanırken, 2026'da önce Tuba Ulu gözaltına alındı, ardından YouTube’a yüklediği “Ölü Deniz” isimli gösterisi milyonlarca kez izlenen Deniz Göktaş, hedef tahtasına oturtuldu. Gösterideki şakaları nedeniyle soruşturma açılmasının ardından yurda dönen komedyen havalimanında gözaltına alınarak ters kelepçeyle tutuklandı. Gösteriye erişim engeli getirildi.

Şüphesiz bu topraklarda mizah ürettiği için baskıyla, sansürle karşılaşanlar burada andıklarımızla sınırlı değil; bu yazıya sığmayan, bedel ödemiş daha pek çok isim var. Deniz Göktaş’ın gösteride yaptığı “Neşemizi çalamazlar” şakası, derin bir politik mizah tarihinin de yankısı aslında. Karagöz’den matbaaya, televizyon ekranlarından dijital platformlara uzanan bu yolculukta mecralar, isimler, dönemler ve ödenen bedeller değişti ama ne mizahçıların inadı bitti ne de kahkahalar.

EZGİ CANKURTARAN

İTÜ Kimya Bölümü'nden mezun olduktan sonra CNN Türk'te gazeteciliğe başladı; haber merkezinde ve belgesel bölümünde muhabirlik yaptı. Çalışmaları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri'nde "Övgüye Değer Haber", Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri'nde "Görüntülü Haber" ödülüne layık görüldü.
2017'de televizyon ve dijital platform alanına geçerek Ortaks Yapım'da Genel Koordinatör olarak dizi ve film projelerinin geliştirme, yapım ve yönetim süreçlerinde yer aldı. “İade-i İtibar” adlı kitabın yazarı olan Cankurtaran, senaryo geliştirme, yapımcılık, bağımsız gazetecilik, yazarlık ve içerik üretimi alanlarında çalışmalarını sürdürüyor.

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.