Randevu yok, umut yok: Schengen neden tıkandı?
Ali Onur Özçelik
Geçtiğimiz günlerde Eskişehir’de, Belçika ve Fransa Büyükelçileri ile gençleri bir araya getiren “Cafe Europa” toplantılarında moderatörlük yaptım. Avrupa Birliği’nin büyük siyasetini konuşmaya niyetlenmiştik ama söz sırası gençlere gelince gündem bir anda hayatın tam merkezine; vize krizine kilitlendi. Kimi yüksek lisans için kabul almış ama gidemiyor, kimi staj kapısı bulmuş ama vizeye ulaşamıyor. Gençler haklı olarak büyükelçilere soruyor: Neden randevu bile bulamıyoruz?
Bir akademisyen olarak bu sorulara sadece sınıfta değil, katıldığım her panelde rastlıyorum. Mesele artık bireysel bir şikâyeti geçti; gençlerin dünyaya açılma hayalleri ile önlerindeki vize duvarı arasında sert bir gerilime dönüştü. Artık konu vize alabilmekten çıktı, randevu sırasına bile girememek noktasına geldi. Peki, bu durum sadece konsoloslukların keyfî bir tutumu mu, yoksa arkasında daha derin, yapısal bir tıkanıklık mı var? Gelin, bu meseleyi dört ana başlıkta, gerçeklerle konuşalım.
Kapı aynı, yolcu çok: Kapasite neden yetmiyor?
Verilere baktığımızda ilk şaşırtıcı gerçek şu: Schengen vizelerine yönelik ret oranlarında sanıldığı gibi devasa bir sıçrama yok. Türkiye’den yapılan başvurularda ret oranı son beş yıldır %12 ile %16 bandında geziniyor (her 100 başvurunun yaklaşık 12–16’sı vize alamıyor). Yani sistem aslında her zaman reddettiği kadarını reddediyor. Asıl kriz, kapıdaki yığılmada. 2020 yılında yaklaşık 229 bin olan başvuru sayısı, 2024’te 1,17 milyona dayandı. Kapasite aynı kalınca, o dar kapıdan bu kadar insanın aynı anda geçmeye çalışması sistemi felç etti. Konsolosluk personeli ve altyapı bu hıza yetişemeyince randevular tükeniyor, bekleme süreleri uzuyor ve belirsizlik bir çığ gibi büyüyor
Schengen Vize Başvuruları ve Ret Oranları (2020-2024)
Yıl | Başvuru | Verilen | Verilmeyen/Ret | Ret oranı |
2020 | 229.282 | 197.694 | 28.826 | %12,7 |
2021 | 271.977 | 220.245 | 45.016 | %16,9 |
2022 | 778.409 | 645.842 | 120.876 | %15,7 |
2023 | 1.055.885 | 867.646 | 169.514 | %16,1 |
2024 | 1.173.917 | 993.875 | 170.129 | %14,5 |
Kaynak: AB Komisyonu Göç ve İçişleri
Elbette bu sorunu çözmek için konsoloslukların daha fazla sorumluluk üstlenmesi, personel kapasitesinin artırılması ya da süreci hızlandıracak teknolojik adımlar atılması istenebilir. Ancak burada vurgulanan daha basit bir gerçek var. Başvuru sayısı yıllar içinde hızla artarken, bu yükü taşıyacak personel ve altyapı aynı ölçüde büyümüyor; kullanılan teknolojik imkânlar da büyük ölçüde benzer kalıyorsa, sistemin yavaşlaması ve randevu hatlarının tıkanması şaşırtıcı değil, neredeyse kaçınılmaz.
Fırsatçılara gün doğdu: Vize borsası nasıl oluştu
Randevu bir kez kıt kaynak haline gelince, etrafında kontrolsüz bir pazar oluşması da kaçınılmaz oldu. Büyükelçiler de bu durumun farkında olduklarını toplantıda dile getirdiler. Gördüğümüz kadarıyla da mesele artık sosyal medya söylentisi seviyesinde değil. Vize süreçlerinde rol alan büyük aracı şirketlerin (VFS, TLScontact, iDATA vb.) dolandırıcılık/sahtekarlık (scam/fraud) uyarıları var; bazı büyükelçilik ve konsolosluklar da vatandaşları benzer risklere karşı uyarıyor. Örneğin, AB’nin Türkiye Delegasyonu resmi sitesinde sahte Schengen randevusu satışı ve buna bağlı dolandırıcılık pratiklerine ilişkin kamuoyu uyarıları yapmış. AB’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Hans Ossowski de, sahte Schengen randevusu satışına karşı uyarılarını medya aracılığıyla dile getirmiş.
Diğer taraftan Şikayetvar gibi platformlara baktığınızda binlerce “vize danışmanlığı” mağduriyeti görüyorsunuz. Kimi zaman hızlandırma hizmeti diye paketleniyor, kimi zaman düpedüz suistimal ve dolandırıcılığa dönüşüyor. Bunun izini yalnızca anekdotlardan değil, başvurucuların dijital izlerinden de görmek mümkün. Örneğin Şikayetvar’da “Danışmanlık ve Vize” başlığında 1.788 şikâyetlik bir hacim var; bu tekil öfke patlamasından ziyade, bir mağduriyet örüntüsüne işaret ediyor. Üstelik platformun dönemsel notlarında 2022 ve 2023’te şikâyetlerde belirgin artış vurgusu var; yani mesele sadece birkaç kötü örnek değil, giderek büyüyen bir piyasa davranışı. Ancak burada iki noktayı ayırmak önemli: (a) Randevu suistimali/dolandırıcılığı olgusu; (b) Bot iddiası.
(a) Randevu satışı/dolandırıcılığı olgusu: Şikâyet dili özellikle iki eksende yoğunlaşıyor: “randevuya erişememe” ve bunun etrafında büyüyen “ücret–hizmet–iade” gerilimi. Yani kısaca, insanlar randevu bulamadıkça “yardım” arıyor; yardım talebi büyüdükçe de çok tanıdık bir tablo ortaya çıkıyor. Önce ödeme yapılıyor, sonra belirsiz bir süreç başlıyor, ardından iletişimsizlik ve danışmanlık hizmetinin iade edilmemesi krizi. Bu, randevunun bir kamu hizmeti gibi değil, kıt bir kaynak gibi işlediği ortamda, randevunun değer kazanmasıyla tutarlı bir durum.Üstelik bu tabloya dair uyarılar yalnızca şikâyetlerle sınırlı değil; büyükelçiliklerin ve aracı kurumların dolandırıcılık uyarılarıyla da örtüşüyor.
(b) Bot iddiası: Botlar slotları saniyeler içinde çekiyor iddiası Türkiye’de yaygın. Şikâyetlerde ve sosyal medyada sıkça geçiyor. Ama burada temkinli olmak gerekiyor: her vakayı teknik olarak doğrulayan, kamuya açık bağımsız bir veri seti sınırlı. Bu konuda, gerçek kullanıcıların paylaşım yaptığı Ekşi Sözlük gibi mecralarda “vize randevu botu”, “schengen vizesi almanın imkansız olması” gibi açılan entry’lerden bu tarz iddialara rastlamak mümkün.
Yazının hedefi bir komplo kurmak ya da bot anlatısını doğrulanmamış biçimde büyütmek değil.
Buna karşılık, sahada gözlenen asıl tablo—bot olsun ya da olmasın—randevu kıtlığı etrafında gelişen suistimal ve dolandırıcılık ekosisteminin güçlenmesi. Ve mesele yalnızca şikâyet düzeyinde kalmıyor. Emniyetin resmî duyurularına konu olan oltalama/dolandırıcılık şemaları da var. EGM Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın aktardığı operasyon notlarında, vize işlem ücreti adıyla oltalama yöntemiyle yaklaşık 100 milyon TL haksız kazanç sağlayan yapılara yönelik operasyonlar düzenlendiği belirtiliyor. Belki daha sağlıklı bir resim için, doğrudan bilgi edinme/başvuru yoluyla CİMER’den bu yönde şikâyetlerin sayısı ve dağılımına ilişkin verinin talep edilmesi, bot iddiası etrafındaki belirsizliği büyütmeden suistimalin ölçüsünü somutlaştırabilecek daha güçlü bir adım olabilir.
Herkese mülteci muamelesi mi, yoksa Schengen’in risk refleksi mi?
Sosyal medyada son dönemde sık duyulan bir cümle var: “AB, Türkiye’den Schengen vize başvurusu yapan herkese potansiyel mülteci gözüyle bakıyor.” Bu cümle, duyguyu iyi yakalıyor. Çünkü randevu kıtlığı, danışmanlık piyasasında yaşanan mağduriyetler ve ret deneyimleri üst üste binince mesele “toplu dışlama” gibi okunmaya başlıyor.
Ama işin tekniğinde kullanılan dil daha mekanik ve soğuk. Zira Schengen sistemi başvuruyu, Vize Kodu’nun öngördüğü çerçevede değerlendiriyor; özellikle de yasadışı göç riski ve başvurucunun Schengen bölgesinden ayrılma niyeti, geri dönmeme (overstay) olasılığı üzerinden okunuyor. Yani konsolosluk evrak tam mı? diye bakmakla kalmıyor; evrakın, geri döneceğim hikâyesini (iş/gelir bağı, eğitim takvimi, aile bağları, önceki seyahat geçmişi, düzenli gelir ve masraf dengesi vb.) ne kadar inandırıcı kurduğunu tartıyor. Vize Kodu’nun değerlendirme mantığı (ör. başvurucunun niyeti, risk değerlendirmesi) ve ret gerekçeleri buna dayanıyor. Dolayısıyla konsolosluk eğer başvurucunun üye ülkelerden ayrılma niyetine dair makul şüphe (ki bu oldukça sübjektif bir durum) hissederse ret kararı verebilir.
Peki bu risk merceği Türkiye’den yapılan vize başvurularında neden daha sert hissediliyor? Çünkü konsolosluklar kararları boşlukta almıyor. Başvuruları, daha geniş bir göç/iltica bağlamı içinde okuyorlar. EUAA’nın EU+ ülkeleri için (AB üye ülkeleri + İzlanda, Lihtenştayn, Norveç, İsviçre) verileri, son yıllarda Türk vatandaşlarının uluslararası koruma/iltica başvurularında belirgin dalgalanmaları gösteriyor. 2023’te Türk vatandaşlarının EU+’ta yaptığı iltica başvuruları 101 bin seviyesine çıkmış ve bu, bir önceki yıla göre %82 artış olarak raporlanmış. 2024’te ise aynı kaynak, Türkiye vatandaşlarının başvurularının 55.705 ile (yaklaşık 56 bin) neredeyse yarı yarıya gerilediğini gösteriyor. 2025’in ilk yarısında da başvurular 17 bin ve 2024’ün aynı dönemine kıyasla -%41 olarak veriliyor.
AB üye ülkeleri ile İzlanda, Lihtenştayn, Norveç, İsviçre İltica Başvuru Sayıları (2020-2025)
Yıl | Türkiye vatandaşlarının iltica başvuruları (EU+) |
2020 | 26.385 |
2021 | 23.700 |
2022 | 58.000 |
2023 | ~101.000 |
2024 | ~56.000 |
2025 (Ocak–Haziran) | 17.000 |
Kaynak: European Union Agency for Asylum
Yukarıdaki tabloya bakınca herkes mülteci muamelesi görüyor hissinin toplumsal olarak anlaşılır bir karşılığı var. Ancak sistemin işleyişi bireyi tek tek masumiyet üzerinden değil, daha çok olasılık hesabı üzerinden tartıyor. Bu olasılık dili de özellikle eğitim, bilim, iş ve turizm gibi alanlarda hareketliliğin yüksek olduğu bir ülkede, başvuranların büyük kısmı gerçekten geri dönecek olsa bile, ister istemez haksızlık duygusu üretiyor.
AB de sorunu görüyor ama yamalı çözüm öneriyor
Esasında AB de, Türkiye’den gelen baskıyı ve insan-insana temasın önemini tamamen görmezden gelmiyor. Nitekim 15 Temmuz 2025’te kabul edilip duyurulan “cascade” (kademeli) yaklaşımı, düzenli seyahat geçmişi olan Türk vatandaşları için daha uzun süreli, çok girişli vizeye geçişi kolaylaştırmayı hedefliyor. Daha basit anlatımla, daha önce vizeyi düzgün kullandıysan, bir sonraki vizeyi daha uzun süreli verme eğilimi güçleniyor. Bu düzenleme, Avrupa Komisyonu’nun 15.07.2025 tarihli uygulama kararı ve Komisyonun resmî duyurularında açıkça yer alıyor; AB Türkiye Delegasyonu da aynı bilgiyi kamuoyuyla paylaşmış durumda.
Bu olumlu bir adım. Çünkü düzenli seyahat edenlerin her seferinde sıfırdan başlama yükünü azaltabilir. Ama iki nedenle tam çözüm değil. Birincisi, cascade kuralı randevu ve kapasite darboğazını tek başına çözmüyor. Bu yaklaşım daha çok vize verildikten sonra sonraki vizelerin süresini uzatmaya odaklanıyor; oysa Türkiye’deki sıkışmanın en görünür tarafı, insanların başvuru sistemine daha en baştan girememesi—randevu bulamaması, bekleme sürelerinin uzaması ve süreç belirsizliği. Komisyonun duyuruları kolaylaştırmayı anlatıyor ama randevu arzını artıran, işlem kapasitesini büyüten yapısal bir paket sunmuyor.
İkincisi, bu yaklaşım herkesi kapsamıyor; düzenli seyahat geçmişi şartına dayanıyor. Yani ilk kez başvuracak geniş bir kitle için eşik hâlâ yüksek: risk değerlendirmesi değişmiyor, dosya yine geri dönmeme ihtimali üzerinden okunuyor ve ikna yükü başvurucunun üzerinde kalıyor. AB Türkiye Delegasyonu’nun bilgilendirmesi de zaten bu mantığı kademeli geçerlilik ve önceki vizelerin doğru kullanımı üzerinden kuruyor.
Sonuç olarak, Türkiye’de Schengen sorununu çoğu zaman kişisel bir eksiklik gibi anlatıyoruz: “evrağın eksik”, “hesabın az”, “niyetin şüpheli”… Oysa büyük resim daha yapısal. Ret oranı yıllar içinde kabaca benzer bir bantta seyrederken asıl kırılma; başvuru hacminin büyümesi, sistemin randevu/işlem kapasitesinin aynı hızla artmaması ve bu kıtlığın etrafında bir aracılık ekonomisinin doğması. Üstüne Schengen rejiminin göç–iltica bağlamında çalışan risk refleksi eklenince, başvurucunun zihninde şu duygu büyüyor: Ben öğrenci/akademisyen/turistim ama sistem beni olasılık hesabına sıkıştırıyor.
O hâlde çözüm de tek boyutlu olamaz: Daha şeffaf randevu yönetimi, suiistimali azaltacak teknik ve hukuki önlemler, konsoloslukların/başvuru merkezlerinin kapasitesinin güçlendirilmesi ve en önemlisi Türkiye–AB ilişkilerinde insan-insana teması cezalandıran bu düğümün siyaseten ele alınması gerekiyor. Çünkü vize, kağıt üzerinde kısa süreli bir izin; pratikte ise Türkiye–AB ilişkisinin en somut temas noktası. Bugün o temas noktası, çok sayıda insan için bir belirsizlik duvarına dönüşmüş durumda.
'Dayanıklı kent' ama nasıl?
24 Ekim 2025 Cuma 00:30Özel sektör öğretmenlerinin taban maaş mücadelesi
21 Eylül 2025 Pazar 00:15Hasan Aydın yazdı: 12 Eylül Darbesi ve Türk - İslam Sentezi
12 Eylül 2025 Cuma 11:01Yeni açılan kız ortaokulları ve karma eğitim karşıtlığı
02 Eylül 2025 Salı 00:30Endonezyalı motokurye Affan, adalet talebinin simgesine nasıl dönüştü?
01 Eylül 2025 Pazartesi 00:30Grev hakkı olmadan toplu sözleşme olmaz
26 Ağustos 2025 Salı 01:09İspanya yanıyor çünkü
20 Ağustos 2025 Çarşamba 00:20Post-it
31 Temmuz 2025 Perşembe 00:15Orman yangınlarının psiko-politik vekaleti
26 Temmuz 2025 Cumartesi 00:30'Süper izin' değil, 'süper tehdit': Doğaya ve Anayasa’ya aykırı düzenleme
19 Temmuz 2025 Cumartesi 00:10