AYŞE HÜR - TARİH DEFTERİ

AYŞE HÜR - TARİH DEFTERİ

26 Eylül Dil Bayramı vesilesiyle Göktürkçeden Lisan-ı Osmanîye

Her ülkede, milliyetçiliğin ortaya çıkışı ve kurumsallaşmasına denk düşen dil tartışmaları yaşanmıştır ama hiçbiri bizdeki kadar uzun ve sancılı olmamıştır. Bilindiği gibi uluslaşmanın temel hedefi “politik ulus” ile “kültürel ulus” arasındaki uyumu sağlamaktır. Bu süreçte, dil politikaları, pozitivist-modernist yaklaşımın kültürel alana yaptığı en açık ve etkili müdahale araçlarından biridir. Özellikle zorunlu eğitim önemli işlevler görür. Çünkü başta standart (ortak) dil olmak üzere, yaratılmak istenen ortak kültürün temel unsurları ancak yaygın eğitim aracılığıyla tüm topluma benimsetilebilir. Bu açıdan dil politikaları aracılığıyla, ideolojik ve politik tartışmalarda açıkça dile getirilmeyen pek çok hususu, örneğin bir ülkedeki uluslaşma sürecinin temel unsurlarını, ulus-devleti kuranların kimleri “aslî”, kimleri “sözde” unsur saydığını veya “biz” ile “öteki”nin kimler olduğunu yakalamak mümkündür. Bu hafta 26 Eylül Dil Bayramı vesilesiyle Türkçe’nin serencamını anlatmak istedim. İlk yazıda Göktürkçeden Osmanlıcaya giden yolculuğu anlatacağım. Önümüzdeki haftalardan birinde de Osmanlıcadan öz Türkçeye giden yolculuğu anlatmayı planlıyorum.

Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Ludwig Peter Thomsen ve Alman asıllı Rus dilbilimci Vasili Vasilyeviç Radlof (veya Wilhelm Radloff) tarafından 15 Aralık 1893'de Danimarka Bilimler Akademisi'ne sunulan ortak rapordan beri Göktürkçe diye bir dilin ve alfabenin varlığı biliniyor. Şimdilik sayıları 250 kadar olan ve ezici bir çoğunluğu Altay Dağları'nın doğusundaki coğrafyada yani Moğolistan ve Yenisey vadisinde bulunan, bir kısmı ise Kazakistan’da, Kırgızistan, Kuzey Kafkasya, İdil-Ural Bölgesi, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya'da bulunan benggü taş (=ebedi taş) ya da bitig taş (=kitabe taşı)’ların bir kısmı Thomsen ve ardıllarınca okunmuş ancak bir kısmına ilişkin bulgular henüz yayınlanmamış, bir kısmı ise hala çözülmeyi beklemekte.

Türk dilinin gelişim tarihi içinde 6. ve 13 yüzyıllar arasını kapsayan Eski Türkçe döneminin en önemli metinleri benggü taş (=ebedi taş) ya da bitig taş(=kitabe taşı) dedikleri dikilitaşlar üzerine yazılanlar. Benggü taşlardan en önemlileri Yenisey, Orhun, Çoyr, Ongin,Talas, Hoytu Tamır, Suci, Köl İç Çor, Gürbelçin, Tes yazıtları. Ayrıca Göktürklere ait, Göktürklerden sözeden çift ya da üç dilli yazıtlar var. Örneğin Bugut Yazıtı Sogdca ve Sanskritçe. Somon-Sevrey Taşı Sogdca ve Göktürkçe. Karabalgasun Yazıtları Çince, Sogdça, Göktürkçe. Süryani alfabesiyle yazılmış Göktürkçe yazıtlar da var. Ayrıca Şine Usu, Taryat (ya da Terhin), İhe Aşete, Tesin gibi bazı bölümleri Göktürklerden söz eden Uygurca yazıtlar var. Kısacası, eski Türklerin başka dilleri ve başka alfabeleri kullanmaları gayet yaygın bir uygulama.

İslamiyet’in dile etkisi

10. yüzyıldan itibaren Orta Asya’daki çeşitli kavimler kitlesel olarak Müslümanlığı kabul etmeye başladıktan sonra Göktürk, Çin, Sogd veya Uygur alfabelerinin yerini Arap ve Fars alfabesinin aldığını biliyoruz. Arap ve Fars alfabeleri bazı harfler ve okuma işaretleri dışında yazılış şekli itibariyle aynı. Başlangıçta içerik olarak Göktürkçe, Sogdca, Uygurca, Farsça ve diğer yerel dillerden oluşan karma bir dil kullanılmışa benziyor. Arap/İslam ordularının fetihleriyle birlikte içerik olarak bölgenin yeni egemenlerinin dili olan Arapçanın ve bölgenin kadim egemenlerinin dili olan Farsçanın ağırlığı artmış. Nitekim Türk kökenli olduğu ileri sürülen Fârâbî (ö. 951), İbni Sînâ (ö. 1037) gibi âlimler Arapça yazmışlar. Bugün T.C. Cumhurbaşkanlığı Forsu’na bakılırsa hepsi de “Türk devleti” sayılan Karahanlılar, Gazneniler, Büyük Selçuklular ve Harezmşahların devlet dili ise Farsça idi.

Bugün dilbilimciler farklı sınıflandırmalar yapıyorlar ama “Türk dili” hakkında yazılmış ilk kapsamlı eser kabul edilen Divan-ı Lügat’it Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’un (ö. 1105) tanımladığı Oğuzca ve Hâkâniye adlı iki edebi şiveyi esas alırsak, bunlardan Oğuzca 11. yüzyıl ve sonrasında Moğollardan kaçarak kitleler hâlinde İran, Azerbaycan, Kafkasya, Suriye, Irak ve Karadeniz’in kuzeyine göç eden kavimler aracılığıyla bu bölgelerde yayılmaya başlamış olmalı. Ama devlet dili hep Arapça-Farsça kalmıştı. Nitekim Rum (Anadolu) Selçuklu Devleti’nin dili ve alfabesi Farsçaydı. Medreselerde ise Kuran’ın dili Arapça öğretiliyordu. Devletin tebaası ise muhtemelen Türkçe, Rumca, Ermenice, Kürtçe, Süryanice, Gürcüce, Ladino gibi yerel (vernacular) dilleri konuşurdu çünkü tebaayı ağırlıklı olarak bu halklar oluştururdu.

Havas dili-avam dili ayrımı

“Devlet-saray-aydın (havas) dili”, “halk-tebaa (avam) dili” ayrımını ortadan kaldırmaya yönelik ilk teşebbüs 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler” diyen fermanı oldu. Sanıldığının aksine çok kısa süre yürürlükte kalan bu fermana halk kesimlerinin uyması aslında kolaydı ama medresede ve edebiyatta Arapça ve Farsçanın saltanatını sona erdirmek fermanlarla mümkün değildi. Nitekim “saf Türkçe ile yazdı” denilen Yunus Emre’nin (ö. 1321?) şiirlerinde kullandığı sözcüklerin ancak yarısından biraz fazlası Türkçe, üçte biri Arapça, onda birinden fazlası ise Farsça idi. Türkçe’nin o yıllardaki itibarını anlamak için Türkçeye gönül vermiş Aşık Paşa’nın 1330’da kaleme aldığı Garipname’den şu dizeleri okuyalım: “Türk diline kimesne bakmaz-ıdı/Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı/Türk dahı bilmez-ıdı ol dilleri/İnce yolı ol ulu menzilleri…”

Havasla avam arasındaki dil ayrımı Osmanlılar döneminde daha da belirginleşti. Örneğin Şeyhoğlu Mustafa (ö. 1409) aruzla yazdığı ünlü Hurşid-nâme’sinde Türkçe’nin kaba ve işlenmemiş bir dil olduğunu, diğer diller arasında tanınmadığını dile getirecekti. Buna karşılık. 14. yüzyılın sonlarında, 15. yüzyılın başlarında yaşamış, Alevî-Bektaşi halk edebiyatının en renkli ozanlarından biri olan Kaygusuz Abdal, şiirlerinde Cebrail’i, Âdem’i Türkçe konuşturacaktı: “Türk dilin tanrı buyurdı Cebrâil/Türk dilince söylegil dur git digil/Türk dilince Cebrâil “hey dur!” didi/“Durugel, uçmağın terkin ur” didi…”

Erken dönem Osmanlı tarihine dair en önemli eser olan Âşıkpaşazade’nin (ö. 1481) Tevarih-i Âli Osman adlı eserinde Türklerin Anadolu’ya nasıl geldiklerini anlatırken Türkler “Yafes neslinden” olup “Arapları yenen bir halk” olarak tarif edilir ve Yeniçeriliğin kökenini anlatırken “Bunları Türk’e verelim. Türkçe öğrensinler. Bunları dahi çeri edelim dedi. (...) Tamam ki Müsülman oldılar, Türk bunları nice yıllar kullandılar. Andan kapuya getirdiler. Akbörk geydürdiler. Adın ezelçeri iken yeniçeri kodılar” denerek Türkçenin halk dili olduğu bir kez daha hatırlatılıyordu.

Lisân-ı Osmanî: Az Türkçe, çok Arapça ve Farsça

16. yüzyılda halk yine atadan kalma dillerini konuşuyordu muhtemelen ama örneğin Yavuz Sultan Selim (ö. 1520) divanını Farsça yazdı. İbni Kemal (ö.1536), Hoca Sadettin Efendi (ö. 1599) ve Gelibolulu Mustafa Ali (ö.1600) gibi saraylı tarihçiler eserlerini az Türkçe, çok Arapça ve Farsça ile kaleme aldılar. Edebiyat dilini ise liseden biliyoruz. Fuzuli (ö. 1566), Baki (ö. 1600), Nef’î (ö. 1635), Nâbî (ö. 1712), Nedim (ö. 1730), Şeyh Galip (ö. 1798) ve daha nice şairin Arapça ve Farsçanın kâh uzayan, kâh kısalan hecelerine göre oluşturulmuş kalıplardan oluşan aruz vezniyle yazılmış kasidelerini, rubailerini, gazellerini, terci-i bend ve terkib-i bendlerini, mesnevilerini, mersiyelerini ezberleyeceğiz diye az ter dökmedik… “Yok canım, o kadar da zor değildi” diyenlere birkaç örnekle hatırlatayım: “Saflar düzüp hücûm edicek hayl-i düşmene/Dehşetle âsumân u zemîn pür-figân olur/Evc-i hevâda sıyt-ı çekâçâk-ı tîğdan/Âvâz-ı ra'd u sâika reh güm-künân olur…” (Nef’i). Veya “Cânı ten içre ne sahlardum eger bilse idüm/Ki degül gizlü gam-ı lâ'l-i lebün cân içre/Ala gör ohlarını dîdelerümden ey dil/Hayfdur olmaya nâ-geh ite müjgân içre…” (Fuzuli). Son olarak: “Gâlib gül-i mezâmin ü elfâz-ı sâdeden/Kâğıd siyeh-bahâr-ı sefîd ü siyâh u sürh…” (Şeyh Galip)

Tanzimat ve dil tartışmaları

Orta ve Batı Avrupa ülkelerinde dil tartışmalarının tarihi çok farklı şekilde gelişti ama 19. yüzyılın başlarından itibaren, Alman filozofu Johann Gottfried Herder’in formüle ettiği “romantik milliyetçiliğin” laboratuvarı haline dönmüş olan Balkanlar’da pek çok grup milli kimliğini oluşturmak için, önce kendisine görkemli bir geçmiş, milli bir dil ve edebiyat yaratmaya girişmişti. Bölgede uluslaşma süreci, ülkesine göre, Almanca, Macarca, Yunanca, Osmanlıca gibi yabancı dillerin saf dışı bırakılarak yerel dillerin yüceltilmesi üzerinden yürütüldü. Bunlara Latin, Kiril veya Arap alfabelerinden hangisinin kullanılacağı meseleleri eşlik etti. Osmanlı’daki “dil milliyetçiliği” tartışmaları da aynı dönemde ortaya çıktı.

Tanzimat Dönemi’ne (1839-1876) kadar kullanılan dilin adını koyma, kurallarını belirleme kaygısı yoktu. Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınlarının temel sorunu imparatorluğu hızla parçalanmaya doğru götüren süreci durdurmaktı. Böylece Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, uyrukları Osmanlı şemsiyesi altında tutmak için ortak bir “Osmanlı kültürü” oluşturmaya giriştiler. Türkçe’nin yaygınlaştırılması bu girişimin omurgasını oluşturdu, çünkü dilin ulusal kimlik yapımında hayati rolünü fark etmişlerdi. Elbette bu muhayyel ortak kültürün en önemli yapı taşı “ortak dil” olmalıydı. Bu bağlamda Ahmed Cevdet Paşa 1851’de yayımlanan Kavâid-i Osmâniyye (Osmanlıca’nın Kuralları) adlı kitabında, amacının “Lisan-ı Osmanî’nin doğru söylenip yazılması bilimini öğretmek” olduğunu yazdı. Yeni Osmanlıların ideoloğu Namık Kemâl, 1866’da Tasvir-i Efkar’da yayımlanan “Lisân-ı Osmanî’nin edebiyatı hakkında bazı mülahâzatı şâmidir” başlıklı yazısında “Millet-i Osmanî”nin dilinin adını bir kez daha ilan etti. Bu arada Ahmet Cevdet Paşa da Namık Kemal de dilde sadeleşmeden veya Arapça ve Farsçadan uzaklaşmaktan yana değildi. Onlar daha çok içerikle uğraşıyorlardı.

Yeni Osmanlılarda farklı düşünenler

Ancak Yeni Osmanlılar içinde onlardan farklı düşünenler de vardı. Örneğin Ali Suavi Ocak 1867’de yayımlamaya başladığı Muhbir gazetesinin ilk sayısına yazdığı önsözde “Tasrihi caiz olan her şeyi, Asitane’de kullanılan adi lisan ile, yani herkesin anlayabileceği ifade ile yazacaktır” demişti. Yazar Muhbir’in 28. sayısında bu lisanın adını şöyle ilginç bir örnekle koydu: “Haydi ittifak edelim. Mesela ‘şarab’ diyecek yerde ‘ateş-reng’ demeyelim, düzce ‘şarap’ diyelim vesselam. Muradımız mesele anlatmakken niçin halkı bir de ibare için düşürelim? Gazeteleri İstanbul’da avam lisanı olan Türkçe ile yazalım!” Ali Suavi, Paris’te 1869’da yayımladığı Ulûm gazetesindeki “Lisân ve Hatt-ı Türkî” başlıklı yazısıyla tutumunu iyice netleştirdi. Hatta Avrupalı Türkologların eserlerini okuduktan sonra “Türk” sözcüğünün “Türkçe konuşan Müslümanlar” anlamına geldiğine karar vererek, dil ile kimlik arasında kurduğu birebir ilişki yüzünden ibadet dilinin Türkçeleştirilmesini bile önerdi. Ali Suavi’nin Yeni Osmanlılar arasında İslamcılığa en meyilli olan “münevver” olduğunu hatırlatalım.

Bir başka Yeni Osmanlı Ahmed Midhat Efendi ise 1871 yılında Basiret’te dil konusundaki çıkmazı şöyle anlattı:

“En evvel kalem sahiplerine şunu sormak isterim ki, bizim kendimize mahsus bir lisanımız yok mudur? Türkistan’da bulunan Türkçeyi gösterecekler öyle değil mi? Hayır o bizim lisanımız değildir. Bundan altı yedi asır mukaddem (önce) bizim lisanımız idi, fakat şimdi değil. O Türkçe bizim lisanımız olmadığı gibi Arabi ve Farisi dahi lisanımız değildir. Amma denilecek ki, bizim lisanımız her halde bunlardan hariç olamıyor. Hariç olamadığı gibi dahilinde de sayılamıyor. Türkistan’dan bir Türk ve Necid’den bir Arap ve Şiraz’dan bir Acem getirsek ve edebiyatımızdan en güzel bir parçayı bunlara karşı okusak hangisi anlar? Hiç şüphe yok ki hiçbiri anlayamaz. Tamam işte bunlardan birisinin anlayamadığı lisan bizim lisanımızdır diyelim. Hayır onu da diyemeyiz. Çünkü o parçayı bize okudukları zaman biz de anlayamıyoruz. Pekâlâ ne yapalım? Lisansız mı kalalım? Hayır, halkımızın kullandığı bir lisan yok mu? İşte onu millet lisanı yapalım. Arapça ve Farsçanın ne kadar izafetleri ve ne kadar sıfatları varsa kaldırıversek, yazdığımız şeyleri bugün yedi yüz kişi anlayabilmekte ise yarın mutlaka yedi bin kişi anlar…”

Kanun-ı Esasi’de Türkçe şartı

Benzeri nice tartışmanın bir sonucu olarak asırlarca “avam”, “adi” diye yaftalanan Türkçe’nin yükselen yıldızına dair bir işaret Osmanlı Devleti’nin modern anlamdaki ilk anayasası olan 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin 18. maddesindeki “Teba’a-i Osmaniyyenin hidemât-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır” ifadesi ile 62. maddedeki “Mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak şart olacaktır” ifadeleri idi. Böylece ‘Millet-i Osmanî’nin dili “Lisan-ı Türkî” oluyordu ama dilin sadeleşmesine daha çok vardı. Bu maddelerin mantıklı bir temeli vardı. İlk meclisin 115 üyesinden 69’u Müslüman, 46’sı gayri Müslim olduğu gibi Türk, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Boşnak, Arnavut gibi çeşitli etnisiteden üyeler vardı. Bu kadar değişik kökenden insanları tek bir dil çerçevesinde birleştirmek anlamlıydı. Örneğin Yanya mebusu Çanaka Efendi sözlerine “Türkçem noksan ise de affınızı rica ederim” diye başlıyor, Türkçe bilenler bilmeyenlerin yanına oturarak tercümanlık yapıyorlar; katiplik yapan Ahmed Mithat Efendi değişik şive ve ağızlarda söylenenleri yazıya dökerken bayılıp yere yığılıyordu. Ancak bu uygulama pek beğenilmedi çünkü “anasır-ı ittihat” (unsurların birliği) fikrinden ulaşıldığına delalet ediyordu. Meclis-i Mebusan’ın açış konuşmasını yapan II. Abdülhamid’e, “dillere saygı” konusunda özel ricada bulunan Rum milletvekili Vasiliki Efendi’ye, Ahmet Vefik Paşa’nın sesini yükselterek, bir ülkede yalnızca bir ve aynı dilin olabileceğini, bunun da Kanun-i Esasi’de açıkça belirtildiğini söylemesi, 9 Nisan 1877 tarihli The Times gazetesine yansımış, muhabir “ulusal dil” diretmesini anlamakla birlikte Ahmet Vefik Paşa’nın yaptığı gibi Türkçe’nin azınlıkların “gırtlaklarına zorla sokulmak” istenmesini eleştirmişti.

Yerel dilleri unutturmak

Müslüman halklar arasındaki dilsel farklılıkları ayrılık sebebi saymayarak tek bir siyasal birlik içinde tutma gayreti büyük ölçüde Namık Kemal tarafından şekillendirilen İslamcı-Osmanlıcı bütünleşme politikasının yumuşak karnı idi. Namık Kemal damadı Menemenlizade Rıfat Bey’e alfabe tartışmaları dolayısıyla yazdığı mektupta “Bizim hatt-ı hurufu (alfabeyi) Arnavutların, filanların lisanlarını yazacak kadar ta’amim etmekten ne istifade edeceğiz? Başımıza bir Arnavut, Laz kavmiyeti çıkarmak mı? (…) Vakıa Rumlara Bulgarlara bizim lisanı ta’amim etmek kabil değildir, fakat Arnavutlara, Lazlara yani Müslimlere ta’amim etmek pek kabildir. Oralarda münasip yolda idare olunur mektepler yapılır ve hatta bizim o nakıs Maarif Nizamnamesi’nin hükmü icra olunur ise yirmi sene sonra Lazca, Arnavutça büsbütün unutulur. (…) Bizim için maksat, harfimizi kendi lisanımızı doğru yazacak bir hale getirmektir; Arnavutçayı, Lazcayı, Çingeneceyi filanı değil,” diyordu.

Dil tartışmalarındaki dağınıklığa rağmen anayasaya bu ifadenin girebilmesini anayasa metnine son şeklini veren üç kişiden biri olan Süleyman Hüsnü Paşa’ya borçluyuz. Süleyman Paşa ilk Türkçecilerden biri olup askeri okullar için yazdığı gramer kitabına Sarf-ı Türkî adını vermişti. Halbuki daha önce bu kitaplar Sarf-ı Osmanî, Kavâid-i Osmaniyye adıyla çıkardı. Süleyman Paşa’nın ileriki yıllarda Türkçe edebiyatta ilk realist romanlardan sayılın Araba Sevdası’nın yazarı Recaizade Mahmud Ekrem’e yazdığı mektuptaki şu fikirlerin bir benzerini bugünlerde duyuyoruz: “Osmanlıca tabiri sahih değildir. Osmanlı sıfatı tabiyyeti bildirir bir ifadedir. Sultan Osman Hazretlerinin teşkil ettiği devlete tabi olan efrada denir. Eğer Sultan-ı müşarünileyh hazretleri bu devlet-i muazzamayı teşkile muvaffak olmaya idi de ila’l-an saltanat-ı Selçukiyye devam etse idi o vakit dilimizin adı Selçukiyye mi olacak idi?” Recaizade Mahmud Ekrem de Süleyman Paşa’ya hak vererek “Filhakika lisan-ı Osmani tabiri manasızdır” diye cevap vermişti. İki yazarın eserlerini okuyanlar, dilin adı değişse bile içeriğinin değişmediğini rahatlıkla göreceklerdir elbet…

Lügatlarda Osmani yerine Türkçe

Kanun-ı Esasî, tahta yeni geçen padişah II. Abdülhamid tarafından Osmanlı-Rus Savaşı bahane edilerek 13 Şubat 1878’de rafa kaldırıldı ama bu tarihten sonra “Türkçe” terimi daha çok kullanıldı. Örneğin daha önce “Lisan-ı Osmanî” ile bir sorunu olmayan Namık Kemal, 1882’de “İki sayfalık bir yazı okumak için herkesi seksen defa Kamus’a veya Burhan’a başvurmak zorunda bırakmak niçin marifet sayılsın?” diye sorma ihtiyacı duydu. Romancı Halid Ziya (Uşaklıgil) 1884 yılında Aşiret Mektepleri’ndeki okuma-yazma dersi öğretmenleri için yazdığı dil bilgisi kılavuzunda “Osmanî” yerine “Türkçe” dedi. Tahir Kenan 1889 yılında idadi öğrencileri için yazdığı imla kitabına Kavâid-i Lisân-ı Türkî adını verdi. Aynı yıl devlet adamı, diplomat, çevirmen ve oyun yazarı Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmanî adlı sözlüğünde ilk kez Türkçe kelimeler de yer aldı. Daha önceki sözlüklere Türkçe kelimeler “zaten biliniyor” diye konmazdı. 1894’te rotatif baskı tekniğiyle yayımlanan ilk gazete olan İkdam “Türk gazetesidir” diye çıktı.

Ama “Lisan-ı Osmânî” terimi de rafa kalkmamıştı henüz. Örneğin Ahmed Rasim’in 1889’da yazdığı kitabın adı İmlâ-yı Osmânî idi. Bu yıllarda Türkçe-Osmanlıca tartışması öyle alevlenmişti ki dönemin Halife-Padişahı II. Abdülhamid dil tartışmalarını yasaklamak ihtiyacı hissetmişti. Dahası Abdülhamit, “Arapça güzel lisandır. Keşke vaktiyle lisan-ı resmi Arapça olunsaydı. Hayreddin Paşa’nın sadareti zamanında [1878-1879] Arapçanın lisan-ı resmi olmasını ben teklif ettim. O zaman Said Paşa başkatip idi. O itiraz etti. Sonra Türklük kalmaz dedi. O da boş idi. Neden kalmasın? Bilakis Araplarla daha sıkı rabıta olurdu” diyerek tercihini Türkçülükten değil, İslamcılıktan yana yaptığını göstermişti. Gerçi Abdülhamit o tarihlerde artık baskısını iyice hissettiren Jön Türklerin etkisiyle 1894’te okullarda eğitimin Türkçe yapılmasını emretmek zorunda kaldıysa da bu karar uygulamaya konulmadı.

Servet-i Fünuncuların ağdalı dili

1896-1901 arasında yayımlanan Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan Tevfik Fikret, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Mehmed Rauf, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarlar Fransız edebiyatını/sembolizmini örnek alarak duygu ve düşüncelerini yansıtmaya uygun hünerli bir dil istiyorlardı. Bu yüzden kenarda köşede kalmış ne kadar eski, ağdalı sözcük, kalıp varsa bulup çıkardılar, cümle kuruluşlarını, tamlama usullerini değiştirdiler. Böylece Tanzimat’tan beri süregelen dilde sadeleşme hareketi durakladı. Güya onlara tepki olarak ortaya çıkan Fecr-i Aticiler de Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla dolu, günlük dilden uzak ve kapalı şiir dilleriyle Servet-i Fünunculardan geri kalmadılar. Bu dönemde, Türkçe lehine en önemli adım, Arnavut kökenli Şemseddin Sami’nin 1901’de yayımladığı Kamus-ı Türkî adlı ansiklopedik Türkçe sözlüğü oldu. “Kavmiyet ve ırkın birinci işareti, esası bütün fertlerin eşit olarak ortak malı, söylediği lisandır” diyen Şemseddin Sami’ye göre Anadolu’da meskûn halkın çoğunluğu Türk’tü ancak Türkçe konuştuğu halde kendini Rum zanneden büyük bir topluluk” etnik kimlik konusunda yanılıyordu. Ona göre bu insanlar Hıristiyan inancına mensup olmakla birlikte Türk ve Türkmen topluluklarının karışımıyla ortaya çıkan Batı Türk ailesi içinde görülmesi gereken bir gruptu. “Ne yazık ki bunların bir kısmı Ermeni ve bir kısmı da Rum Kilisesi’ne tabi bulunmakla ecdadlarının Ermeni ve Rumlarla hiçbir münasebeti olmadığını unutuyorlar, Rumluk ve Ermenilik davasına kalkışmak için kandırılıyorlar”dı. Sami’nin teorisine göre Lazlar ve Çerkezler de soy bakımından Türk olmadıkları halde dil yoluyla Türkleşmekteydiler.

Dilin henüz içeriğiyle değil ama adıyla ilgili tartışmalar II. Meşrutiyet (1908 sonrası) döneminde ateşlendi. 1889’da kurulan İttihat Terakki Cemiyeti (İTC) mensubu gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın), 1908’de kaleme aldığı “sarf ve nahiv” kitabına Kavaid-i Türkî adını verdi. Yazara göre “Türkçe, elsine-i iltisakiyyeden Ural ve Altay aile-i elsinesine (dil ailesine) mensuptur. Ural-Altay lisânları başlıca beş şubeye ayrılmıştır: Samoyet şubesi, Finuva şubesi, Türk şubesi, Moğol şubesi, Tunguz şubesi. El-yevm Türk şubesiyle mütekellim olan tâ Bahr-ı Sefid (Akdeniz) sahillerinden Sibiryada Lena nehri sahiline kadar yayılmıştır. Bu şubenin ana lisânı asıl Türkistandan çıkmıştır. Asıl Türk lehçeleri içinde en haiz-i ehemmiyet olanı bizim Osmanlı Türkçesidir. (..) Lisânımıza Arabîden, Fârisîden bir hayli kelime alınmışsa da bunlar kendisinin sîmâ-yı mahsusunu tağyir edemez (özel görünümünü bozamaz)” idi…

Genç Kalemler ve Yeni Lisan

Dil milliyetçiliğinde örgütlü ilk hareket 1908’de kuruluş beyannamesinde kendini “sırf ilim ile uğraşan” diye tanımlayan Türk Derneği’nin kuruluşu oldu. İlginçtir, derneğin üyeleri arasında Ermeni Anton Tıngır ve Agop Boyacıyan da vardı. Türk Derneği’nin en önemli figürlerinin Rusya Tatarı Akçuraoğlu Yusuf, Osmanlı Türklerinin en aydın tabakalarının dahi Türklerin nerelerde yaşadıkları, nasıl geçindikleri, nasıl konuştukları, ne düşündükleri, neler yaptıkları ve yapmak istedikleri hakkında sağlıklı bilgi sahibi olmadıklarını, hatta çoğu için Türklüğün hududunun Ankara ve Konya’nın pek ötesine geçmediğinden yakınıyordu hala…

Haziran 1909’da Manastır’da yayına başlayan Hüsün ve Şiir adlı derginin devamı olan Genç Kalemler ise 33 sayısı boyunca Türkçe konusunda önemli yazılara yer verdi. Kültürel Türkçülüğün siyasi Türkçülüğe doğru evrilmesinde önemli bir köşe taşı olan dergide Kazım Nami (Duru) “Türkçe mi Osmanlıca mı?” adlı makalesinde şöyle diyordu örneğin: “İlm-i elsinede (filoloji) Osmanlıca diye bir dil yer almaz. Dilimiz Türkçedir. Bütün Türk lehçeleriyle mukayese ederken buna Osmanlı Türkçesi deriz: Nitekim Uygurların söylediği Türkçeye Uygur Türkçesi, Azerbaycanlıların söylediğine yanlış fakat yerleşmiş bir tabir ile Çağatay Türkçesi diyoruz.” Yazar, milletin adını koyarken Osmanlı’yı Türk’e tercih ederken, dilin adını koyarken Türkçeyi Osmanlıcaya tercih ediyordu. Kazım Nami’nin bu düşüncesi II. Meşrutiyet döneminin kültürel Türkçülerinin sıkça başvurdukları “siyasal aidiyet-etnik aidiyet” ayrımına dayanıyordu. Yani siyasal bağlılığı niteleyen “Osmanlılık”ın köklerinin Orta Asya’ya dayanan “Türklüğe ve Türkçe” ile ilişkilendirilemeyeceği savunuluyordu.

Derginin yöneticisi Ömer Seyfeddin ise “Yeni Lisan” hareketinin başlangıcını oluşturan ünlü makalesinde “milli bir lisan” ile “milli bir edebiyat” vücuda getirmeyi hedeflediğini ilan etmekle birlikte Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” dediği, Kazım Nami’nin saydığı diller veya Mehmet Emin (Yurdakul’un) 1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında hece vezniyle yazdığı şiirlerde kullandığı “sade Türkçe” değildi. Aksine “Eski İstanbul hanımlarının yumuşak ve zarif Türkçesi” idi. Çünkü Ömer Seyfeddin, yüzyıllardan beri kullandığımız Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasının mümkün olamayacağına inanıyordu.
Ancak bütün bu çabalar sonuç vermedi ve Bulgar, Sırp, Makedon ve Karadağ’da ayrılıkçı hareketler güç kazandı. Ancak hiçbiri Osmanlı aydınlarını Arnavutluk’taki hareket kadar sarsmadı. Arnavutluk’un siyasi özerkliğini savunan Prizren Birliği (1880-1881) ve Peja Birliği’nin (1899-1900) girişimleri ile Arnavutçanın Latin alfabesi ile yazılması yaygınlaştı. Halbuki bu konuda Osmanlı yönetimi “Arnavut lisanının Latin hurufatı ile tahririne mesağ-ı şer’i (izin) olmadığına dair” bir fetva bile yayınlamıştı. Benzer bir hareketlenme Arabistan yarımadasında da görülüyordu. Arap ulusçuları zengin Arap kültürünün Osmanlı yönetimi altında kaybolmaya yüz tuttuğu iddiasından hareketle Arap klasiklerinin yeniden basımına hız veriyorlardı. Bu açıdan bakıldığında Ömer Seyfeddin’in “Osmanlıcılık” projesi ile ilgili umutsuzluğunu anlamak mümkündü. İşin ilginci, Yeni Lisan hareketi Balkanlarda olumlu karşılanırken, merkezden eleştiri aldı. Köprülüzade Fuad Bey, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Yakup Kadri gibi isimler “Yeni Lisan”ı alaya alarak böyle bir girişimin şimdiden ölü doğduğunu iddia ettiler. Ancak yanılıyorlardı. İnşa edilmeye çalışılan “milletin adı” ile “milletin dilinin adı”nın aynı olması yakındı.

İttihatçılar ve siyasi Türkçülük

1911’de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti, 1912’de kurulan Türk Ocağı gibi derneklerle giderek belirginleşen siyasal Türkçülük, doğal olarak dil konusundaki Türkçülük eğilimini güçlendirdi. Cemiyetin bildirilerinde açıkça görüldü ki Tanzimat dönemi Osmanlıcı politikaların iflası yüzünden suçlanıyordu. Bu suçlamayı Kanuni dönemine ve Enderun mektebi uygulamalarına kadar götürenler de vardı. Örneğin Ahmed Hikmet Bey’e göre “bu mektepte yetişmiş muharrir ve şairlerin çoğu devşirme çocuklarından ve Türk’ün gayri idiler.” Tirebolulu Alp Arslan Bey’e göre ise “Enderun Mektebi’nin kuruluşu ile Türklük duygusu büsbütün sönmüş, Türkçe kabalıkla yaftalanmıştı. Türkler de Türküm demeye sıkılır, kendilerini başka soy arasında göstermeye” başlamışlardı.

Turan sözcüğünü Türk kavimlerinin kökünü tarif etmek için ilk kez Macarlar kullandı, kavram daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez Komitesi üyesi ve ideoloğu Ziya Gökalp’in şiirleri ile popüler oldu. “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan” diye başlayan şiiri ile okuyucularını coşturan Gökalp daha sonra Altun Destan, Ergenenokon, Kızıl Elma ve Kızıl Destan adlı şiirleri ile ırka dayalı bir Türk birliğinin duygusal boyutunu geliştirdi. Ancak Gökalp’in milliyetçiliği kültürel bir milliyetçilikti, çünkü ona göre ulusal aidiyetler din, dil ve eğitim gibi kültürel unsurların üzerinde yükselebilirdi. Irka dayalı bir milliyetçilik ise saf ırk bulmanın mümkün olmadığı çağımızda pratikte imkânsızdı. Gökalp, dil birliğini sağlamanın da kısa vadede güçlüğünü fark ederek, siyasal mücadelenin gücünün kesmek istemedi ve yüzyıllardır Türklerle bir arada yaşayan ve etnik köken itibariyle Türk olmayan Müslüman unsurların eğitim sayesinde zamanla Türkleşebileceklerini düşünmeye eğilimli oldu. Gökalp bu anlamda siyasal ulusçuluğun etnik azınlıkları asimile edebileceğini düşünüyordu. “Memleketimizde vaktiyle ataları Arnavutluk’tan yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat etmiş görürsek, diğer milletdaşlarımızdan hiç ayırmamalıyız” diyordu.

1915 yılında İttihat ve Terakki hükümeti bir yasa çıkararak Türkçe eğitimi zorunlu kılarak “millet-i hakimiyeye (egemen millete) mensup olmayan efradı (fertleri), millet-i hakimeye takrib (yakınlaştırma) ve “tebdile” (dönüştürmeye) çalışma” konusunda önemli bir adım attı. 1915 aynı zamanda Osmanlı’nın Ermeni tebaasının Suriye’nin Der Zor çöllerine doğru bir ölüm yolculuğuna çıkarıldığı yıldı. Yani İttihatçı liderler aslında sadece dil ve kültür üzerinden değil etnik açıdan da saf bir “millet” yaratmaya girişmişlerdi. Ardından Cihan Harbi, harbin kaybedilişi ve yeni bir devletin doğuş sürecine girildiğinde dil tartışmaları doğal olarak geri plana itildi.

Bitirirken

Sonuç olarak dilin adı ne olursa olsun Osmanlı’nın saray-devlet diliyle halkın konuştuğu dil ayrıydı. 19. yüzyıldan itibaren devletin dağılmasını önlemeye çalışan tüm siyasi hareketler bu ikiliği ortadan kaldırmak için kafa yordular. Ancak Arapça ve Farsça ağırlıklı dilin egemenliğinden kendileri de kurtulamadılar. Osmanlılar, Türkçe’nin ses yapısına uygun olmayan Arap alfabesinin 28 harfine Farsçadan çe, je ve pe harflerini eklemekle kalmadılar, ince g ünsüzünü belirtmek için kef harfine bir çizgi eklenerek gef harfini; genizsi n ünsüzü için üç nokta ekleyerek nef-sağır kef- kâf-ı nunî’yi; lam ile eliften lamelif’i; hemze ile h harfinin ünlü şekli olan resmiye harfi î harfini de ekleyerek 35 harflik özel bir alfabe oluşturdular. Ayrıca Arapça ve Farsça kelimelerden yararlanarak özel kelimeler ürettiler. Örneğin Cumhuriyet, Çarşamba, Davetiye, Eczane, Emniyet, Felaket, Hürriyet, İhtisas, İslamiyet, İstihsâl, İstihbarât, İnkılâb, Kaymakam, Kanun, Masal, Mağdûriyet, Maliyet, Ma’lûmât, Masûniyet, Matbu’at, Medeniyet, Mefkûre, Meşgûliyyet, Millîyet, Mu’âfiyyet, Muhtâriyet, Mutfak, Müdir, Münekkid Müstakil, Müstemleke, Müşkilat, Nezaket, Noksaniyyet, Perşembe, Rûhiyât, Salahiyyet, Sâniye, Sebebiyyet, Sedîr, Semâi, Sükûnet, Şer’iyye Vekâleti, Şükraniyyet, Tahsîsât, Ta’kîbât, Tayyare, Tekke, Temennâ, Tenkîd, Tensîb, Umumiyet, Ünsiyyet, Vâlî, Vâridât, Vatan, Velâdet, Zâbit, Za’fiyyet ve daha nice sözcük Osmanlıların icadı idi.

Bunun dışında Osmanlılar bazı kelimelerin anlamı kaydırdılar, bazılarının anlamını daralttılar, bazılarının kapsamını genişlettiler. Tamlamalar, çoğul ekleri, mastarlarla oynadılar. Yeni dilbilgisi kuralları icat ettiler. Matbu harfler dışında el yazısında kûfî, muhakkak, rêyhanî, sülüs, nesih, tevkî, rik’a, talîk, dîvanî gibi adları olan hepsi birbirinden farklı yazı tarzlarını kullandılar. Kısacası bırakın Göktürkçeyi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki dilden bile farklı bir dil ortaya çıkardılar. Cumhuriyet döneminde bu dilin alfabesinin Latin alfabesine çevrilmesinin, dilde arılaşma adına icad edilen sözcüklerin, Türkçenin biricikliğini ispat için ortaya atılan garip teorilerin ve Türkçeden başka dillerin statüsüne ilişkin yasaklayıcı politikaların yarattığı gerilimler hala sürüyor. Bunları da girişte belirttiğim gibi bir başka zaman anlatacağım…

Önceki ve Sonraki Yazılar