AYŞE HÜR - TARİH DEFTERİ

AYŞE HÜR - TARİH DEFTERİ

Asker-Siyaset ilişkileri III - Milli Güvenlik Devleti'nin inşası

“Ey Mete’nin Asya’ya yayılan Ordusu/ Ey Attila’nın Avrupa’ya giren/ Fatih’in İstanbul’a mâleden, devir açan/ Dünyaya medeniyet götüren ordu/ İnsanlığa özgürlüğü aşılayan Ordu/ Tarihi yazan, yazdıran Ordu/ Sen milletin özü/ Sen milletin gözü/ Sen milletin sözüsün!” (Orgeneral Cemal Tural’ın 1966 yılı Kara Kuvvetleri Günü mesajından.)

11 Kasım 1938 günü “Paşalar Meclisi”nin kararıyla İnönü Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da ordu Mareşal Fevzi Çakmak’a emanet edildi. Mareşal, tam 22 yıl süreyle Genelkurmay Başkanlığı’nı yürüttü. Bu dönemde, “madem İstiklal Savaşı’nı biz kazandık, o halde her şeyi biz biliyoruz, karayı da biz biliyoruz, denizi de biliyoruz, havayı da biliyoruz” diyen savaş kahramanı korgenerallerin egemenliği vardı.

Mareşalin merkeziyetçiliğinin ve muhafazakârlığının farkında olan İsmet İnönü ise tedbirini almıştı. Genelkurmay II. Başkanı Asım Gündüz aracılığıyla Fevzi Paşa’yı denetliyor, hatta yetkilerini tırpanlıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, Mareşal’in karşı olduğu donanmanın en büyük gemisi Birinci Dünya Savaşı’nın “anti-kahramanı” Yavuz (eski Goeben) zırhlısıydı. 1938’de Almanya’dan iki denizaltı (Saldıray ve Yıldıray) alınmıştı ama donanmanın başında bir karacı bulunuyordu. Ordunun esasını oluşturan karacılar ise Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun cephesinde kullanılan her biri 48 tonluk toplara sahiptiler ama bunları çekecek araçları yoktu. Top mermileri ise, Doğu cephesinde Ruslardan kalan mermilerdi. Tank, tanksavar gibi araçlar yok, uçak sayılıydı. Erler, 1898 tarihli “Mauser”ler kullanmakta, sevkıyatlar manda, katır, at ve develerle yapılmakta, ancak zavallı hayvanlar açlıktan birbirinin kuyruklarını yemeye çalışmaktaydı. Çadırlar ve üniformalar yırtık pırtık, potinler delikti, hatta bazı durumlarda askerler yalınayaktı. Zatürree, verem, dizanteri gibi hastalıklarla baş edilememekteydi. Komutanlar morali bozuk alt rütbelilerin şikayetlerini önlemek için “Biz Kurtuluş Savaşı’nda....” diye başlayan nutuklar atıyorlardı.

Fevzi Paşa’nın emekli edilmesi

İsmet İnönü, Atatürk’ün emaneti Fevzi Çakmak’ı emekliye sevk etme kararını, İkinci Dünyası Savaşı’nda Kızıl Ordu’nun Nazi ordularını geri püskürtürken, ABD Başkanı Roosevelt ve Britanya Başbakanı Churchill’le 4 Aralık 1943’te Kahire’de buluştuktan hemen sonra vermişti. Müttefikler, Kahire’de İnönü’den Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesini istemişlerdi. İnönü’nün savaşa girmeye niyeti olmasa bile, Alman ekolünden gelen ve Almanlara sempati duyan bir genelkurmay başkanını Müttefiklere açıklaması zordu. Öte yandan yıllardır bütçeden aslan payını almasına rağmen ordunun hali içler acısıydı. Bunda Mareşal’le Milli Savunma Bakanlığı’nın arasında uyum olmamasının rolü büyüktü. Ama yine de esas kabahatli, Fevzi Çakmak gibi eski tip bir askeri, yıllarca ordunun başında tutanlardı. Muhtemelen İnönü sorumluluğunu o günlerde iyice idrak etmişti.

12 Ocak 1944’te, Fevzi Çakmak, İnönü’nün teşekkür mektubuyla yaş haddinden emekli edildiğinde, 68 yaşındaydı ve hastaydı ancak daha sonradan “eğer sorun yaş olsaydı 1949’da 67 yaşındaki Orgeneral A. Nafiz Gürman atanmazdı” diyenler haklıydı.

İnönü, Mareşali emekli ettikten sonra, orduyu siyasetten uzaklaştırmak için bir dizi karar aldı. Önce bir dizi yüksek rütbeli komutan emekliye sevk edildi. Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan’a bağlandı ve ona karşı sorumlu tutuldu. Ancak, Çakmak, döneminin mirası olan, yüksek komuta kademesi ile subay kadroları arasındaki çelişkileri gidermek kolay olmadı. Daha sonra başımıza çok iş açacak olan “genç subaylar”, ordunun demode yapısından, komuta kademelerinin yıllarca değişmemesinden, ordunun CHP’nin politikalarına payanda olmasından rahatsızdılar. TSK’da ilk illegal örgütlenmeler bu dönemde başladı. Öyle ki, 1942-1943’te, Çorlu’da bir grup subay, ordunun halinden sorumlu tuttukları İnönü yönetimini devirmek için biraraya gelmişler, neyse ki, başlarındaki general bunun bir “intihar” olacağını söyleyerek darbeyi önlemişti.

Amerikan yardımları

Kara Kuvvetleri’ne dayalı ordu modelini değiştirmek, Türkiye’nin 1947 tarihli Truman Doktrini kapsamında 100 milyon dolar askerî yardımla takviye edilmesi kararı çıktıktan iki yıl sonra mümkün oldu. Türk ordusu hakkında bilgi vermek üzere ABD’ye giden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak, 100 milyonun Türk ordusunu modernleştirmeye yetmeyeceğini söylemişti ki, haklıydı.

Verdiği paraların boşa gitmesini istemeyen ABD’nin yönlendirmesiyle ordu, kara, deniz ve hava kuvvetleri olarak örgütlendi, kuvvet komutanları Genelkurmay Başkanı’na bağlandı. Yeni modelde, Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı’nın önerisi ile Bakanlar Kurulu kararıyla atanıyor ve Savunma Bakanlığı’na bağlanıyordu. Kanunun gerekçesinde değişikliğin nedeni “demokratik rejimle idare olunan memleketlerdeki gibi” diye tarif edilmişti. Ancak kanunun kabulü hiç de kolay olmadı. Milletvekilleri senelerin yetiştirdiği tecrübeli, görgülü ve kudretli bir genelkurmay başkanının, ordu ile bakan oluncaya kadar hiç ilgisi olmamış genç bir bakan tarafından önerilmesini son derece yakışıksız buluyorlardı. Yıllarca Avrupa ülkelerindeki “liberal” havayı teneffüs etmiş olan Dr. Adnan Adıvar bile buna itiraz etmiş, “eskiden tek parti idaresi idi, fakat şimdi çok parti olunca benim içime bir korku geldi” demişti. Bu yeni statü, 1960’a kadar ciddi sıkıntı kaynağı olacaktı.

Ordu ve seçimler

1950 seçimleri arifesinde, TSK’nın genç kadroları, artık iktidarın değişmesini istediklerini açıkça hissettiriyorlardı. DP sempatisinin arkasında elbette, liberal düşüncelere yakınlaşmak falan yoktu, sadece DP’nin ordunun modernleşmesini sağlayacağı, rütbe alımındaki sorunları gidereceği gibi umutlar vardı. Üst kademeler ise bekleneceği gibi, CHP’nin yanındaydı. Hatta, DP’nin ezici bir seçim zaferi kazandığı 14 Mayıs 1950 gecesi 1. Ordu Komutanı Org. Noyan parti müfettişi Sadi Irmak’ı arayarak, “Eğer Cumhurbaşkanı Hazretleri yeşil ışık yakarsa, seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini ve Milli Şef’in emirlerini beklediklerini” söylemişti. Neyse ki Paşa “Milli irade nasıl tecelli ettiyse başta kendisi olmak üzere bütün devlet birimlerinin saygı göstermesi gerektiğini” belirtmişti.

“Kalbi vatanca atan” subaylar

Kaderin garip bir cilvesi olarak, “genç subaylar” DP’nin iktidara gelişinde olduğu gibi gidişinde de etkili oldular. Dönemin I. Ordu Komutanı Korgeneral Cemal Tural 27 Mayıs 1960 darbesini, “kalbi vatanca vuran, vicdanı milletçe işleyen Harbiye’nin Türk milletine bir gecede yeni bir vatan, yeni bir hürriyet kazandırması”, “milletin aziz ve kahraman ordusunun süngülerinin pırıltısı ve hikâyesi altında hakiki ve ebedi saltanatı kurması” gibi tumturaklı sözlerle tarif etmişti. DP’yi orduyu modernleştirecek diye destekleyen genç subayların, DP’ye karşı olmalarının, orduyu modernleştiren temel güç olan ABD’yle ilişkilerin giderek yoğunlaşmasından rahatsız olması da ironiktir. Kemalist ideolojinin “anti-emperyalizm” söyleminin etkisindeki bu kadrolar, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin temel sorunu olan “Batı’yla aşk ve nefret” ikilemini yaşıyorlardı.

1960 darbesinden sonra, ABD ile ilişkilerde bir değişiklik olmadıysa da 235’i general olmak üzere tam 4.171 askerin topluca emekli edilmesi, gençlerin önünü açtığı için genel bir memnuniyet havası oluşmuştu. Elbette, Milli Birlik Komitesi’nin ilk işlerinden biri olan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) kurulmasının etkisini unutmayalım. Yine de Talat Aydemir ve Fethi Gürcan ikilisinin 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’te iki kez darbe girişiminde bulunması önlenemeyecekti.

Harp Encümeni’nden MGK’ya

1922’de kurulan Harp Encümeni, ya da 1933’te kurulan Yüksek Müdafaa Meclisi gibi kurullar çok işlevsel olmamıştı. Truman Doktrini kapsamında Türk Ordusu’nun modernizasyonu ile ilgili düzenlemeler arasında 1949’da Cumhurbaşkanı’nın doğal başkanlığında, Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı’ndan oluşan (buna daha sonra Harp Kuvvetleri Komutanı da katılacaktı) Milli Savunma Yüksek Kurulu’nun görevi ‘topyekûn savaş’ konsepti uyarınca, savunma birimleri arasında eşgüdümü sağlamaktı. Yani, siyasete müdahale etmesini mümkün kılacak atraksiyonları yoktu. Nitekim ileriki yıllarda, 1950-1960 arasındaki hükümetler, kurulu ciddiye almamakla suçlanacaklardı.

Ordunun siyasete bağımsız bir aktör olarak dönüşü, 27 Mayıs 1960 darbesiyle oldu. Pek çok kesim tarafından “özgürlükçü anayasa” olarak adlandırılan 1961 Anayasası’nın 35. maddesinde 1935 tarihli Ordu İç Hizmet Kanunu’nun 34. maddesinde konan “ordunun görevi Türk vatanını ve Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasa’ya göre korumaktır” maddesi tekrar edildi.

Anayasanın 111. maddesiyle kurulan MGK’nın görevleri ise şöyleydi: “Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonunun sağlanmasında yardımcılık etmek üzere, gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu’na bildirir.”

Dikkat edilirse, bir önceki kuruldaki “savunma” sözcüğü “güvenlik” ile değiştirilmişti. Bu önemli bir değişiklikti çünkü böylece kurulun kapsamı birden değişiyordu. Öte yandan Türkiye’de “milli” kelimesi her türlü demagojiye ve istismara açık bir kavramı temsil ettiği için, bu kurulun neyin güvenliğini sağlayacağı çok açık değildi. Acaba memleketi sadece içten ve dıştan gelecek işgal, silahlı saldırı, isyan gibi somut tehlikelere karşı korumakla mı yükümlüydü, yoksa komünizm, irtica tehlikesi, “arkadan hançerlemek” gibi ideolojik saldırılar da görev alanı içine giriyor muydu?

“Müdebbir devlet”

Buna dair bir ipucunu Milli Birlik Komitesi üyesi Tabii Senatör Haydar Tunçkanat 22 Eylül 1966 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanan mülakatında şöyle vermişti: “Komite, oy çokluğu ile iktidara gelecek olan siyasi partilerin yeni Anayasamızla kurulacak İkinci Cumhuriyeti de dejenere edip yeni bir ihtilale sebep olmalarını önlemek için, yeni Anayasa ile Milli Güvenlik Kurulunu bir tedbir olarak getirmiş[tir.]”

Burada bir parantez açıp, Tunçkanat’ın “İkinci Cumhuriyet” terminolojisine değinmek istiyorum. İkinci Cumhuriyet deyimini ilk kullanan kişi olan Birinci Adnan Menderes Hükümeti’nin Ulaştırma Bakanı, emekli Albay Seyfi Kurtbek idi. Kurtbek 15 Nisan 1950 tarihli Zafer gazetesinde yayınlanan yazısında, müstakbel İkinci Cumhuriyet’ten DP’nin iktidarı olarak söz etmişti. 27 Mayıs 1960 darbesinin "zoraki lideri" Cemal Gürsel, 30 Mayıs 1960'da kurduğu Birinci Gürsel Hükümeti'nin programını okurken, "İkinci Cumhuriyet'in Anayasası, ilmin ve geçmiş uzun yılların acı tecrübelerinin ışığı altında (...) hazırlanmaktadır" demişti. Arkası da geldi. Kurucu Meclis ve Cumhuriyet Senatosu üyesi Hıfzı Oğuz Bekata Birinci Cumhuriyet Biterken kitabını, darbenin anayasacısı İsmet Giritli 27 Mayıs’tan İkinci Cumhuriyete kitaplarını yazdı. Basın-Yayın Turizm Bakanlığı, “Salute to the Second Turkish Republic” (İkinci Cumhuriyet’e Selam) adlı 45lik İngilizce plak yaptırdı. Cemal Gürsel'in sağlık nedeniyle katılamadığı 6 Ocak 1961 tarihli Meclis oturumu "2. Cumhuriyet" başlığıyla kamuoyuna duyurulmuştu. Bu tarihten sonra okullarda 6 Ocak günü 29 Ekim'e alternatif bir bayram yapılmaya çalışıldı ama bu tutmadı.

Parantezi kapatıp devam edersek, İdris Küçükömer’e göre 1961 Anayasası’nın en önemli kurumu olan MGK’nın 11 üyesinden altısının başbakan, bakan gibi sivil unsurlar olması ilginçti. Sivil üyelerden biri Çalışma Bakanı’ydı. Bu, o günlerde yavaş yavaş geliştiği görülen işçi sınıfının grev, direniş gibi eylemlerinin de “milli güvenlik” konsepti içine alındığını gösteriyordu.

12 Mart 1971 müdahalesinden sonra MGK’nın görevlerini tarif eden 111. maddenin son cümlesi “kurula kuvvet temsilcileri katılır” ibaresinin yerine “kuvvet komutanları katılır”; “MGK hükümete yardımcılık eder” ibaresi de “tavsiye eder” olarak değiştirildi. Böylece MGK’nın işlevi ve ağırlığı güçlendirildi. 1971’deki bir diğer önemli değişiklik, TSK’nın Sayıştay denetiminden çıkarılmasıydı.

12 Eylül 1980 günü, askerler ülkenin “kaderini” bir kez daha belirlediler. 1982 Anayasası’nın 118. maddesinde MGK’nın görevleri şöyle tarif edilecekti: “Bakanlar Kurulu’na bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulu’nca öncelikle dikkate alınır.”

Orduyu Sayıştay denetiminden kurtaran madde de aynen korunmuştu. “Milli güvenlik devleti”ne sivillerin burnunu sokmasının âlemi yoktu elbette...

Peygamber Ocağı söylemine devam

Darbe ülkenin tüm kurumlarında radikal bir kesintiye neden olmuştu ama Osmanlı’dan miras “Peygamber Ocağı” söyleminde değişiklik yoktu. Ne de olsa gün Türk-İslam sentezcilerinin günüydü. Örneğin 1981 yılında TSK’da kullanılan Askerin Din Bilgisi adlı kitaptaki şu satırlar dini söylemin giderek kurulaşsa ve mekanikleşse de nasıl devamlılık gösterdiğine dair ipucu sunuyor bize:

Halkımızın en büyük inanç müessesesi olan İslam dini ve dinin gereklerine göre geliştirilmiş vatan ve millet anlayışı ve sevgisi, çok daha mutlu ve güçlü bir Türkiye’nin gelişmesinde büyük etken olacaktır. (…) Biz Türkler asker olarak doğduk ve asker olarak öleceğiz. Tarih bu gerçeği ispat etmiştir. (…) Türk askeri hiçbir çıkar gözetmeksizin yalnız vatan ve ulusunun esenliği uğrunda kendini feda etmekten çekinmeyen bir kahramandır. Bunun için dinimiz de bunlara layık olduğu en yüksek rütbeleri vermiştir. Bir asker için en büyük rütbe şehitlik, ikinci büyük rütbe ise gaziliktir.

Nitekim bu söylemin ne kadar köklü olduğunu, kendi döneminde başörtülü annelerin oğullarının yemin törenine gidemediği, mütedeyyin askerlerin dini vecibelerini yerine getiremediğini bildiğimiz sabık Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un, Ergenekon ve Balyoz davalarından dolayı atıldığı hapisten çıktıktan bir ay kadar sonra, 11 Nisan 2014'te Milliyet'ten Fikret Bila'ya verdiği röportajdan da görebildik.

“Sosyolojinin Babası” Emile Durkheim’in “özgeci intihar” dediği şey de “şehitlik” kavramıyla birebir örtüşür. Durkheim’a göre toplum bireyi toplumun ve gelecek kuşakların bekası için ölmeye zorlayabilir, çünkü birey toplumun yanında çok küçük bir parçadır. Varlığının çok küçük bir bölümü kendisine aittir, geriye kalan büyük parçayı bir toplumsal sözleşme ile topluma bırakmıştır. Durkheim bu bağlamda orduyu “özgeci intiharın kronik olarak bulunduğu özel bir ortam” olarak tanımlar ki, Türk ordusu bu açıdan gayet özel bir örnektir.

Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca zorunlu askerlikle militarist savaş makinesine monte edilen halk çocuklarını, laik kadrolar bile İslam dininin "şehitlik" kavramıyla, "Peygamber Ocağı" kavramıyla koşullandırırken, İslamcılığın feriştahını yapan AKP döneminde bu söylemi rafa kaldırmasını mı beklemek mantıklı değil.

1990’lardan itibaren ordunun siyasete ağırlığını nasıl koyduğunu, militarist söyleme uyum sağlamayan sivillere nasıl “balans ayarı” yapıldığını bir başka zaman hatırlatırız…

Yazı dizisinin birinci bölümü: Osmanlı'da 'Millet-i Müsellaha'nın doğuşu

Yazı dizisinin ikinci bölümü: Cumhuriyet'in "Ordu Millet" doktrini

Önceki ve Sonraki Yazılar