Bir rozet, bir şehir ve Shakespeare

BAHAR AKPINAR

Siyasetçilerimizin tiyatroyla ilişkisi öteden beri sorunludur. Birbirlerini eleştirirken sık sık “tiyatro yapmayın” derler. Tiyatro yapmak, onların dilinde samimiyetsizliğin, aldatmacanın, sahtekârlığın karşılığıdır. Oysa tiyatro, insanın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeyi görünür kılan, o mesafenin nedenlerini araştıran bir sanattır. Siyasetin çoğu zaman üzerini örttüğü çelişkileri tiyatro sahnesinde saklamak kolay değildir.

Madem siyasetçiler tiyatroyu birbirlerine karşı kullanmaktan vazgeçmiyor, biz de bu defa tiyatronun imkânlarını kullanarak siyasete bakalım.

Sahnemiz İzmir. Oyun kişimiz Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay. Elimizde bir seçim, bir istifa, değişen siyasi açıklamalar ve nihayet Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından takılan bir parti rozeti var.

Bütün bunların Shakespeare’in dünyasında nasıl bir karşılığı olabileceğini düşünelim.İşe sadakatten söz ederek başlayabiliriz.

Sadakat meselesi

Shakespeare’in oyunlarında sadakat, basit bir bağlılık meselesi değildir. Krala sadakat, ülkeye sadakat, dostluğa sadakat, verilen söze sadakat ve insanın kendi ilkelerine sadakati çoğu zaman birbirleriyle çatışır. Birine sadık kalabilmek için diğerinden vazgeçmek gerekebilir. Shakespeare’in dramatik dehası, bu tercihi yapan karakterin haklı olup olmadığını söylemekten çok, tercihinin yarattığı sonuçları göstermesinde yatar.

Julius Caesar oyununu düşünelim.

Brutus, Caesar’ın yakın dostudur. Ona bağlıdır. Ancak Caesar’ın giderek artan gücünün Roma Cumhuriyeti için bir tehdit oluşturacağına inanır. Sonunda Caesar’ın öldürülmesini amaçlayan suikasta katılır. Kendi gözünde yaptığı şey bir ihanet değildir. Kişiye sadakatini bozarak Roma’ya sadık kalmıştır.

Shakespeare, Brutus’u basit bir hain olarak yazmaz. Onu kendi ahlaki gerekçelerine inanan, bu gerekçeler uğruna korkunç bir karar verebilen, kararının sonuçlarını ise kontrol edemeyen bir insan olarak sahneye çıkarır.

Burada tragedyanın en önemli sorularından biri belirir: Bir insanın kendi eylemini haklı bulması, o eylemi gerçekten haklı kılar mı? Dahası, insan sadık kaldığını söylediği şeyin ne olduğunu her zaman doğru değerlendirebilir mi?

Shakespeare’in Brutus’a tanıdığı dramatik derinlik tam da buradadır. Brutus’un bir gerekçesi vardır. Fakat gerekçenin varlığı, eylemin sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Caesar ölür, Roma kurtulmaz. Roma’nın özgürlüğü adına girişilen eylem, yeni bir iç savaşın kapısını açar.

Bir kişinin ahlaki tercihi, bütün bir toplumun kaderini değiştirmiştir.

Şimdi İzmir’e dönelim.

Birinci perde: Seçim

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Cemil Tugay, Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı olarak İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.

Bir seçimde seçmen yalnızca bir kişiye oy vermez. O kişinin temsil ettiği siyasi programa, vaatlerine, dünya görüşüne ve aday gösterildiği partinin kimliğine de oy verir. Cemil Tugay, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterildiğinde arkasında Karşıyaka Belediye Başkanlığı dönemi vardı. Karşıyaka’da yaşayan biri olarak bu dönemde sunulan belediye hizmetlerin hayli yetersiz olduğunu söylemeliyim. Bu elbette kişisel gözlemim. Ancak İzmir gibi bir kentin yönetimine talip olan bir adayın önceki belediyecilik deneyiminin ve bu deneyimin kent sakinlerinde bıraktığı karşılığın aday belirleme sürecinde ne ölçüde dikkate alındığı da sorulmayı hak ediyor.

Elbette bütün seçmenlerin gerekçeleri aynı değildir. Kimi adayı beğenir, kimi partisini destekler, kimi karşısındaki adayın kazanmasını istemez. Ancak aday ile parti arasındaki ilişkinin seçim sonucunda hiçbir rolü olmadığını söylemek de mümkün değil.

Demokratik temsilin temel gerilimlerinden biri burada başlar. Sandıktan çıkan yetki seçilmiş kişiye verilir. Fakat o yetkinin oluşmasını sağlayan siyasi ilişki, seçimin ertesi günü ortadan kalkmaz.

Tiyatroda buna başlangıç durumu diyebiliriz.

Karakterin kim olduğu, nereden geldiği, hangi ilişkiler içinde bulunduğu ve neyi temsil ettiği seyirciye gösterilir. Bundan sonra gerçekleşecek her eylem, bu başlangıç durumuyla kurduğu ilişki üzerinden anlam kazanacaktır.

Cemil Tugay’ın hikâyesinde başlangıç durumu açıktır. CHP’nin adayı olarak seçilmiş, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini üstlenmiştir.

İkinci perde: Yön değiştiren karakter

2026 yılında CHP’de yaşanan mutlak butlan kriziyle siyasi dengeler değişti. Cemil Tugay, 18 Haziran’da partisinden istifa ettiğini açıkladı. Kararını parti içindeki gelişmelerle gerekçelendirdi ve belediye başkanlığı görevini bağımsız sürdüreceğini söyledi.

Bir siyasetçinin partisinden ayrılması tek başına dramaturjik açıdan trajik bir hata sayılamaz. Hatta kimi durumlarda kişinin ilkelerine sadakatinin sonucu da olabilir. Shakespeare’in Brutus’u üzerinden düşündüğümüzde bunu özellikle teslim etmek gerekir.

Fakat hikâye burada bitmedi.

Tugay, AKP’ye geçeceği yönündeki iddiaları reddetti. Ağustos ayında da bağımsız kalacağını söyledi. Ardından 30 Eylül’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. 7 Ekim’de ise Erdoğan’ın taktığı rozetle AKP’ye katıldı.

Bu gelişmeler, bir oyun yazarının üzerinde özellikle duracağı türden bir dramatik dönüş oluşturuyor. Çünkü karakterin sonraki eylemi, önceki sözlerini yeniden değerlendirmemize neden oluyor.

Dramaturjide eylem, karakterin söylediklerinden bağımsız düşünülemez. Ancak karakteri belirleyen yalnızca sözleri de değildir. Bir oyun kişisinin ne istediğini, hangi engellerle karşılaştığını ve bu engeller karşısında ne yaptığını izleriz. Söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafe açıldığında dramatik gerilim büyür.

Tugay’ın siyasi yolculuğunda da tartışılması gereken tam olarak bu mesafe.

Üstelik bu kez değişen yalnızca parti üyeliği değil. CHP’nin adayı olarak kazanılmış bir belediye başkanlığı, siyasi bakımdan AKP çatısı altında sürdürülmektedir.

Burada hukuki durum ile siyasi meşruiyet tartışmasını birbirinden ayırmak yerinde olur. Belediye başkanının parti değiştirmesi tek başına görev süresini sona erdirmez. Ancak hukuken mümkün olan bir tercihin seçmenle kurulan temsil ilişkisi açısından nasıl değerlendirileceği ayrı bir soru işaretidir.

Bizi yeniden Shakespeare’in dünyasına götüren de işte bu sorudur.

Üçüncü perde: Bir kararın gerekçesi

Cemil Tugay, AKP’ye geçişini İzmir’e daha iyi hizmet etme düşüncesiyle açıklıyor. Merkezi hükümetle uyumlu çalışmanın kentin sorunlarının çözümünü kolaylaştıracağına inanıyor. Kararını zor aldığını da söylüyor.

Bu gerekçeleri değerlendirmeden karakter çözümlemesi yapamayız.

Çünkü Shakespeare’de karakterler çoğunlukla kötülük yapmak için kötülük yapmazlar. Kendi eylemlerini haklı çıkaran nedenleri vardır. Macbeth geleceğini güvence altına almak ister. Brutus Roma’yı korumak ister. Kral Lear sevildiğinden emin olmak ister. Ne var ki bir amacı doğru bulmak, o amaca ulaşmak için seçilen yolun sonuçlarını ortadan kaldırmaz.

Burada Tugay’ın tercihinin İzmir’e ne sağlayacağına ilişkin savı ile seçmen iradesi arasında bir gerilim bulunuyor.

Bir belediye başkanının merkezi yönetimle iyi ilişkiler kurması elbette kentin yararına olabilir. Diğer taraftan, yerel yönetim ile merkezi yönetimin işbirliği yapması için aynı siyasi partiye mensup olmaları gerektiği düşüncesi de ayrıca tartışılmaya değer.

Ancak bu gerekçe, başka bir soruyu kendiliğinden yanıtlamıyor.

Bir kente hizmet etme sorumluluğu ile o kentten alınan siyasi yetkiye sadakat arasında nasıl bir ilişki vardır? Sadakat, seçildiği partiden hiçbir koşulda ayrılmamak mıdır? Yoksa değişen koşullar karşısında seçmenine verdiği sözlerin arkasında durmak mıdır?

Bu soruların kolay cevapları yok. Shakespeare’in tragedyalarını değerli kılan da zaten kolay cevapların bulunmamasıdır.

Ancak burada insanın aklına başka bir soru geliyor. İzmir’e hizmet edebilmenin yolu merkezi hükümetle aynı siyasi çatı altında bulunmaktan geçiyorsa, Cemil Tugay seçime girerken neden farklı bir siyasi tercihte bulundu? Bu gerekliliği o gün görmedi de bugün mü fark etti? Üstelik kendisi bir hekim. Tıp, belirsizlikler karşısında olasılıkları değerlendirmeyi, eldeki verilerle öngörüde bulunmayı gerektiren bir bilim dalı. Siyaset elbette tıp değil. Yine de böylesine temel bir tercihin gerekçesinin iki yıl içinde nasıl değiştiğini sormak gerekiyor. Çünkü değişen yalnızca bir siyasetçinin hesabı değil, seçmenin verdiği yetkinin siyasi anlamı.

Shakespeare’de bir karakterin değişmesi, tek başına dramatik bir sorun yaratmaz. Asıl mesele, değişimin karakterin daha önce söyledikleri ve yaptıklarıyla nasıl bir ilişki kurduğudur. Bir karakter önceki sözlerinin tersini yaptığında seyirci yalnızca yeni kararını değil, eski sözlerinin anlamını da sorgulamaya başlar. Cemil Tugay’ın siyasi tercihinde de üzerinde durulması gereken bu çelişki. İzmir’e daha iyi hizmet etmek istediğini söylemesi, kararının gerekçesini ortaya koyuyor. Ancak bu gerekçe, İzmir halkından belirli bir siyasi kimlikle aldığı yetkinin anlamını kendiliğinden değiştirmiyor. Bir belediye başkanı, seçmeninin yararına olduğuna inandığı bir karar verebilir. Fakat o kararın seçmenin siyasi tercihine ne ölçüde karşılık geldiği ayrı bir meseledir. Dramaturjik çatışma da tam burada doğar: Halk adına hareket ettiğini söyleyen kişiyle, adına hareket ettiği halkın verdiği yetki arasındaki mesafede.

Bir de bütün bunların yaşandığı siyasi ortam var. Cemil Tugay, CHP’li belediyelere yönelik soruşturmaların ve tutuklamaların sürdüğü, seçilmiş belediye başkanlarının yargı süreçleriyle karşı karşıya bulunduğu, bu süreçlerin hukuki ve siyasi boyutlarının yoğun biçimde tartışıldığı bir ortamda değiştirdi partisini.

Shakespeare’in tragedyalarına baktığımızda karakterlerin kararlarının içinde bulundukları iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini görürüz. Sadakat de yalnızca verilen sözlerle değil, çatışma anında alınan kararlarla görünür hale gelir. Bu nedenle Tugay’ın siyasi tercihini yalnızca kişisel bir yön değişikliği olarak değil, gerçekleştiği dönemin iktidar ilişkileri ve siyasi çatışmaları içinde değerlendirmek gerekir.

Diğer taraftan Shakespeare’in dünyasında sadakat yalnızca onu gösterenin değil, ona güvenenin de meselesidir. Örneğin Kral Lear’ın trajedisi, kendisine bağlılık bildirenlerin sözlerini gerçek sadakatin güvencesi sanmasıyla başlar. Siyasette de aday belirleyenlerin tercihleri yalnızca kendi siyasi geleceklerini ilgilendirmez. O tercihin sonuçları, adayın temsil ettiği partiye ve ona oy veren seçmene kadar uzanır. Bu nedenle Cemil Tugay’ın siyasi yolculuğunu değerlendirirken dönemin CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in aday belirleme sürecindeki rolünü de bütünüyle tartışmanın dışında bırakmak mümkün görülmüyor.

Trajedi ama kimin?

Shakespeare’in tragedyalarında kişilerin aldıkları kararlar yalnızca kendi kaderlerini belirlemez. İçinde bulundukları dünyanın dengesini de değiştirir. Üstelik bu değişimin sonuçlarını bütünüyle denetleyemezler. Kendi iradeleriyle başlattıkları eylem, bir noktadan sonra onların iradesini aşar.

Macbeth‘te, İskoçya’nın başarılı komutanlarından Macbeth, kendisine kral olacağını bildiren bir kehanetin ardından iktidarı ele geçirme arzusuna kapılır. Karısının da kışkırtmasıyla Kral Duncan’ı öldürerek tahta çıkar. Ancak cinayet ona güvenli bir hükümdarlık sağlamaz. İktidarını kaybetme korkusu yeni cinayetleri beraberinde getirir ve Macbeth’in kendi geleceğini güvence altına almak için başlattığı eylem, sonunda hem kendisini hem de ülkesini yıkıma sürükler.

Kral Lear‘da yaşlanan hükümdar, krallığını üç kızı arasında paylaştırmaya karar verir. Paylaşımın ölçütü, kızlarının kendisini ne kadar sevdiklerini sözlerle ifade etmeleridir. İki büyük kızının abartılı bağlılık gösterilerine inanırken sevgisini gösterişli sözlerle anlatmayı reddeden en küçük kızı Cordelia’yı mirastan mahrum bırakır. Lear, iktidarını devretmesine rağmen bir kral olarak sahip olduğu saygı ve otoriteyi koruyacağını düşünür. Oysa verdiği karar yalnızca aile bağlarını parçalamaz, krallığı da siyasi çatışmaların içine sürükler.

Julius Caesar‘da ise Brutus, Caesar’ın giderek güçlenmesinin Roma’nın özgürlüğünü tehdit ettiğine inanarak yakın dostunun öldürülmesini amaçlayan suikasta katılır. Cumhuriyeti korumak adına verdiği bu kararın Roma’yı kurtaracağını düşünür. Ancak Caesar’ın ölümüyle siyasi çatışma sona ermez. Tam tersine, suikastın ardından başlayan iktidar mücadelesi Roma’yı yeni bir iç savaşa sürükler.

Bu üç tragedyada ortak olan, karar ile sonuç arasındaki mesafedir. Macbeth güvenli bir iktidar, Lear sevgisini ve otoritesini koruyacağı bir düzen, Brutus ise özgür bir Roma ister. Ne var ki her biri kendi amacı doğrultusunda hareket ederken öngöremediği sonuçlar yaratır. Shakespeare’in sahnesinde bu sonuçların ağırlığını yalnızca kararları verenler taşımaz. Onların yönetimi altında yaşayan insanlar da bu kararların bedeliyle karşı karşıya kalır.

Bu nedenle Cemil Tugay’ın siyasi yolculuğunu yalnızca bir kişinin sadakat değişimi olarak okumak eksik kalır. Ortada bir şehir, o şehirde oy vermiş insanlar ve onların verdiği yetkinin farklı bir siyasi kimlikle kullanılmasına ilişkin cevap bekleyen sorular var.

Kapanış

Tiyatroda olduğu gibi, siyasetin sahnesinde de asıl mesele bir kişinin hangi rozeti taktığından ibaret değildir. O rozete anlam veren yetkinin kimden alındığıdır.

Peki bu oyunun bedelini kim öder?

Elbette halk.

Önceki ve Sonraki Yazılar
BAHAR AKPINAR Arşivi

Tiyatroya yer açmak

03/10/2026 00:15

Görünmez Yakınlık

02/08/2026 00:10