İstanbul’da toplu taşımanın tarihi ve sanatta temsili: Bu şehirde bana da yer var mı?

BAHAR AKPINAR

İstanbul’la ilgili her program ulaşımı hesap etmekle başlar. Yaşanacak yer, kalınacak yer, buluşulacak yer ekseriyetle ulaşıma göre hesap edilir. Toplu taşıma araçları, bir noktadan diğerine gitmeye çalışan insanların oluşturduğu geçici birer topluluk yaratır. Sabahın ilk saatlerinde bir metro kapısının önünde biriken, çantasına sarılan, kaçırılan aktarmanın telaşıyla saatine bakan kalabalık, kentin en somut ama en çabuk dağılan ortaklığını kurar.

Ancak bu sahne sanıldığı kadar yeni değildir. İbrahim Yarış’ın derlediği Karikatürlerle İstanbul’da Toplu Ulaşım (1908–1982) çalışması, araçların biçim değiştirdiğini fakat İstanbullunun yolculuk çilesinin neredeyse hiç değişmediğini belgeliyor. 1908’de tavuk kafesine benzetilen tramvaylardan günümüzün metrobüslerine uzanan hatta hikaye aynıdır. Yetersiz seferler, tıklım tıklım araçlar, bilet zamları ve kapı eşiğinde verilen o gündelik yaşam mücadelesi. Karikatürün süzgecinden geçen bu çaresizlik, kentin yüz yıllık hafızasını da özetler.

Diğer taraftan, İstanbul’da toplu taşımanın tarihi yalnız vapurun, tramvayın, trenin ya da otobüsün tarihi değildir. Şehrin büyümesinin, sınıfların birbirine değmesinin, kadınların kamusal alana çıkışının, göçün, modernleşme arzusunun ve bitmeyen bir yer kavgasının da tarihidir. Bu açıdan bakıldığında toplu taşıma İstanbul’un sahnelerinden biri olarak görülebilir. Yolcular değişir, dekor değişir, fakat temel çatışma kolay kolay değişmez.

Şehre su üstünden bakmak

İstanbul’un düzenli toplu ulaşım hafızasının ilk büyük kahramanı vapurdur. On dokuzuncu yüzyılın ortasında Şirket-i Hayriye’nin seferleri, Boğaz’ın iki kıyısını gündelik hayatın içinde birbirine bağlamaya başladığında yalnız mesafeler kısalmadı. Memurun, esnafın, öğrencinin ve kıyılarda yaşayanların şehirle ilişkisi yeniden kuruldu. İstanbul artık karşı kıyısına belirli saatlerde gidilip dönülebilen bir yerdi.

istanbul-1

Vapurun diğer araçlardan farklı bir huyu vardır. Tramvay, otobüs ve metro insanı şehrin içine taşırken vapur, kısa bir süreliğine şehrin dışına çıkarır. Yolcu kıyıdan uzaklaştığında yaşadığı yere uzaktan bakabilir. Kubbeler, minareler, apartmanlar ve iskeleler tek bir manzarada birleşir. Belki bu yüzden İstanbul vapuru yalnız ulaşım aracı olarak kalmamış, başlı başına bir düşünme ve seyretme mekanına dönüşmüştür.

Sait Faik’in hikayelerinde vapur, insan çeşitliliğinin su üzerinde kurulmuş küçük bir dünyasıdır. Balıkçı, işsiz, memur, ada sakini, yalnız adam ve nereye ait olduğu pek belli olmayanlar aynı güvertede yan yana gelir. Yazar için yolculuğun asıl meselesi varılacak iskele değil, yol boyunca görülen yüzlerdir. 1936’da yayımlanan “Bir Vapur”da da vapur, şehrin hareketini taşıdığı kadar yoksulluğunu, yalnızlığını ve insan kalabalığını da taşır.

Orhan Veli’nin Galata Köprüsü’nden baktığı İstanbul’da da vapurlar, mavnalar, düdükler ve dumanlar vardır. Fakat bu manzara turistik bir kartpostal değildir. Köprünün altında ve üstünde çalışan herkes geçim derdindedir. Şairin İstanbul’u seyretmesi bile, şehrin emeğine bakmanın bir biçimidir. Vapur böylece hem İstanbul’un güzelliğini hem de o güzelliği ayakta tutan gündelik telaşı aynı kareye sokar.

Yarış’ın derlediği karikatürlerde vapurun tramvay kadar sık görünmemesi belki de bundandır. Tramvayın sıkışıklığı kolayca karikatüre dönüşür. Vapur ise bütün kazalarına, gecikmelerine ve şikayetlere rağmen yolcuya hala bir ufuk bırakır. İstanbul’da başka hiçbir toplu taşıma aracı insana çayını alıp martılara bakma, işe giderken birkaç dakikalığına şehirden uzaklaşma ayrıcalığını bu kadar cömertçe sunmaz.

istanbul-4

İki semt, iki dünya, bir tramvay

Atlı tramvayların ardından elektrikli tramvayların şehrin caddelerine çıkması İstanbul’un yalnız hızını değil, sesini de değiştirdi. Zil sesi, rayların gürültüsü ve duraklarda biriken kalabalık modern şehrin yeni ritmiydi. Ne var ki yenilik, beraberinde düzen getirmedi. Kitaptaki karikatürlerde tramvay kimi zaman öküze çektirilir, kimi zaman yolcularla ağzına kadar dolu bir kafese dönüşür. Herkes ileri giderken İstanbul’un geri kaldığı söylenir.

Peyami Safa’nın 1931 tarihli Fatih-Harbiye romanında tramvay, bu modernleşme tartışmasının raylar üzerindeki karşılığıdır. Neriman yalnız Fatih’ten Harbiye’ye gitmez. Bir hayat anlayışından diğerine geçmeye çalışır. Fatih evin, geleneğin, Şinasi’nin ve tanıdık dünyanın. Harbiye ise Macit’in, baloların, arzunun ve Batılı görünme isteğinin mekanıdır. İki semti birbirine bağlayan tramvay, aralarındaki kültürel mesafeyi ortadan kaldırmaz. Tersine, Neriman her yolculukta bu mesafeyi yeniden hisseder.

Romanın büyük medeniyet tartışmasıyla karikatürlerdeki gündelik sıkışıklığı yan yana koyduğumuzda İstanbul’un çelişkisi belirginleşir. Roman kahramanı tramvayda kim olmak istediğini düşünürken sıradan İstanbullu yalnızca vagonun içine girmeye çalışmaktadır. Modernleşme bir yandan kimlik, müzik, kıyafet ve yaşam tarzı üzerinden tartışılır. Öte yandan modern aracın içinde nefes alacak yer bulunamaz.

Üstelik tramvay, kadınların kamusal hayattaki kırılganlığını da görünür kılar. Kitapta aktarılan gazete haberleri ve karikatürler, kadınlara laf atmanın ve sarkıntılığın yeni olmadığını gösterir. Kadın evden çıkmış, tek başına ya da başka yolcularla birlikte şehrin hareketine katılmıştır. Fakat bu hareket özgürlüğünün bedeli, erkek bakışı ve taciz tehdidiyle sürekli yeniden kesilir. Toplu taşıma bu nedenle yalnız sınıfların değil, cinsiyet rejiminin de açıkça görülebildiği bir sahnedir.

Haydarpaşa’da başlayan hikaye

Vapur şehrin iki yakası arasındaki gündelik dolaşımı, tramvay şehrin içindeki kültürel gerilimi taşırken tren İstanbul’a varma arzusunu taşır. Haydarpaşa Garı, Anadolu’dan gelenler için uzun yıllar büyük şehrin eşiğidir. Perona inen insan henüz İstanbul’a karışmamıştır. Ama geride bıraktığı hayattan da uzaklaşmıştır. Önünde deniz, karşısında siluet ve zihninde yeni bir hayat ihtimali vardır.

Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları romanı ve Halit Refiğ’in 1964 tarihli filmi bu eşiğin en güçlü anlatılarındandır. Bakırcıoğlu ailesi Haydarpaşa’ya umutla gelir. İstanbul onların gözünde çalışanın kazanabileceği, maharetli olanın yükselebileceği büyük bir imkandır. Fakat şehrin hareketine katıldıkça aile çözülmeye, üyeleri başka yönlere savrulmaya başlar. Film Haydarpaşa’da açılıp yine orada kapanırken garı yalnız başlangıç değil, İstanbul’un kabul edip sonra geri püskürttüğü hayatların da mekanı haline getirir.

Tren burada bir ulaşım aracından fazlasıdır. Taşradan merkeze doğru kurulmuş toplumsal hayalin taşıyıcısıdır. Perona her inen, yanında bavulundan daha büyük bir beklenti getirir. Fakat İstanbul’a varmak, İstanbul’da kendine yer bulmak anlamına gelmez. Şehir geleni hemen hareketin içine çeker. Emeğini, bedenini, gençliğini kullanır ve ona çoğu zaman ancak kenarda bir yer açar.

istanbul-3

Otobüs yolcuları

Cumhuriyet döneminde şehrin genişlemesiyle otobüs, yeni İstanbul’un başlıca araçlarından birine dönüşmüştür. Raylara bağlı olmayan bu araç, büyüyen mahallelere ulaşabilecek, şehrin sınırlarını ve imkanlarını genişletecekti. 1920’lerin ikinci yarısında başlayan belediye otobüsü seferleri, ilerleyen yıllarda İstanbul’un gündelik hayatında giderek daha büyük bir yer tuttu. Ancak karikatürlere bakılırsa tramvayın sorunları da otobüse miras kaldı. Kalabalık, gecikme, açılmayan kapılar, yolda kalan araçlar, bilet zamları ve bitmeyen bekleyiş.

Ertem Göreç’in, senaryosunu Vedat Türkali’yle birlikte kaleme aldığı 1961 tarihli Otobüs Yolcuları bu hikayeyi sinemanın içine taşır. Filmde otobüs yalnız kahramanların bir araya geldiği dekor değildir. Şoför, memur, işçi, kadın, öğrenci ve farklı sınıflardan yolcular aynı hareketli mekanda karşılaşır. Otobüsün izlediği güzergah, hızla büyüyen İstanbul’un toplumsal haritasına dönüşür. Yeni konut alanları, kooperatif hayalleri ve yolsuzluklar bu haritada yan yana belirir.

Otobüs, vapurun aksine yolcuya şehre uzaktan bakma imkanı vermez. Onu trafiğin, asfaltın ve kalabalığın tam ortasına bırakır. Camdan görünen İstanbul parçalıdır. Bir apartman, bir arsa, bir gecekondu, bir fabrika duvarı, sonra başka bir durak. Şehir artık bütünüyle seyredilen bir manzara değil, çalışmak ve hayatta kalmak için her gün kat edilmesi gereken bir mesafedir.

Bu nedenle Otobüs Yolcuları’ndaki toplumsal gerçekçilik ile dönemin karikatürleri birbirini tamamlar. Sinema yolculara hikaye, arzu ve çatışma verir. Karikatür ise bedenlerinin nasıl ezildiğini gösterir. Cumhuriyet şehri genişletmiş, fakat yolcunun kişisel alanını genişletememiştir. İnsanlar yeni mahallelere taşınmış, daha uzak işlere gitmiş, daha uzun yollar katetmiş. Ancak araçların içinde kendilerine ayrılan yer giderek küçülmüştür.

Müsait bir yerde

Dolmuş ve minibüs, İstanbul’un planlanmış modernleşmesinden çok gündelik ihtiyacın yarattığı çözümlerdir. Resmi sistemin yetişemediği yere şehir kendi aracını üretir. Belirli bir saate tam olarak bağlı olmayan, dolunca kalkan ve yolcusunu durağın dışında da indirebilen bu ulaşım biçimi İstanbul’un esnek, pazarlıkçı ve doğaçlamacı tarafına uygundur.

Dolmuşta para elden ele öne uzatılır. Birbirini tanımayan insanlar birkaç dakikalığına küçük bir güven zinciri kurar. İnecek kişi şoföre yalnız yerini değil, ricayı da bildirir: “Müsait bir yerde.” Bu ifade, şehrin resmi diliyle gündelik hayat arasındaki mesafeyi tek başına anlatır. Nerede durulacağını kural değil, yolun ve insanın o anki hali belirler.

Yeşilçam’ın şoförleri, minibüsleri ve dolmuşları bu yüzden yalnız ulaşım dünyasına ait değildir. Şoför karakteri mahallenin dışını bilen, farklı sınıfları gören, kentin hem merkezine hem kenarına girip çıkan kişidir. Taşıt da tesadüfi karşılaşmaların, aşkların, sınıf atlama hayallerinin ve küçük dayanışmaların mekanına dönüşür. İstanbul’un resmi planında görünmeyen hayat, sinemada çoğu zaman bir direksiyonun arkasından görünür.

istanbul-2

Bu şehirde bana da yer var mı?

Bugün İstanbul’un ulaşım haritasında metro, Marmaray, metrobüs, tramvay, vapur, füniküler ve otobüs hatları iç içe geçiyor. Turnikeler, elektronik kartlar, yolculuk uygulamaları ve yeraltındaki uzun aktarma koridorları, geçmişin İstanbullusunun hayal bile edemeyeceği bir teknolojik düzen kuruyor. Buna rağmen yüz yıl önceki karikatürlere baktığımızda tanıdığımız şey araçlar değil, insan bedenleridir. Bekleyen, sıkışan, yetişmeye çalışan, düşmemek için bir yere tutunan bedenler.

1908’deki karikatürist, tramvay kalabalığını tavuk kafesine benzetirken yalnız yetersiz bir ulaşım aracını eleştirmiyordu. Şehrin insanı nasıl yerleştirdiğini, kime oturacak yer verdiğini, kimi kapının dışında bıraktığını da çiziyordu. Bugün aynı sorular başka araçlarda, başka güzergahlarda ve başka ölçeklerde devam ediyor. Merkezle çeper, evle iş, zengin mahalleyle yoksul mahalle arasındaki mesafe yalnız kilometreyle ölçülmüyor. Yolculuk için harcanan zaman, yorgunluk ve güvenlik duygusu da bu mesafenin parçası oluyor.

İstanbul’da toplu taşımanın tarihi, en hızlı aracın tarihi değildir. Birbirine değmeden yaşayamayan, fakat birbirine tahammül etmekte de zorlanan milyonlarca insanın aynı şehri paylaşmayı öğrenme tarihidir. Vapurda ufka bakan, tramvayda iki medeniyet arasında kalan, Haydarpaşa’da yeni bir hayatın eşiğine inen, otobüste ayakta yer arayan insan değişmiş görünür. Oysa yüz yılı aşkın zamandır aynı soruyu sormaktadır:

Bu şehirde bana da bir yer var mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar
BAHAR AKPINAR Arşivi

Görünmez Yakınlık

02/08/2026 00:10

Ahmet Rasim’in İstanbul’u

22 Mart 2026 Pazar 00:30