BAHAR AKPINAR
İki İleri Bir Geri: Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi’nin dramaturjik bir analizi
BAHAR AKPINAR
Devletler, tarihleri boyunca yalnızca kurumlar ve sınırlar inşa etmez, bir semboller dünyası da oluşturur. Bayraklar, marşlar, askeri gelenekler, tarihi figürler, mimari, müzik… Bunların hiçbiri yalnızca geçmişe ait değildir. Devletler bu semboller üzerinden hafızalarını kurarlar. Düzenledikleri törenler ise buhafızanın hangi parçalarının sahneye çıkarılacağına karar verilen performanslardır. Geçmişi aynen yeniden üretmezler. Ancak geçmişten seçilmiş sembollerle bugüne dair bir anlatı kurarlar.
Bir dramaturg olarak devlet törenlerine bu gözle bakmak beni farklı bir okuma yapmaya itiyor. Günümüzde dramaturjiyi yalnızca tiyatro metinlerini ya da sahnelemeleri çözümleyen bir disiplin olarak ele almak, onu dar bir kalıba sıkıştırmak demek. Oysa dramaturji aynı zamanda anlamın hangi araçlarla üretildiğini araştıran bir okuma yöntemidir. Bu nedenle bir devlet töreni de, en az bir tiyatro gösterisi kadar dikkatle tasarlanmış bir performans olarak okunabilir. Hangi tarihsel sembollerin sahneye çağrıldığı, hangilerinin görünmez kılındığı, hangi müziğin seçildiği, performansın ritmi, görsel dili ve kurduğu atmosfer, bunların her biri devletin kendisi hakkında kurmayı tercih ettiği anlatının parçalarıdır. Bir farkla, bu performansın arkasındaki tercih, tiyatroda olduğu gibi estetik değil, siyasidir.
Son NATO Zirvesi’ndeki karşılama törenine de bu nedenle yalnızca diplomatik bir protokol olarak bakamıyorum. Bu törende Türkiye’nin kendisi hakkında kurduğu anlatının sahneye konuluşunu görüyorum.
Peki bugün Türkiye kendisini hangi anlatıyla sahneliyor?
Bu soruya cevap verebilmek için bugünkü görüntünün biraz gerisine çekilmekte fayda var. Zira devletlerin temsil dili de tarihleri gibi katman katman oluşur.
1826’da II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken yalnızca askeri bir reform yapmıyordu. Mehter sustu. Yerine Mızıka-i Hümâyun kuruldu. Giuseppe Donizetti, (Donizetti Paşa),İstanbul’a davet edildi. Bu yalnızca müzikal bir tercih değildi.Osmanlı artık Avrupa’ya başka bir hikaye anlatmak istiyordu. Değişen yalnızca ordu değildi. Üniforma, müzik, tören ve nihayetinde devletin kendisini temsil etme biçimi bütünüyle başkalaşıyordu. II. Mahmud, devletin dramaturjisini yeniden kuruyordu.
Cumhuriyet de bu dönüşümü büyük ölçüde sürdürdü. Modern devlet yalnızca yeni kurumlar kurmadı, yeni bir temsil dili de inşa etti. Modern üniformalar, Batılı protokol, askeri bandolar ve 1952’de gelen NATO üyeliği… Bu dönemde Türkiye uluslararası sahnede kendisini modern dünyanın bir parçası olarak temsil etmeyi seçiyordu.
Ne var ki, aynı yıl doğrusal tarih anlatısı kırılmaya başladı. Türkiye’nin NATO’ya katıldığı 1952 yılı, aynı zamanda Türkiye’de mehter takımının yeniden kurulduğu yıl olarak tarihe geçti. Yedi yıl sonra, 1959’da, ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower Ankara’yı ziyaret ederken mehter müziği ile de tanıştı. Demek ki mesele Batı ile Doğu arasında kesin bir tercih yapmak değildi. Mesele, farklı tarih katmanlarını aynı temsil rejimi içinde yeniden kurabilmekti.
Osmanlı’nın sembolik repertuvarı terk edilmedi. Ancak yeni temsil dilinin üzerine yeniden yazıldı. Eisenhower’ın mehterle karşılanması bu nedenle yalnızca folklorik bir tercih değildi. Türkiye’de modern devletin temsil dili ile Osmanlı’nın tarihsel hafızası birlikte görünür hale gelmişti. Bunu bir geri dönüş değil, geçmişin bugünün sahnesinde yeniden kurgulanması olarak görmek yerinde olur. Ancak bu yeniden kurgulanışta farklı bir nokta var. Zira bu görüntü bana hafıza çalışmalarında sıklıkla başvurulan bir kavramı hatırlatıyor: palimpsest.
Palimpsest, Orta Çağ’da, üzerindeki yazı kazınarak yeniden kullanılan parşömenlere verilen addır. Yeni metin eskisinin üzerine yazılır ama eski yazı hiçbir zaman bütünüyle kaybolmaz. Silik de olsa yeni metnin altından görünmeye devam eder. İşte palimpsest, geçmişin silinmeyip üzerine yeniden yazıldığı katmanlı hafızanın adıdır. Bugünü anlamak, bazen alttaki o yazıyı okuyabilmeyi gerektiriyor.
Türkiye’nin devlet törenleri de bana bunu düşündürüyor. II. Mahmud’un temsil reformu, Cumhuriyet’in modernleşme anlatısı, NATO üyeliği ve Osmanlı’nın sembolik repertuvarı birbirini ortadan kaldırmıyor. Her yeni dönem, kendinden öncekini bütünüyle silmek yerine onun üzerine kendi anlatısını yazıyor. Ortaya tek bir kimlik değil, üst üste binmiş katmanlardan oluşan bir temsil dili çıkıyor.
İşte bu yüzden devlet törenlerindeki mehter, yeniçeriler ve “Hu” nidaları folklorik unsurlar değil. Bunlar, devletin hangi geçmişi bugüne çağırdığına dair bilinçli tercihler. Bir dramaturg için asıl soru, sahnede neyin bulunduğundan çok, hangi geçmişin sahneye davet edildiği ve hangisinin kuliste bekletildiğidir. Bir zamanlar modern devlet anlatısını tamamlayan folklorik bir unsur gibi görülen mehter, bugün temsilin merkezine yerleşmiş görünüyor.
Bu sahneyi bir çelişki olarak değil, bir palimpsest olarak okumayı tercih ediyorum. Aynı yüzeye farklı zamanlarda yazılmış metinler gibi, farklı tarih katmanları birbirini silmiyor,birbirinin altından görünmeye devam ediyor. Ne var ki, dramaturjide bir oyunun inandırıcılığı yalnızca oyunculara bağlı değildir. Reji ile metnin birbirini taşıması gerekir. Reji, metni yeniden yorumlayabilir, ona yeni anlamlar katabilir, hatta yer yer ona itiraz da edebilir. Ama reji, metinle sürekli çatışmaya başladığında seyirci sahnede ne izlediğini sorgulamaya başlar.
Türkiye’nin bugünkü devlet törenlerine baktığımda gördüğüm tam da bu. Bir yanda modern devletin kurumsal çerçevesi, NATO üyeliği, diplomatik protokol ve uluslararası ittifaklar, öte yanda tarihsel derinliği çağıran semboller, ritüeller ve imgeler. Dramaturjik soru ise şudur: Bunlar aynı oyunun parçaları mı, yoksa farklı metinlerden alınmış sahneler mi?
Eğer aynı sahnede birden fazla metin konuşmaya başlarsa mesele metinlerin çokluğu değil, hangisinin oyunun omurgasını taşımakta olduğunun belirsizleşmesidir. Çünkü tiyatroda seyirci salondan ayrılırken oyunun ne anlattığına hakimdir. Devlet törenleri de aynı soruyla baş başa kalır. Bütün bu semboller, bütün bu ritüeller ve bütün bu tarih katmanları bir araya geldiğinde geriye çoğu zaman tek bir anlatı değil, birbirini bastıran seslerin oluşturduğu bir uğultu kalır.
Bu soyut bir gerilim değil. Son dönem devlet törenlerinde iki somut örnekte karşımıza çıkıyor. Bir yanda mehterin ritmiyle açılan sahneler, diğer yanda resmi heyetler ağırlanırken fonda aniden duyulan Ahmet Kaya’nın Kum Gibi şarkısının melodisi…
Bir zamanlar bu ülkede sesi susturulan, linç edilen ve sürgünde hayatını kaybeden bir sanatçının eseri ile Osmanlı’nın en güçlü askeri sembollerinden biri aynı performansın parçası haline gelebiliyor. Bunu yapısal bir çelişki olarak görmek istemeyenler olabilir. Ama tek başına bir uyum olarak görmek de mümkün değil.
Bugün Türkiye’nin sembolik dili tam da bu belirsizlikte şekilleniyor: Aynı anda farklı tarih katmanlarını, farklı hafızaları ve farklı siyasal kurguları aynı sahnede buluşturma arzusu. Bu hamle dinamik bir temsil gücü üretebilir gibi görünüyor olabilir. Ama sahnenin gerçek gücü, çağırdığı sembollerin çokluğundan değil, o sembollerin birlikte kurduğu anlatının berraklığından gelir. Bugün o berrak anlatıya sahip değiliz.
Deniz Göktaş olayı: Kahkahadan kim korkar?
04/07/2026 09:23Babaların yalnızlığı
21/06/2026 00:10Sansürün evrimi: Yakılan kitaplardan görünmez haberlere
06/06/2026 00:20Bugünün öfkesi neden hiçbir şeyi değiştirmiyor?
23/05/2026 00:20Bir icat olarak Anneler Günü: Vitrin ve gerçek
10/05/2026 00:10Yeşil sahada barut kokusu: Dünya Kupası eşiğinde futbol ve savaş
11 Nisan 2026 Cumartesi 08:24Ahmet Rasim’in İstanbul’u
22 Mart 2026 Pazar 00:30Konstantinopolis'ten Rönesans'a: Bizanslı sürgünlerin Avrupa'yı dönüştüren yolculuğu
21 Şubat 2026 Cumartesi 08:24Konken Partisi: Tiyatrokare'den yeni bir yorum
31 Ocak 2026 Cumartesi 00:20Ruhun hızı ve durmanın adaleti
17 Ocak 2026 Cumartesi 08:20
