ÖZGE MUMCU AYBARS

ÖZGE MUMCU AYBARS

Avrupa’nın huzursuz sonbaharı

ÖZGE MUMCU AYBARS

Avrupa’da bu sonbahar sokaklar oldukça hareketli. Fransa’da öğrenciler sokakta, İtalya’da savaşa ve hayat pahalılığına itiraz edenler, İspanya ve Portekiz’de kirasını ödeyemeyenler, Arnavutluk’ta ise önce bir kıyı projesine, ardından hükümete karşı çıkanlar sokaklarda. Her ülkedeki protestonun tonu ve şiddeti farklı. Bizim jenerasyonun öğrendiği kurallar çalışmak, okumak, kurallara uyarak bir kariyer inşa etme metodu artık bu yeni jenerasyonun önceliklerine karşılık gelmiyor.

Bu yazıda önce sokakta neler olduğuna, sonra da bu öfkenin sandığa nasıl yansıyabileceğine bakmak istiyorum. Saha sürekli değiştiği için, bu yazıda Avrupa’nın farklı ülkelerindeki olaylar, seçime yakınlık süreçleri ile anketlere değineceğim.

Fransa’da gündem nasıl değişti?

Fransa’da 17 Ekim’deki gösterilere, yetkililere göre 550 bin, organizatörlere göre 800 bin kişi katıldı. Öğrencilerin eğitim koşullarına yönelik itirazları, hayat pahalılığına ve kamu hizmetlerindeki aksamalara duyulan genel hoşnutsuzlukla birleşti. Paris başta olmak üzere pek çok kentte çatışma ve yağma yaşandı, Limoges’ta belediye binası ateşe verildi.

Protesto konuları öğretmen eksikliği, okul binalarının hali, maaşların alım gücüne etrafında birleşirken, siyasi tartışma devletin sokağı ne kadar kontrol edip edemediğine doğru yöneldi. Yani, şiddet olaylarının ardından güvenlik, Fransa’daki siyasi tartışmanın merkezine yerleşti. Marine Le Pen, 18 Ekim’de Macron’un konuşmasından önce yayımladığı videoda, ülkenin derin bir güven ve otorite krizi yaşadığını savundu. Macron yönetimini “tükenmiş ve yönünü kaybetmiş” olarak nitelerken Fransa’nın da “şiddet ile acizlik arasında sıkıştığını” söyledi. Fransızların altı ay sonra farklı bir yol seçebileceğini belirten Le Pen, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisini otoriteyi ve güvenliği yeniden sağlayacak aday olarak konumlandırdı.

Macron ise aynı akşam yağma ve saldırıları kınadı, sorumluların hesap vereceğini ve kamu binalarıyla işyerlerinin korunacağını söyledi. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifa teklifini kabul etmeyerek güvenlikteki sıkıntıların açıklığa kavuşturulmasını istedi. Başbakan Sébastien Lecornu da bölgesel sokağa çıkma yasaklarını ve yeni gösteriler için geniş çaplı güvenlik hazırlığını duyurdu. Böylece hükümet kontrolü yeniden sağlamaya, Le Pen ise yaşananları iktidarın başarısızlığı üzerinden seçim gündemine taşımaya yöneldi. Eğitim ve geçim talepleri şu anlık “sokakların güvenliğine” evrilmiş durumda.

Sébastien Lecornu, 24 Ekim’de beklenen yeni gösteriler için geniş çaplı bir güvenlik operasyonu yapılacağını, polise askerlerin de destek vereceğini açıkladı.

Bir geceyi olaysız atlatmak başka, insanların neden sokakta olduğunu analiz etmek birbirinden bambaşka konular.

İtalya’da benzer bir tablo

Milano’da savaşlara ve artan yaşam maliyetine karşı başlayan yürüyüş, bazı grupların polisle çatışması, mağazaların yağmalanması ve çıkarılan yangınlarla gündeme geldi. Polis göz yaşartıcı gaz ve tazyikli suyla müdahale etti. Başbakan Giorgia Meloni, gösteri yapmanın bir hak olduğunu ancak kentleri ateşe vermenin kabul edilemeyeceğini söyledi. Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala da protestoların gerekçelerini anlaşılır bulduğunu belirtirken, şiddetin ve kentte yaratılan zararın haklı gösterilemeyeceğini vurguladı. Hükümet ise olayların ardından kamu düzenine ilişkin yaptırımları ağırlaştıracak yeni bir güvenlik paketi hazırladı.

Böylece de, İtalya’da da ekonomik taleplerle başlayan tartışmanın ağırlığı güvenliğe kaydı. Ücretlerin yaşam maliyetini karşılayıp karşılamadığı, eğitime yeterli kaynak ayrılıp ayrılmadığı ve barınma sorununa nasıl çözüm bulunacağı yerine, cezalar ve polisin müdahale yetkileri konuşulmaya başladı.

İspanya ve Portekiz’de mesele barınma

İspanya’yı son aylarda iki kez yazdım. Haziranda, Sánchez’in yakın çevresini ilgilendiren yargı süreçleri yüzünden 2027’ye kadar görevde kalmasının zorlaşabileceğine değinmiştim. Ekim başında da erken seçim kararının arkasındaki konut krizini ele almıştım. Kısaca: Konut krizi artık hem hükümetin çözüm üretip üretemediğinin hem de meclisteki tıkanmanın sınandığı bir seçim konusu.

Portekiz’de ise Lizbon ve Porto’nun merkezindeki meydanlarda kurulan konut protestosu kampları 20 Ekim sabahı polis tarafından kaldırıldı, 55 kişi gözaltına alındı. Çadırlar, barınma talebini kentin tam ortasına taşımıştı. Meydanlar boşaltıldı, ama insanların neden orada olduğu sorusu hala yanı

Arnavutluk: Kıyıdan kampüse

Arnavutluk’taki hareket, ekimdeki öğrenci gösterilerinden daha eski. Mayıs sonunda başlayan “Flamingo” protestolarının çıkış noktası, Jared Kushner bağlantılı lüks turizm projeleriydi. Sazan Adası ve Zvërnec çevresindeki projelerin doğaya zarar vereceği kaygısıyla başlayan tepkiler, zamanla hükümetin yatırım tercihlerine ve kararlarına yönelik itiraza dönüştü.

13 Ekim’de öğrencilerin katılmasıyla hareket yeni bir aşamaya geçti. Üniversite koşulları, harçlar ve mezun olduktan sonra iş bulamama kaygısı, aylardır süren çevre ve yolsuzluk itirazlarıyla birleşti. Başbakan Edi Rama’nın istifası ortak taleplerden biri oldu.

Rama ise istifa çağrılarını reddediyor, protestoları ülkenin AB üyelik hedefini tehlikeye atan bir gelişme olarak sunuyor. “Hibrit savaş” ve dış müdahale açıklamaları da yapıyor. Bunlar hükümetin değerlendirmesi, protestoların dışarıdan yönetildiğinin kanıtı değil. Üstelik eğitim ve yolsuzluk şikâyetlerine ne cevap verileceği sorusu da ortada kalıyor.

Peki Avrupa basını ne diyor?

Avrupa basını da olayların nedenlerini tartışıyor. Protestolarda için özetlediğim güvenlik endişekeri sürecin farklı şekilde ele alındığını gösteriyor.. Birkaç örneğe göz gezdirelim.

Almanya’da Der Freitag, protestoların farklı hükümetleri hedef aldığını, tetikleyicilerinin de eğitimden kiraya, yolsuzluğa kadar değiştiğini hatırlatıyor. Ancak Paris’ten Tiran’a, Lizbon’dan Madrid’e ortak bir nokta görüyor: Ön saflarda gençler var. Gazeteye göre ilk bakışta kuşak çatışması gibi görünen şey, aslında iyi bir gelecek vaadiyle bu vaadin büyük ihtimalle tutulmayacağı farkındalığı arasındaki bir çatışma. Gazetenin ifadesiyle gençleri birleştiren, “bu sözün tutulmadığını deneyimlemeleri.”

İtalya’da La Repubblica yazarı Michele Serra, Milano’daki taşkınlıkları anlamak için klasik siyasi şiddet kavramının pek işe yaramadığını düşünüyor. Ona göre kent merkezindeki mağazaları yağmalayan maskeli gençlerin ne bir ideolojisi ne de örgütsel bir hedefi var. Çağrılar akıllı telefonlarda elden ele yayılıyor. Serra bunu, hiçbir siyasi yönelimi olmayan bir toplumsal kalkışma olarak tanımlıyor.

Avusturya’dan Salzburger Nachrichten ise protestoculara daha anlayışlı yaklaşıyor. Gazete, Fransa’daki şiddetin kınanması gerektiğini söylüyor ama gerekçelerin meşru olduğunu da vurguluyor: Eğitim, okul ve üniversite sorunları, bazı ülkelerde pahalı konut piyasasıyla birleşiyor. Gazeteye göre eğitimde tasarrufa giden hükümetler, gençlerin potansiyelini ve gelecek umutlarını, yani üzerinde oturdukları dalı kesiyor.

Sağdan bakan yorumlar ise tabloyu bambaşka okuyor. İngiltere’de The Times yazarı Melanie Phillips, aşırı sol, İslamcılar ve Filistin destekçilerinden oluşan bir “kızıl-yeşil ittifak” ile karşı karşıya olunduğunu ve bunun Batı’ya açılmış bir savaş olduğunu savunuyor. Danimarka’da Jyllands-Posten de Fransa’daki Müslüman göçmenlerin örgütlenip blok halinde oy kullanmaya başlamasından ve bu tablonun İngiltere, İsveç gibi ülkelere yayılmasından endişe ediyor. Bu iki yorumun öğretmen eksikliği ya da kira gibi somut taleplerden hiç söz etmemesi de dikkat çekici.

Rusya’dan Echo’nun aktardığı bir Telegram paylaşımında insan hakları savunucusu Anastasia Burakova, Avrupa’daki protesto kültürlerinin farklılığına dikkat çekiyor. Kimi ülkede sendikalar ve grevler, kimi ülkede yol kapatma, meydan ya da bina işgali öne çıkıyor. Burakova her protestonun şiddet içermediğini, her grevin de başarıya ulaşmadığını kabul ediyor. Ama susmanın ve siyaseti hükümete bırakmanın öğütlenmesini dinlemektense, Madrid’in merkezindeki çadırların arasından güçlükle yürümeyi tercih ettiğini yazıyor.

Arnavutluk için Yunanistan’dan Documento’nun yorumu, bugünkü öfkenin köklerine iniyor. Gazeteye göre eski komünist rejimin bürokratları yeni siyasi yapılara geçerek devletin kasasından beslenmeye devam etti. Yeni bir üretim yapısı kurulamadı ve 1990’larda yüz binlerce Arnavut, çoğu Yunanistan’a olmak üzere göç etti. Geride kalanlar yurt dışından gelen dövizle ayakta kaldı. Bu arada siyasetçiler, yargıç ve polis gibi üst düzey memurlar ve iş insanlarının iç içe geçtiği yeni bir elit tabaka ortaya çıktı.

Ukrayna’dan NV’de ise Bilgi Direnişi adlı sivil toplum kuruluşunun koordinatörü Oleksiy Kopitko, Avrupalılara soğukkanlı olmayı hatırlatıyor. 2013–2014’teki Maydan protestolarında çatışmaların birkaç sokakla sınırlı kaldığını, ama medya ve sosyal ağlar yüzünden bütün Kiev yanıyormuş gibi bir izlenim oluştuğunu anlatıyor. Ona göre Avrupa’nın cehenneme sürüklendiğine dair söylentiler abartılı, istikrarı koruma kapasitesi hâlâ var.

Kısaca, aynı görüntülere bakan yorumcular çok farklı şeyler görüyor. Kimi tutulmayan bir sözü, kimi siyasetsiz bir öfkeyi, kimi de Batı’ya yönelik bir tehdidi. Bu farkın kendisi de sandıkta neyin konuşulacağına dair bir ipucu veriyor.

Peki sandıkta ne olacak?

Gelelim ikinci soruya. Tabi yine birkaç ankete bakalım.

Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu 18 Nisan, ikinci turu 2 Mayıs 2027’de. Ekim protestoları, Macron döneminin son aylarına ve ondan sonra ülkeyi kimin yöneteceği tartışmasına denk geliyor.

Anketler şu an Marine Le Pen’den yana. Toluna Harris Interactive’in eylül araştırmasında ilk tur desteği, aday senaryosuna göre yüzde 33 ile 36 arasında. Reuters’ın aktardığı 14 Ekim tarihli Odoxa araştırmasında ise yüzde 37–38. Bu rakamlar protestoların Le Pen’e oy kazandırdığını göstermiyor. Gösterdikleri durum, bu krizin Le Pen’in anketlerde güçlü olduğu bir döneme denk geldiği. Sokağa çıkanların hangi partiye yöneleceği ise belirsiz, saha yorumlamak için henüz dağınık gibi.

İspanya’da sandık çok daha yakın ve anketler birbirini tutmuyor. Reuters’ın 9 Ekim’de aktardığı iki araştırmaya göre merkez sağ Halk Partisi (PP) ile aşırı sağ Vox birlikte meclis çoğunluğuna ulaşabilir. El País için yapılan araştırmada PP yüzde 31,9, PSOE yüzde 28,1. Kamu araştırma kurumu olann CIS’in ekim araştırması ise PSOE’yi yüzde 34 ile önde gösteriyor. Sağ bloğun avantajına işaret eden veriler var. Ama 2023’te en çok sandalyeyi PP kazandığı halde hükümeti Sánchez’in kurduğunu da unutmamak lazım.

İtalya’da olağan seçim 2027’de. Ekim başındaki anketlerde Meloni’nin partisi İtalya’nın Kardeşleri yüzde 27–28, Demokratik Parti yüzde 21, Beş Yıldız Hareketi yüzde 13 civarında. İktidarın büyük ortağı yerinde duruyor, muhalefetin ise hâlâ ittifak sorunu var. Sokaktaki tepki büyüyor diye kendiliğinden bir muhalefet çoğunluğu oluşmuyor.

Portekiz’de hoşnutsuzluğu kimin temsil edeceği yarışı, iktidar ve geleneksel muhalefetle sınırlı değil. Pitagórica’nın 5 Ekim araştırmasında aşırı sağ Chega yüzde 27,3, iktidardaki Demokratik İttifak yüzde 23,9.

Arnavutluk’ta ise bir takvim meselesi var. Rama’nın Sosyalist Partisi 2025’te dördüncü kez seçimi kazandı, olağan seçim 2029’da. Göstericiler bu tarihi beklemek istemiyor. İstifa talebi, seçimle alınan yetkinin nasıl kullanıldığına dair bir itiraz. Seçim kazanmak, hesap vermemek anlamına gelmiyor.

Kısaca

Bütün bu protestoların aynı yere varacağını söylemek zor. Toplumsal öfke bazı ülkelerde aşırı sağa yarar, bazı ülkelerde solu yeniden toparlar, bazı yerler de de insanları geleneksel parti yapılarından iyice uzaklaştırır. Avrupa’da huzursuz bir sonbahar başladı, kışın “aşırı sağa” doğru dönme olasılığı da, ön plana çıkartılan güvenlik politikalarıyla bir araya alındığında uzak görünmüyor.

Olayları izlemeye devam.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ÖZGE MUMCU AYBARS Arşivi