TEZCAN KARAKUŞ CANDAN
Ulus’ta büyük yıkım: Ankara’da kentsel yas
TEZCAN KARAKUŞ CANDAN
Ankara’da, kentin kalbine saplanan büyük bir enkazın, kentsel sessizliğin ve sahipsizliğin dayanılmaz ağırlığı altında Ulus’tayım.
Ulus’ta İller Bankası’nın yıkımıyla başlayan, giderek kentin tarihselliğini, belleğini ve birikmiş hikâyelerini yutarak ilerleyen bu büyük yıkımın ortasında, bir kentsel cenazeye katılmış gibiyim. Sanırım benimki sessiz bir vedalaşma. Cenaze sahipleri dışında kimse yoktu. Ne yas tutanlar vardı ne de kaybın büyüklüğünü dile getiren bir çığlık, bir ağıt. Bir zamanlar kentin yaşamına tanıklık etmiş yapıların ardından, sessizliğe gömülmüş devasa bir boşluk, enkaza dönüşmüş yaşanmışlıklar ve lal olmuş dudaklar. İtfaiye Meydanı nam-ı diğer Hergelen Meydanı, önce İller Bankası’nı, Katolik Ermeni Mezarlığı’nı, Hayek Heykeli’ni ve sonra kendini kaybetti.

Mekânı parçalayarak ilerleyen, kulakları tırmalayan o iş makinesinin acımasız gürültüsü bozuyordu sessizliği. Israrla, birer birer yutuyordu yapıları. Duvarlar çöküyor, izler siliniyor, kentin hafızasından sayfalar koparılıyordu. Her köşede birkaç kişi derin bakış ve iç geçirmeyle bakarken, öfkesini mırıldanarak açığa vuruyordu. Her kepçe darbesi taşlarla, duvarlarla birlikte geçmişle bugün arasında örülmüş görünmez bağları, kentin üst üste binmiş katmanlarını, bir kentin belleğinde birikmiş hikâyeleri de söküp atıyor, molozlaştırıyordu. Makinenin gürültüsü yükseldikçe kentin sesi kısılıyor, yıkım ilerledikçe hafıza biraz daha sessizliğe gömülüyor, ölümün ağırlığı her yere çöküyordu.
Ulus’ta yaşanan bu kıyımı kimse Bulvar’dan geçerken görmüyor. Bu kentsel utanç görünmesin diye öndeki yapılar en son yıkılacakmış. Duvarın arkası tam bir kentsel katliam. Gökçek döneminde başlayan Ulus yıkımları kentin çok kültürlülüğünün mekânsal izlerinin de bitirilmesi aynı zamanda.
Kentsel Palimpsest: Çok katmanlı Ankara'nın yitimi
Ankara, katman katman birikmiş hafızası, üst üste eklenmiş yaşamları ve iç içe geçmiş kültürleriyle hemhal olmuş kenttir. Hititlerden Friglere, Galatlardan Roma’ya, Bizans’tan Selçuklulara, beyliklerden Ahiliğe ve Cumhuriyet’e uzanan tarihsel bir palimpsesttir Başkent. Her uygarlığın bir iz, her dönemin kendinden bir nişan bıraktığı bu topraklarda, kentin her köşesi yeni anlamlar üretir. Geçmişle bugün arasında bağlar kuran anlamla,r ait olma ve köklenme duygusunu derinleştirir.
Bu çok katmanlı hafızanın kalbi, Ulus’tur. Ankara’nın tarihsel sürekliliğini, kültürel birikimini ve mekânsal kimliğini taşıyan Ankara Kalesi’nden eteklerine, bu bölgeyi anlamak bütüncül bir yaklaşımla ele almayı gerektirir. Oysa Ulus çok uzun süredir parçacıl planlamaların, yok edilen tarihin ve çok kültürlü katmanlarla mekânsal hesaplaşmanı yeri.
Bir zamanlar Ankara’nın çok kültürlü yaşamını sokaklarından, dükkânlarından, evlerinden ve avlularından okuyabildiğimiz mahalleler bugün gözden çıkarılıyor. Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin izlerini taşıyan mekânlar birer birer siliniyor. Yıkılan yapılarla birlikte bu kentte kimlerin yaşadığı, nasıl yan yana geldiği, nasıl bir hayatı ve ortak yaşam kültürünü var ettiği, gündelik hayatı anlatan hikâyeler de yok oluyor. Ankara renklerini yitirirken geçmiş değerlerin üzerine gri bir toz bulutu çöküyor. Her yıkımla hafızamız biraz daha bulanıklaşıyor, kentin belleği aşınıyor. Ankara, kendi geçmişinin izlerinden arındırıldıkça tarihine yabancılaşıyor. Çok kültürlü yaşamın mekânsal izleri silindikçe, kendi hikâyesinin bir parçasını da kaybediyor.
Moloz yığınlarına dönüşen Hergelen Meydanı
Ankara’nın spotçularının, eskicilerinin, tarihî bitpazarının ve eski yapıların bir arada bulunduğu İtfaiye Meydanı/Hergelen Meydanı artık yerle bir edilmiş durumda. Bir zamanlar hayatın akıp gittiği, eski eşyanın el değiştirdiği, zamanın ruhunun bir başkasına emanet edildiği, her dükkânın kendine özgü bir hikâye taşıdığı, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, birbirinden alışveriş ettiği, arzuhalcilerin dilekçe yazdığı bu yer, bugün moloz yığınlarından ibaret. Duvarlar devrilmiş, dükkânlar dağılmış, sokakların belleği enkazın altında kalmış.

Riskli alan, parçacıl planlama, kamulaştırma ve yıkım
Önce riskli alan ilan edilen, ardından planlama süreci tamamlanmadan kentsel tasarım projesi hazırlanan, kamulaştırma süreçleri meslek örgütleri tarafından yargıya taşınan İtfaiye Meydanı, hukuki tartışmaların gölgesinde adım adım bugüne sürüklendi. Günün sonunda Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından da öksüz bırakılan alan, ne yapılacağı, nasıl bir geleceğe taşınacağı tam olarak açıklığa kavuşmamış, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı projesine teslim edildi. Şimdi geriye yıkıntılar, molozlar ve kentin hafızasından koparılan parçalar kaldı. Bir zamanlar hayatın aktığı İtfaiye Meydanı, kentin geleceğine dair yanıtlanmamış soruların ortasında, yerle yeksan…
Asılı kalan hafıza
Tozun havada asılı kaldığı, kepçelerin enkazın içine girip çıktığı bu manzaraya bakarken hüzünle birlikte ağır bir çaresizlik hissi kaplıyor bedenimi. Yıkımı yok edilişi sessizliği kayıt altına alıyorum. Kapı önlerinde oturan mülk sahiplerinin hüznü… Yıkıntıların arasında eşyalarını arayanlar… Dükkânlarından geriye kalanları kurtarmaya çalışanlar… Beli bıkını kırılmış insanların sırtını sıvazlayanları bir bir kayıt altına alıyorum. Herkesin bir şeyini kurtarma telaşı, bir parça eşya, bir parça mal, yılların emeği, biriktirilmiş bir hayat enkazın içerisinden çekip çıkarılmaya çalışılsa da nafile.
Asıl mesele enkazdan çıkarılamayacaklar: Bir daha aynı biçimde kurulamayacak ilişkiler, o sokaklarda birikmiş yaşanmışlıklar, gündelik hayatın içinden süzülerek oluşmuş bağlar ve kentin ortak hafızası… Bunları bir kamyona yükleyip başka bir yere taşıyamazsınız.
İtfaiye Meydanı’nda, bir zamanlar canla başla bedel ödeme pahasına korumaya çalıştığımız bir kentin geçmişinin silinişine tanıklık ediyorum... Tozun, toprağın ve kırılmış duvarların arasında Ankara’nın bir parçası daha eksilirken, manzaranın ağırlığının üstüme çöktüğü hafızam asılı kalıyor.
Kaybın büyüklüğü
Bir kentsel cenazedeydim işte. Cenazede kaybın büyüklüğünü enkazdan, sahipsizliğini sessizlikten anlarsınız. Yıkıntıların arasında dolaşan insanlar yıkımı izleyen gözler, o yıkıntının içerisinde bile dükkânını açmaya çalışanlar, anlamlandırmadıkları ama anladıkları bu kıyım ortasında sitemli. Nükteli... “Sabah bir geldik her yer yerle bir olmuş.”, “Buranın altında hazine var, onun için yıkılıyor. Defineci bunlar…”,“Burası Yahudi Mahallesi’ydi, şimdi etrafını çevirip gece gece kazı yaparlar.” Sözler birbirine ekleniyor, rivayetler sokaktan sokağa taşınıyor. Kimisi şaşkınlığını, kimisi kuşkusunu, kimisi de çaresizliğini dile getiriyor. İnsanların zihnindeki boşluğu giderecek yeterlilikte bir kamusal bilgi yok. “Niye yıkıyorlar?” sorusuna verilen yanıt ise çaresizliği tek cümlede özetliyor: “Devlet işte, aklına geleni yapıyor, kimseyi dinlediği de yok.”
Mesele tam da burada... Kimsenin dinlenmediği, kulak verilmediği bir düzenin ortasında yaşanan çaresizlik ve biriken kentsel öfke…
Ulus’ta züccaciye dükkânına giren fil…
Önüne ne çıkarsa kırıp döken, geçtiği yerde geriye enkaz bırakan bir fil bugün Ulus’ta pervasızca dolaşıyor… Ankara’nın çok kültürlü geçmişini mekânlarından okuyabileceğimiz alanlar giderek kayboluyor. İsmet Paşa Mahallesi yerle bir edildi. Hacı Doğan Mahallesi kendi kaderine terk edildi. Kayabaşı Mahallesi direniyor, Hergelen Meydanı sizlere ömür, Yahudi Mahallesi öksüz…
Bedenime sinen o sessiz vedalaşmanın ağırlığı, Ulus’un sokaklarını saran gri toz bulutunun altında daha da koyulaşıyor. İsmet Paşa’dan Hergelen Meydanı’na uzanan bu kentsel kıyım bu kentin ortak hafızasını geçmişle kurduğumuz bağı ve bir arada yaşama kültürünü de enkaz altında bırakıyor. Züccaciye dükkânına girmiş bir filin pervasızlığıyla silinen bu hafıza karşısında bize düşen, o kırılan taşların ve lal olmuş dudakların ardındaki hikâyeyi unutmamak ve bu kentin ruhuna sahip çıkmaktır. Çünkü yıkım gürültüyle başlasa da hafıza, sessizliğin direncinde yeniden kurulur ve yıkıntıların üzerinde bir beyaz güvercin havalanır.
