Eğlenceli veya çileli olan aynı kafeste nasıl buluştu?

Yaşadığımız zamanda eğlence ne anlama geliyor, artık her şey eğlenceyle mi ilişkili, gerçeklik ancak eğlenceli olursa mı anlam kazanıyor? Peki, eğlence, çileyi, acıyı dışlar mı yoksa ikisini bir arada düşünebilir miyiz?

Byung-Chul Han, “Eğlencenin İyisi: Batı Sanatında Ciddi/Eğlenceli” adlı kitabında bu soruları düşündürüyor metin, Metis Yayınları tarafından, Haluk Barışcan çevirisiyle basıldı. Düşünür, Batı kültüründe “Passion” kavramından yola çıkıyor, bu kelime kökeninde bulunan Latince “pati”nin “katlanmak” anlamıyla birlikte İsa’nın çektiği çileyi ifade etmek için kullanılıyor. Ayrıca, Batı dillerindeki sözlüklerde bu kelimenin “çile” anlamının yanında “tutku, ihtiras, hırs” gibi karşılıklarından da söz ediliyor, metnin Türkçe çevirisinde tüm bu farklı anlamları kapsayabilmesi açısından “pasyon” kelimesi tercih edilmiş.

Eğlence her yerde

Byung Chul-Han kitabın hemen başında şuna işaret ediyor: “Eğlencenin yaygınlığının içinden yeni bir şey beliriyor. Dünya ve gerçeklik anlayışımıza ilişkin temel bir değişiklik kendini göstermeye başlıyor. Eğlence günümüzde yeni bir paradigma haline, hatta neyin dünyaya uygun olduğuna, neyin olmadığına, dahası neyin aslında var olduğu’na karar veren bir varlık formülü haline yükseliyor. Böylece bizzat gerçeklik de kendini eğlencenin özel bir etkisi olarak gösteriyor.”

Düşünürün metin boyunca sürdürdüğü tartışma ekseninden bu cümlelere bakınca burada zamanımızda her şeyin bir şekilde eğlenceyle ilişkilenerek ele alınmasını sorunsallaştırdığından söz edilebilir, “gerçeklik ancak eğlenceyle ilişkili olursa anlam kazanıyor” çünkü haber bültenlerinden eğitime kadar her alanda eğlence/eğlendirme bir şekilde dayatmaya dönüşüyor. Chul Han bu nedenle eğlence hakkında çeşitli kaynaklara başvuruyor, onun farklı fikirler ve kurumlar tarafından nasıl ele alındığını inceleyerek işe başlıyor.

“Matyas Pasyonu”

Chul Han tartışmasının başında, Batı sanatında eğlencenin olumsuzlanmasının pasyon ile tarihsel ilişkisine değiniyor. Mesela, metinde örneklenen “Matyas Pasyonu”, 1927 yılında ilk kez seslendirildiğinde büyük bir şaşkınlık yaratıyor hatta dindar bir kadın; “Çocuklar, Tanrı bizi korusun! Sanki bir operada ya da komedideyiz” diye bağırıyor. Çünkü normal şartlarda beklenen çile ve acı hissettirmesi, ibadete yönlendirmesi ancak tam tersi yönde bir etki bırakıyor. Byung Chul-Han bu örneği Gerber’den aktarıyor, ona göre “Matyas Pasyonu” sorunlu çünkü kilise müziğinin eğlenceyi çağrıştıran dünyevi hisleri uyandırmaması gerekiyor.

“Matyas Pasyonu” dönemin Leipzig belediye meclisi üyeleri tarafından da sorunlu bulunuyor ve Bach’ın maaşından kesinti yapılıyor, imzaladığı sözleşmede müziği “operavari bir halde değil, dinleyeni ibadete yönlendirecek şekilde düzenlemek” maddesi bunun gerekçesi olarak sunuluyor. Bu örnek kitabın meselesi açısından önemli çünkü buna benzer durumlar özellikle Batı kültürünün sanat kavrayışını etkiliyor, ciddi-eğlenceli gibi ikilikler oluşuyor ve sanatsal üretimle ilgili tartışmalar genellikle buradan besleniyor. Ciddi olan pasyonla ilgili, bu açıdan kilise etkisi taşıyor ve eğlenceli/ eğlendirici olan olumsuzlanıyor.

Chul Han ise bu ikiliklerin sorunlu olduğunu, özellikle yaşadığımız çağda o ilk başta örnek verdiğimiz kadının tepkisinde olduğu gibi pasyonda “sanki bir operada ya da komedideyiz” duygusu yaşanabileceğini düşünüyor. Bu nedenle başka örnekler üzerinden tartışmayı sürdürüyor.

Mesela, “Pietistler dansa karşıydı. Ama bununla çelişen bir şekilde, dini melodileri dikkat çekici ölçüde dansa elverişliydi. Bazıları menuet ( 17. Ve 18. Yüzyılda popüler olan bir dans) gibiydi. Kendini ‘saf incil âşığı ve sağlıklı teolojinin dostu’ olarak tanımlayan biri alaycı bir şekilde bu dini şarkıların ‘ayinden çok dansa uygun’ olduğunu” söylüyor hatta. Bu fikirler, burada “dansa uygun” bahsindeki alaycı üslupta gördüğümüz tavır, Batı kültüründe kilise ve din etkisi nedeniyle sanatsal üretimde pasyon yani çile beklentisi oluşturuyor ve metinde pek çok örnekte gördüğümüz gibi ciddi-eğlenceli, sözlü-sözsüz müzik gibi ikilikler üzerinden süren tartışmalara yön veriyor.

Bu konuda metinde bahsedilenlerden biri, Adorno’nun, Çaykovski eleştirisi, ona göre gerçek mutluluk dolaysız elde edilemez. “Mutluluk ancak ‘kırılmış’ olarak mümkündür, ‘yitirilmiş olanın anısı, erişilememiş olana özlem’ şeklinde. Çaykovski’nin mutluluk talebi bu kırılmışlığı yaşamamıştır. ‘İmge dünyası yüceleştirilmiş, kabaca sabitlenmiştir.’” Chul Han’a göre, kısacası Adorno şunu söyler: “Eğlence dünyası kendini cennet olarak sunan yeraltıdır.” Byung Chul Han bu eleştiriyi bir pasyon talebi olarak yorumluyor ancak bana kalırsa Adorno’nun burada bahsettiğini onun kültür endüstrisi tartışmasıyla da düşünmek gerekir. Evet, bir eğlence olumsuzlaması söz konusu ancak bu ne kadar pasyondan yoksun olmakla ilişkili bana kalırsa bu soru işareti bırakıyor.

Uzakdoğu Sanatında “Pasyon”

Uzakdoğu sanatında ise tam tersini görüyoruz, “Uzakdoğu düşüncesiyse tamamlayıcı ilkelere yöneliktir. Varlığı düzenleyen katı karşıtlıklar değil, karşılıklı bağlılıklar ve denkliklerdir… Aynı şekilde Uzakdoğu kültürü sanatın otonomisi fikrini ya da sanat ve hakikatin kesişmesi fikrini de bilmez. Mevcut olanı bir hata olarak görerek ondan acı duyan bir hakikat pasyonu hâkim değildir.” Batı sanatında bir çeşit olumsuzluğun olumlanması düşüncesiyle karşılaşıyoruz Uzakdoğu’da ise olumluluğun hâkim oldu bir anlayış var. Mesela, Haiku’nun kelime anlamının “şaka şiiri” olduğundan bahsediyor Chul Han ve bu nedenle Barthes’ın haiku yorumuna eleştirel yaklaşıyor, Barthes’a göre, “Haiku Zen’in spiritüel macerasının ‘edebi bir dalı’dır ‘sadece’ [aynen böyle!]. Zen ‘içimizde kesintisiz, üstelik de uykuya dalana kadar durmaksızın yayın yapan radyoyu kapatma… ruhun üstesinden gelinmez gevezeliğini boşaltma, kurutma, talihsizliğe çevirme, dili durdurma amaçlı muhteşem bir yöntemdir.”

Chul Han, Barthes’ın bu yorumuyla haikunun “eğlenceli” ve “geveze” yönünü kaçırdığını düşünüyor. Ona göre; “Japonya’da haikuyla ruhun gevezeliğine son vermek şeklindeki ciddi ve spiritüel çaba arasında ender bağlantı kurulur. Batı’nın haiku anlayışı haikunun her şeyden önce oyun ve eğlence olduğunu, anlam çölüne çekilmektense espri ve mizahta ışıdığını pek görmez.” Batı’nın sanata hâkim kılmaya çalıştığı pasyon yani daha açık ifadeyle “acı”, “çile” ve “olumsuzluk” haiku yorumlarında da kendine yer buluyor. Oysa haikuda, “derinlere dalmak kısalık ve kendiliğindenlik nedeniyle bu mümkün değildir zaten. Şiir topluca oynanan bir dil oyunudur. Haiku da sıklıkla birlikte yazılır. Yalnız bir ruhun pasyonunu ifade etmeye uygun değildir.” Şurada görüldüğü gibi:

“Bir insan
Ve bir sinek
Odada.”
(Issa)

Yazıda “Pasyon”

Byung Chul-Han yazarın yazıyla ilişkisini de pasyon kavramıyla düşünüyor. Mesela, Kafka’ya göre yazı; “çok tatlı harikulade bir ödül, ama neyin ödülü? Bu gece çocuklara verilen uygulamalı derslerin açıklığıyla fark ettim ki, şeytana hizmetin ödülü.” Chul Han bu cümleyi işaret ederek, “yazmak pasyondur, Acı çekmeyi şart koşar” diyor. Evet, birçok yazar için yazma süreci çileli olabilir ancak o çileden alınan bir keyif de vardır, yukarıdaki Kafka alıntısında “şeytana hizmet etme” bahsi pasyonla ilişkiliyken, “harikulade bir ödül” değerlendirmesinin olumlu tınısı hazla ilgilidir.

Aslında baştan beri bahsetmeye çalıştığımız gibi, pasyon her zaman tek başına olumsuzlama içermeyebilir, onun hissettirdiği bazı zamanlarda eğlendirici olabilir. Metinde bu konuda Kafka’nın “Açlık Sanatçısı”ndan da bahsediliyor ki bence kitabın meselesini açık eden bir örnek. Açlık sanatçılarına ilginin azaldığı bir dönemde gösterisini yapmak için, kafesinde günlerce aç kalan ve en sonunda orada unutulup giden bir karakterin hikâyesidir bu. Bu hikâyede karakterin aynı zamanda açlıktan haz aldığı görürüz, “açlık ‘fedaisi”nin pasyonu tam bir çile değildir çünkü yiyecekten vazgeçiş onu mutlu eder.” Onun kaderi reklamlara bağlıdır reklam ilgiyi sürdürme aracıdır, “aç kalma pasyonu bir eğlence olarak reklamın emri altındadır.”

Günümüzde eğlence reklamın, gösterinin ve performansın alanındadır, pek çok alanda “acı”, “çile” ve “katlanma” baştan beri bahsettiğimiz tüm o tartışmaların uzağında bir yere konumlanır. Çünkü bir şeylere “katlanmak” bile eğlenceli hale getirilmiş ya da gösterileştirilmiş biçimde karşımıza çıkar, pasyon değil eğlence talep edilir veya dayatılır ve ekran vasıtasıyla kitleye ulaştırılır.

Kafka’nın öyküsüyle devam edersek, açlık sanatçısı kafeste unutulur günün birinde bir reklam panosu sayesinde hatırlanır bakıcı sorar, “hâlâ açlık nöbetinde misin sen?” Sanatçı cevap verir; “Tadını sevdiğim yiyecek bulamadım. Bulmuş olsaydım, inan bana hiç mızmızlık etmez, sen ve diğerleri gibi tıka basa doldururdum karnımı.” Chul Han bu diyalogun pasyonla ilişkili bir olumsuzluk sanatı açığa çıkardığından söz ediyor ama yine bu tek başına hikâyeyi anlamaya yetmez. Kafka’nın metninde, açlık sanatçısının yerini genç bir panter alır, bu durum “en duyarsızların bile hissettiği bir ferahlama” yaratır. Besili, genç hayvan pasyonun karşıtını simgeler: “Sevdiği yiyecekler fazla oyalanmadan önüne getiriliyordu; özgürlüğünü bile aramıyordu sanki; bu asil, gerekli her şeyle neredeyse çatlama noktasına varacak derecede dolu vücut sanki özgürlüğü de içinde taşıyordu…”

Buradan yola çıkarak kısaca şunu söyleyebiliriz, çile ve eğlence artık aynı kafeste, gösteriye eklenmiş durumda bu nedenle metin boyunca Chul Han’ın bahsetmeye çalıştığı gibi, ne pasyon talep etmenin ne de eğlenceyi olumsuzlamanın pek de anlamı yok.

Şu cümlelerde ifade edildiği gibi: “Kafka’nın öyküsünde, bir pasyon karakteri olan açlık sanatçısı ile hedonist hayvanın varlık ve özlük konusunda farklı anlayışlara sahip olmalarına rağmen aynı kafese konmuş olmaları tesadüf değildir. Bu ikisi sirkte sürekli birbirlerinin yerini alacak iki karakterdir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
EMEK EREZ Arşivi
SON YAZILAR