AYŞE HÜR - TARİH DEFTERİ

AYŞE HÜR - TARİH DEFTERİ

100 yıllık Cumhuriyet tarihinin özeti: Sansür esas, özgürlük istisna

Basılı medyanın büyük ölçüde iktidarın borazanı olduğu veya işlevini yitirdiği bir ortamda, halkın görece “gayri-resmi” bilgiler alabildiği; iktidar ve onun araçlarının kötü karar ve eylemleri hakkında bir nebze de olsa etkili olabildiği neredeyse tek mecra olan sosyal medyanın, sansür yasası ile zapt-u rapt alınmaya çalışıldığı şu günlerde 100 yıllık Cumhuriyet tarihinin serencamına göz atalım mı?

Cumhuriyet döneminin ilk İstiklal Mahkemesi 8 Aralık 1923’de kurulmuş ve yetki alanı İstanbul ve havalisi olarak tanımlanmıştı. Görünürdeki amaç, 10 Kasım 1923 tarihli Tanin’de Hilafet’in kaldırılması tartışmaları sırasında, Halife Abdülmecit Efendi’ye “Halife Hazretlerine” hitaplı “sakın görevinizden ayrılmayın” mealinde açık bir mektup yazan İstanbul Barosu Başkanı Dersim Mebusu Lütfi Fikri (Düşünsel) Bey’i yargılamaktı ama asıl amacın, muhalif İstanbul basınını sindirmek olduğu anlaşılıyordu. Nitekim çeşitli bahanelerle davaya dahil edilen İkdam, Tanin, Tevhid-i Efkâr ve Vatan gazetesi mensupları beraat ederken, Lütfi Fikri Bey, 5 yıl kürek cezasına mahkûm edildi, fakat altı ay hapis yattıktan sonra başvurusu üzerine TBMM tarafından affedildi. Mustafa Kemal amacına ulaşmış, İstanbul’un muhalif basınına gözdağı verilmişti.

TAKRİR-İ SÜKÛN BASINI

İstanbul basını ile Ankara arasında ipler, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Said İsyanı’dan sonra koptu. Şeyh Said’in mahkemede Ankara’nın öğütlemesiyle “beni isyana basın itti” lafları etmesiyle başlayan süreç, ağustos ayında hükümetin “yılan yuvaları” dediği Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) destekleyen üç önemli muhafakazâr-dinci gazete olan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf ve İstiklâl ile İslamcı dergi Sebilürreşat; komünistlerin yayın organı Aydınlık ve Orak Çekiç, Adana’da çıkan Tok Söz ve Sayhâ, İzmir’de çıkan Sada-yı Hak ve Trabzon’da çıkan İstikbâl gazetelerinin kapanmasıyla derinleşti. Aralarında dönemin önemli gazetecileri Ahmet Emin Yalman ve Velid Ebuzziya’nın da olduğu 9 kişi tutuklanarak Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’ne sevkedildi. 3 Haziran 1925’de isyana destek verdiği gerekçesi ile TpCF kapatıldı. Kelleyi kaptırmak üzere oldukları anlayan gazeteciler, daha yolda iken Mustafa Kemal’e iki telgraf çekmişler ama kurtulmaları için kararın açıklanmasından bir gün önce bir üçüncü telgrafı çekmeleri gerekmişti. 87 günlük yargılamadan sonra gazetecilere son sözleri sorulmuş, sadece Adana’da yayınlanan Toksöz’ün sahibi Ali Kemali (Öğütçü) Bey (ünlü yazar Orhan Kemal’in babası) savunma yapmış, diğerleri “mahkemenin adaletinden emin olduklarını” söyleme akıllılığını göstermişlerdi. Sonuç beklendiği gibi oldu: İtiraz eden Ali Kemali Bey, yargılanmasına devam edilmek üzere Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edilirken, iktidara boyun eğenler beraat ettiler.

İkinci fasıl yargılamanın baş kurbanı, isyan dolayısıyla kapatılan TpCF merkezinde yapılan polis aramasını “baskın” diye adlandırmak “cüretinde bulunan” Hüseyin Cahit (Yalçın) idi. Hüseyin Cahit, sırf bu kelime yüzünden Çorum’a öbür boyu sürgün edilirken, solcu gazeteci Zekeriya (Sertel) Sinop’a, Cevat Şakir (Kabaağaç) ise Bodrum’a sürülmüştü. Aslında Cevat Şakir suçsuz bulunmuştu ama mahkeme yargıçlarından Ali Çetinkaya, yıllar önce ailevi bir mesele yüzünden Cevat Şakir’in öldürdüğü babası Şakir Paşa’nın arkadaşı olarak kendisine ceza verilmesi için özel olarak uğraşmıştı.

ANKARA’DAN GELEN EMİRLER

1930’da devlet güdümlü Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın umulandan daha popüler olması ve Ankara’ya yönelik muhalefet için çekim merkezi olması üzerine İstanbul’da Son Posta, İzmir’de Hizmet, Halkın Sesi ve Yeni Asır Ankara’nın tepkisini çektiler ama onlar yine de şanslıydılar çünkü aynı dönemde, sosyalist eğilimli Arif Oruç’un çıkardığı Yarın gazetesinin tirajının 80 binlere ulaşması üzerine rejim Arif Oruç’a öyle bir baskı uygulamıştı ki, adamcağız Bulgaristan’a kaçmak zorunda kalmıştı. Ama orada da rahat bırakılmadı, Bulgaristan hükümetine yapılan baskı ile Yugoslavya’ya kadar püskürtüldü.

25 Temmuz 1931’de kabul edilen Matbuat Kanunu muhalif basın sorununu kökünden çözmek üzere tasarlanmıştı. Gazete çıkarmanın onlarca belirsiz kritere bağlanması yetmezmiş gibi merkezin sıkı denetimi ile gazeteciler nefes alamaz hale gelmişlerdi. Gazeteler rejimin ideologlarından Falih Rıfkı’nın deyimiyle Matbuat Müdürlüğü’nden gelen “telefon darbesi” ile kapatılırken ne için kapatıldıklarını bile öğrenemezlerdi. Hükümetin sansür kararlarını bildirmek için kendisi Romanya’da bile bulduğunu söyleyen Zekeriya Sertel, bir keresinde kendisini yargılayan yargıcın, Ankara’nın ne ceza vermesini istediğini bir türlü anlayamadığı için defalarca verdiği cezayı değiştirmek zorunda kaldığını anlatmıştı.

Ama basın sadece baskı ile değil, ödüllendirme ile de susturuluyordu. Mustafa Kemal’in sağlığında yaklaşık 40 gazeteci milletvekili olmuştu. Mustafa Kemal, pek sevdiği İsmail Habib (Sevük)’ün 80 lira maaşla Yeni Gün’de çalıştığını duyunca, derhal 100 lira maaşla yarı resmi nitelikteki Hakimiyet-i Milliye’ye geçmesini emretmişti. Mustafa Kemal’in azılı muhalifi Rıza Nur durumu şöyle özetlemişti: “Mustafa Kemal, matbuatı tamamiyle eline almıştı. Ankara'da Hakimiyet-i Milliye gazetesini büyüttü. Makineler getirdi, başına Falih Rıfkı'yı koydu. İstanbul'da Ahmet Emin'in elinden Sabahçı Mihran'ın matbaasını aldı, Milliyet adında bir gazete çıkardı. Başına da Siirt mebusu yaptığı eski yaveri Kürt Mahmud'u koydu. Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı da her iki gazetenin muharriri. Bu muharrirlerin yaptıkları şu: Günümüzü cennet göstermek, başka bir şey yok. Yunus Nadi İstanbul'da bir Rum'a ait büyük bir bina ve makineleri ucuzca kapattı. İkiyüz bin liralık malı, sekiz-on bin liraya aldı. (...) O da Cumhuriyet gazetesini çıkarıyor. Orda kamilen medihname ve zafer destanı. Matbuat böyle kamilen meddah oldu..."

MİLLİ ŞEF DÖNEMİ SANSÜRÜ

Tek Parti Dönemi’nin basın üzerindeki sopası olan 1931 tarihli Matbuat Kanunu, 1932’de iki kez, 1933, 1934 ve 1938 yıllarında birer kez ağırlaştırılmıştı. Böyle bir ortamda Mustafa Kemal’in ölüm döşeğinde olduğu haberlerinin bile gazetelerde yer alması mümkün olmadı. Yasağı çiğnemeye cesaret eden Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesi üç ay süre ile kapatılırken, Vatan’a atıfla haberi yayınlayan Haber gazetesi ile bir Rumca ve üç Ermenice gazete de onar gün kapatıldı. Hatta, taze Başbakan Celal Bayar, Büyük Kulüp’te karşılaştığı Yalman’ı herkesin gözü önünde çok ağır biçimde azarlayarak bu tür baskılara alışık olanları bile şoka sokmuştu.

Başlarından sopanın eksilmeyeceğini çabuk kavrayan basın, yeni şefin takdimi işini büyük bir hevesle yapmaya koyuldu. 13 Kasım 1938 tarihli Bugün gazetesi ilk kez İnönü’den “Milli Şef” diye bahsederken Cumhuriyet gazetesi “İkinci Atatürk’ümüz” diye takdim etmişti. Solcu Zekeriya Sertel bile “İnönü’yü başımızda görmek Cumhuriyetimizin garantisidir” diye koroya katılmak ihtiyacı duymuştu. Bu tarihten itibaren basını kontrol etme işini, Şükrü Kaya, Recep Peker ve Kılıç Ali bizzat üstlendiler. Bu üçlü Anadolu Ajansı haberlerinin metnini bile dikte ettiriyorlardı.

Devletin “ensesinden ayrılmadığı” gazetecilerden biri Sabahattin Ali ilk kez, 1931 yılında, bir ihbar sonucu Türkiye Komünist Partisi (TKP) ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Neyse ki üç ay sonra beraat etti. 1932’de, biri (Cemal Kutay olduğu söylendi) “Gazi’ye hakaret eden bir şiiri dost meclisinde birden çok kez okuduğunu” ihbar etmişti. Yeniden tutuklandı. Cezası 12 ay hapis olarak açıklanmış, temyizden sonra 14 aya çıkarılarak gözdağı verilmişti. Dört ay Konya’da, altı ay Sinop’ta hapis yattı. 29 Ekim 1933’de Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine cezasının bitmesine bir ay kala özgürlüğüne kavuştu. Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’in birlikte yayımladığı Marko Paşa adlı mizah dergisi, kısa sürede 100 bin tiraja ulaşınca iktidarın paçaları tutuştu. Sıkıyönetim makamları tarafından defalarca toplatılan, en sonunda kapatılan derginin yerine çıkardığı Malum Paşa, Merhum Paşa, Hür Marko Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz (Hasan) Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba gibi dergilerle muhalefete devam eden Sabahattin Ali’nin hayatı 1948 yılının ilkbaharında “derin devlet”in ellerinde sona erdiğinde geride cevaplanmayı bekleyen onlarca soru kaldı.

SAVAŞ YILLARI

Savaş nedeniyle 22 Kasım 1940’ta bazı illerde ilan edilen (ve üçer aylık dönemlerle uzatılarak 1947 Kasımına kadar sürecek olan) sıkıyönetim sırasında, kapatılan gazetelerin durumunun öteki gazetelerde haber olarak bildirilmesi, açılan gazetenin yayın hayatına dönmesinin haber yapılması bile yasaklanmıştı. Ardından rejim, gazetelere sağlı sollu haddini bildirmeye başladı.

1940 yılında Matbuat Kanunu’nda yapılan iki değişiklikle “milli hislerimizi inciten ve bu maksatla milli tarihimizi yanlış gösteren yazılar” yazmak ağır ceza konusu oldu. İnönü’nün damadı, gazeteci Metin Toker o günün baskılarını şöyle anlatmıştı:

“1943’te Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başlamıştım. Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı Ahmet İhsan’dı. Onun arkasındaki dolapta, bir dosya kilitli dururdu. Gün geçmezdi ki, birinci Şubeden bir memur gelip, yeni bir yasak kararını getirmesin ve dosyayı şişirmesin… sonradan bu dosyayı gözden geçirmek fırsatını bulmuştum. Neler yoktu ki… Hangi haberin kaçıncı sayfada kaç sütun üzerine, hangi puntolu harflerle gösterilmek gerektiğinden hava durumunun yazılmaması emrine kadar… bunların yetmediği tehlikeli ve kritik anlarda Milli Şef kaşlarını gösterişli bir şekilde çatıyor, istemediği havayı dağıtıyordu. Başka emirler ise Milli Şef İsmet İnönü’nün kendisi ve ailesiyle ilgili haberlerin büyük puntolarla verilmesi gerektiğini bildiriyordu. Cumhurbaşkanı’nın bir konserde, bir temsilde veya at yarışlarında gösteren fotoğraflar çarşaf çarşaf devlet zoru ile yayınlanıyordu.”

1941’den itibaren göz yumulan ırkçı-Türkçü basın, 1944’te savaşın Almanlar aleyhine seyri belli olunca ummadığı bir tokat yedi. Pantürkist eğilimli Çınaraltı, Kopuz ve Orhun ile durumu dengelemek için sol eğilimli Adımlar, Yurt ve Dünya gazeteleri de kapatıldı. Bunlara merkez medyadan Tan, Vatan ve Tasvir-i Efkâr eklenerek tablo tamamlandı. İlk grup değil ama son grup gazeteler ancak İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesi ve Türkiye’nin “Batı Bloğu”na katılmak üzere San Fransisco Konferansı’na çağrılmasından sonra açılacaktı.

Daha kötüsü yoldaydı. 3 Aralık 1945’de Tanin yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’ın Namık Kemal’in bir şiirinden ilham alarak kaleme aldığı “Kalkın ey ehli vatan! Mücadele başlıyor. Ve başlamak lazım. Çünkü en azgın ve en insafsız bir propagandanın Türk vatandaşlarının ruhuna her gün en yakıcı, yeis verici, ümit kırıcı bir propaganda zehrini dökmesine müsaade edemeyiz. Bir vatan sahibi olmak, bu vatanın içinde hür ve müstakil yaşamak isteyen her Türk bu propagandaya karşı koymaya mecburdur” şeklindeki makalesi ile başlayan süreç 4 Aralık 1945’de solcu Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftine ait Tan Matbaası ile bir dizi matbaa ve gazete binası, ırkçı, milliyetçi, sağcı koalisyonu tarafından tahrip edilip yağmalanmasıyla sonlandı.

60 yıl sonra, Babıali’de bazı yazarın o dönem rejimin elitlerinin büyük sempati duyduğu Nazi Almanya’sı tarafından maaşa bağlandığını ortaya çıkacaktı. Bunlar arasında Cumhuriyet gazetesinin sabık başyazarı Yunus Nadi, Tasvir-i Efkâr’ın yazarları Ziyad Ebüzziya ve Peyami Safa, Son Posta’nın başyazarı Selim Ragıp Emeç, Akşam gazetesinin kurucusu ve başyazarı Necmettin Sadak gibi önemli isimler vardı.

ÇOK PARTİLİ DÖNEM

1946’dan itibaren “çok partili” yaşama doğru kaçınılmaz gidiş sırasında, iktidar ve muhalefet basını ve radyoyu kendi çıkarları için kullanmak için kıran kırana savaşa girdiler. CHP’den ayrılan kadroların 7 Ocak 1946’da kurduğu Demokrat Parti (DP) 1946 seçimlerinde, iktidar partisi CHP radyoda kendi haberlerine bol bol yer verdiği halde, sıra kendilerine geldiğinde radyonun sesinin birdenbire kısılmasından şikayetçiydi. Uluslararası konjonktüre 1946 seçimlerinde DP’nin 61 milletvekili çıkarması da eklenince Matbuat Müdürlüğü’nden gelen “telefon darbeleri”nin yerini ricalar alıyor, üstelik ricalar yerine getirilmeyince ses çıkarılmıyordu. Bu tarihten itibaren sadece muhalif basın değil CHP yanlısı basın bile hükümetin baskıcı uygulamalarını eleştirmeye başladı. Yeni yayınlanan Görüşler'in yazı kadrosunda Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes'le birlikte Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Halide Edip Adıvar, Aziz Nesin ve Mehmet Ali Aybar yan yanaydı, ancak iktidar bu çok sesliliğe sadece bir sayı dayanabildi. Ancak bu yarış basına da yaradı ve 1948’de Hürriyet, 1950’de Milliyet kuruldu.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP’nin iş başına geçmesi basında büyük bir umut yaratmıştı. Kuruluşundan itibaren CHP’yi destekleyen Cumhuriyet’in sahibi Nadir Nadi’nin DP’den milletvekili olması ve Ulus gazetesindeki yazıları ile dikkat çeken Mümtaz Faik Fenik’in Zafer gazetesinin başyazarlığına gelerek DP’nin sözcülüğünü yapması buna işaretti. Gerçekten de yeni hükümet 20 Temmuz 1950’de, 1931 Matbuat Kanunu tarafından hükümete verilen sınırsız yetkileri kaldırdı. Artık gazete çıkarmak için izin alınması gerekmiyor, sadece bildirimde bulunmak yeterli oluyordu. Basın suçları basın mahkemelerinde yargılanacak, gazete sahipleri yerine yazı işleri müdürleri sorumlu olacaktı. Ancak, bir süre sonra özgürlüğün bedelinin ABD politikalarına teslim olmak anlamına geldiği anlaşıldı. Ünlü sinema ustası Semih Tuğrul’un dediği gibi DP dönemi, “o tarihlerde ülkemizde sayısı hayli yükselen Amerikalı dost ve müttefiklerimiz için radyolarımızda özel Noel ve Paskalya yortusu programlarının yayınlandığı, Washington’a şirin gözükmek tutkusuyla daha çok utanç verici işlerin yapıla geldiği” bir dönemdi. Radyolarda “Türkiye’de Marshall Planı” ve “NATO Saati” gibi programlarla ABD dış politikasına düzenli hizmet sunulmaya başlamıştı. Türkiye’nin NATO’ya “giriş bileti” olan Kore Savaşı’ndan dönen askerlerin yanlarında getirdiği transistörlü radyolar, Amerikan sempatizanlığının yurt sathına yayılmasını sağlıyordu.

DP’NİN “BESLEME BASINI”

Ancak durum 1953’ten itibaren değişmeye başladı. DP de kendi “besleme” basınını kurmaya başladı. Zafer, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri hükümetten aldıkları destekle teknik seviyelerini ve sayfa sayılarını, renkli baskı ve eklerle tirajlarını arttırdılar. Buna karşılık CHP yanlısı basına ağır baskılar yapılıyordu. 14 Aralık 1953’te CHP’nin tüm mal varlığına, dolayısıyla partinin resmi organı olan Ulus gazetesine de “tek parti döneminde haksız bir şekilde edinildiği” gerekçesiyle el konuldu. CHP Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın, Halkçı gazetesinde başbakana hakaret ettiği gerekçesiyle, yasalara aykırı biçimde dokunulmazlığı kaldırılarak 26 ay hapse mahkûm oldu ve 80. yaş gününü hapishanede kutladı. Ulus, Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinin sorumlu müdürü Cemal Sağlam hakkında tam 69 dava açıldı. Öldüğü gün Ankara’da davası vardı. Mevcut kanunlar yetmezmiş gibi, 9 Mart 1954’te Basın Kanunu’nda yapılan değişikliklerle basın ve radyo yoluyla işlenebilecek 21 yeni cürüm tanımı yapıldı ve bunlar ağır yaptırımlara bağlandı. Kanunun en kötü yanı suçlanan gazeteciye “iddiasını ispat hakkı” verilmemesiydi.

6-7 EYLÜL KIŞKIRTMASINDA BASIN

Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve saldırılar olduğu haberinin İstanbul Ekspres gazetesinde kışkırtıcı bir biçimde yayınlanması üzerine galeyana gelen (getirilen) yığınlar 6-7 Eylül 1955’te Taksim’de toplanarak, Beyoğlu’nda, Galata’da ve Harbiye’de Rumlara ait olduklarını düşündükleri evleri ve dükkanları yakıp yıktılar. Bu Tan Matbaası baskınından sonra basının kışkırtıcılığıyla işlenen ikinci büyük suç idi. Sıkıyönetim komutanı Korgeneral Nurettin Aknoz imzalı bildiri ile “olayları komünistlerden başkasının yaptığı yönündeki yazı ve yorumlar” yasaklanırken, polis memurları gazete idarehanelerine baskın yaptılar. Manşetlerin değiştirilmesi için zaman olmadığı için kalıplar ezilerek, başlıklar okunmaz hale getirilerek yayına girildi. İzleyen haftalarda tam 11 gazete süresiz kapatıldı. Bu tarihten sonra gazetecilere hapis cezaları yağdı, kimi ünlü gazeteciler dövüldü, tartaklandı.

Matbuat Kanunu 1956’da biraz daha sertleştirilirken, suçlanan gazetecilere “ispat hakkı” tanınmaması üzerine DP’den ayrılan 19 milletvekili Hürriyet Partisi’ni kurdu. Aynı yıl, artan fiyatları denetlemek amacıyla tekrar yürürlüğe konulan 1940 tarihli Milli Koruma Kanunu’nun yarattığı hoşnutsuzları önlemek için basına baskı arttırıldı.

VATAN CEPHESİ REZALETİ

27 Ekim 1957 seçimlerini de DP kazanmıştı ama oylarında ortaya çıkan gerileme ordu içindeki “zinde kuvvetler”in cesaretini arttırmıştı. Ancak, 25-27 Aralık 1958 tarihinde patlak veren Dokuz Subay Olayı sansür yüzünden bir ay boyunca halkın gözünden kaçırıldı. 1958 yazından itibaren ülke ekonomik bir buhrana girdi, birçok mal bulunmaz oldu, dükkanların önünde kuyruklar belirdi, karaborsanın önü alınamaz hale geldi. Tekel, kömür ve Sümerbank ürünlerine yüzde yüze yakın zam yapılmakla kalmadı, 4 Ağustos Kararları diye anılan önlemler paketi açıklandı. Türk lirasının değerinin üçte birine düşünce muhalefet DP’yi köşeye sıkıştırmaya başladı. DP’nin buna tepkisi “Vatan Cephesi” olayına girişmek oldu. Menderes’in 12 Ekim 1958’de Manisa İl Kongresi’nde yaptığı ilk açıklamadan sonra halkın Basın Yayın ve Turizm Bakanı Selver Somuncuoğlu’na bağlı olmasından dolayı “Somuncuoğlu Radyosu” dediği radyoda çoğu sahte isimlerden oluşan katılım listeleri yayınlanmaya başladı. Sonradan bu listeler büyüyünce haber bültenleri çok genişledi ve ajans haberleri saatinde bitmez oldu. O dönemde durum öyle bir hal almıştı ki, “radyo haber bültenlerini dinlemek istemeyenler” bir dernek kurarak radyo yönetimine karşı dava açmaya başlamışlardı. İktidar yanlısı gazeteciler Nisan 1959’da Vatan Cephesi Matbuat Ocağı’nı kurarak yangına körükle giderken, muhalifler gazeteciler mahkemelerde sürünüyordu. Nitekim sadece 1959’da 1.460 gazeteci yargılanmış, 577’si mahkûm olmuştu.

PULLİAM DAVALARI

ABD’de yayınlanan üç büyük gazetenin sahibi olan Eugene Pulliam’ın 1958’de Türkiye’ye yaptığı ziyaret iktidarın ilgisizliği yüzünden küskünlükle bitmiş, Pulliam ülkesine dönünce “Onikiye Çeyrek Var” başlıklı yazısıyla DP’nin iflasa gittiğini ileri sürmüştü. Bu yazı ABD’de tam 72 gazetede yayınlanıp, TIME dergisinde başyazı konusu olunca Menderes hükümetinin tepkisi sert oldu. Pulliam’ın makalesinden alıntılar yaparak yayınlayan Vatan, Ulus, Dünya ve Kervan gazeteleri ile Akis ve Kim dergisi hakkında soruşturma açıldı. Menderes’in himmetiyle Dünya’ya açılan dava geri çekildi ama diğerleri birkaç ay kapatıldı. Olayı Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) protesto edince Menderes iyice kızdı.

17 Şubat 1959’da Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmasını imzalamak üzere Londra’ya giden Adnan Menderes’i taşıyan uçağın sis yüzünden düşmesi, Menderes’in 16 yolcunun öldüğü bu kazasından sağ kurtulması basında “Allah’ın sevdiği insan” manşetleriyle yer almıştı. Bu “ulvi olay” yüzünden iktidarla muhalefet arasında kısa bir ateşkes yaşandıysa da Nisan ayında İnönü’nün çıktığı Ege gezisinde yaşanan olaylar ipleri yeniden gerdi. İnönü ikinci saldırıyı İstanbul’a dönüşünde, Topkapı’da yaşadı. Ancak olayları halka duyurmak pek mümkün değildi. Çünkü gazetelere sansür konmuştu. Mayıs 1959’da pek çok gazete, beyaz boşluklarla ya da “Bir CHP gazetesine alet olduk”, “… tarihli gazetemizde yayınlanan haber yalandır” gibi komik özürlerle çıkıyordu. Eylül ayında Çanakkale Geyikli’ye giden CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek başkanlığındaki heyete yapılan saldırıyı da halk sansür yüzünden duymadı.

Gerçekten de DP döneminin bilançosu ağırdı. Düzeni sarsıcı, vatandaşlar arasında düşmanlık ve ayrılık yaratıcı, milli birlik ve beraberliği tehdit edici müstehcen yayınlar ve şantaj yaptığı iddia edilen muhalif gazeteler, kâğıt zamları, resmi ilan kısıtlaması ile kıskaca alınmıştı. Nitekim Ulus gazetesi dört yıl boyunca ilan alamamış, aldığı zamanlarda da DP yanlısı Zafer hep Ulus’un iki katı ilan almıştı. Dahası, örneğin 1954’te resmi ilanların yüzde 14’ü Zafer’e, kalan yüzde 86’sı ülkede yayınlanan irili ufaklı 44 gazeteye verilmişti. SEKA’dan muhalif gazetelere sadece peşin para ile kâğıt satılırken, DP yanlısı gazeteler vadeli alabilmişlerdi. 1955-1960 arasında muhalif basına karşı 2.300’ten fazla dava açılmış, 287 dava mahkumiyetle bitmişti. Tek olumlu gelişme, 1950’de 300 bin olan toplam tirajın 1960’ta 1 milyon 400 bine çıkmasıydı.

27 MAYIS 1960 DARBESİ SONRASI

DP, 18 Nisan 1960’da CHP’nin seçim dışı yollarla iktidara el koymaya çalıştığını ileri sürerek “CHP ve bir kısım basının faaliyetlerini tahkike memur Meclis Tahkikat Encümeni” kurmuştu. Kamuoyunda başkanı Ahmed Hamdi Sancar’dan dolayı “Sancar Komisyonu” diye de anılan kurul bir süre sonra ülkedeki en yüksek yargı makamlarından bile daha yetkili hale gelecekti.

28 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde çıkan öğrenci olaylarından sonra sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim yönetimi 72 puntodan büyük manşet, sürmanşet, dişi klişe, espaslı manşet, dört sütundan büyük resim kullanmayı yasaklamıştı. Bu yasaklara uymayan gazetelere 37 dava açıldı. 11 Mayıs’ta meclis tatile girdikten sonra Menderes Ege gezisine çıktı. Ardından Eskişehir’e geçti. Buralarda sert bir tepki ile karşılaşan Menderes 26 Mayıs’ta üniversite hocalarından “kara cübbeliler” diye bahseden ünlü konuşmasını yaptı. Ancak bir gün sonra ordu iktidara el koydu.

Darbenin ardından Ahmet Emin Yalman, Bülent Ecevit, Bedii Faik, Müşerref Hekimoğlu gibi geçmişin mağdur gazetecileri, o tarihte “ihtilalciler” denen darbecileri övme yarışına girerken 24 Haziran 1960’da darbenin lideri Cemal Gürsel “gazeteci inkılabın fedakâr, şuurlu öncüsüdür” diyerek basına hiza veriyordu. Nitekim 1960-1970 arasında basın aleyhine 566 dava açılırken, 1970’de buna 325 yeni dosya eklenecek, 1971’te Anayasa’da yapılan değişiklikler, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası ve 1972 tarihli Basın Yasası ile basın üzerinde baskı daha da artacaktı.

Söylemeye gerek var mı bilmem, Tek Parti Dönemi’nde Türkiye sınırları içinde Kürtçe basına izin verilmemişti, Çok Partili Dönem’de ise Musa Anter, Edip Karahan, Yaşar Kaya, Medet Serhat gibi Kürt aydınlarının çıkardığı Dicle Kaynağı (1949), Şark Mecmuası (1950), İleri Yurt (1958), Dicle-Fırat (1962), Deng (1963), Roja Newe (1966) gibi dergi ve gazeteler gerek ekonomik sorunlar gerekse gizli açık baskılar yüzünden uzun ömürlü olmadı.

1974-1979 yılları arasında dokuz gazeteci faili belli ya da meçhul cinayetlere kurban giderken, Özgürlük Yolu (1975), Xebat (1976), Rızgari (1976), Roja Welat (1977), Kawa (1978), Ala Rızgari (1979), Serxwebûn (1980) gibi Marksist-Leninist yayın organlarının tahmin edileceği gibi rejimle arası iyi olmadı. Bütün bu yayın organları ağırlıklı olarak Türkçe ya da Türkçe-Kürtçe iki dilliydi. Sadece Kürtçe çıkan ilk yayın organı 1977’de Diyarbakır’da kurulan Devrimci Demokrat Kültür Derneği’nin (DDKD) çıkardığı Tîrêj dergisiydi. Bu dergi Türkiye’de sadece dört sayı çıkabildi çünkü 12 Eylül 1980 darbesi olmuştu.

Darbeden sonra pek çok gazete kapatıldı, kapatılmayanların siyasi içerikli haber yapmasına izin verilmedi. Böylece basında magazinleşme hızlandı. Bu dönemde 13 büyük gazete için toplam 303 dava açıldı, yaklaşık 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 1990’da rejimin biraz yumuşaması üzerine Halk Gerçeği, Yeni Halk Gerçeği ve Yeni Ülke gibi dergilerle yeniden ülke içinde faaliyete başlayan Kürt basını 1992’den itibaren Özgür Gündem ile birlikte devam etti ama onlarca mensubunun canı ve kanı pahasına… 1 Haziran 1988 ile 19 Şubat 2022 arasında tam 46 gazeteci öldürüldü, bunların 10’u Kürt gazetecisiydi.

Evet, bunlar 100 yıllık sansür tarihinin sadece önemli başlıkları, daha ne satır araları var ki ciltler dolusu kitap doldurur. Şurası kesin: İktidarla basın arasında mücadeleyi her seferinde özgürlük yanlıları kazandı ama bu tarihçeden sansüre direnmeyen basın camiası ile halkın ve elbette basını her fırsatta susturmaya çalışan iktidarın çıkaracağı epey ders var…

Önceki ve Sonraki Yazılar