ALEV ÖZKAZANÇ

ALEV ÖZKAZANÇ

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı neden verildi?

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde yaptığım değerlendirmelere dayanarak ve sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme hakkında kısaca şunları ifade edebilirim: 2019 sonrası hızla gelişen bir kampanya sonucunda bir Cumhurbaşkanlığı kararı ile Sözleşme’den çekilmiş olmak, karşı-hareket adına büyük bir başarı sayılır. Ama geride büyük bir toplumsal hareket ve destek falan olmaksızın verilen bir karar oldu bu. Burada geniş bir destekten daha ziyade küçük ama rejim üzerindeki etkisini artıran radikal İslamcı gruplar ve onların dolaşıma soktuğu söylemler söz konusu.

Peki tek adam rejimi neden çekilme kararı verdi? Esra Aşan’ın ifadesiyle söylersek “İstanbul Sözleşmesi’ni fesih girişimini; hem siyasi ittifaklara kısa vadeli etkisi üzerinden hem de yeni Türkiye’nin cinsiyet eşitliğini, eşit vatandaşlığı reddeden rejimi üzerinden, çok boyutlu değerlendirmek mümkün”.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki iktidarın toplumsal desteğinin belirgin biçimde azaldığı ve yönetsel krizin yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşti bu çekilme. Çekilme kararının, aynı hafta gerçekleşen bir dizi başka otoriter hamleyle birlikte ele alınması anlamlı olacaktır. O hafta içinde alınan diğer kararlar (HDP’li Ö. F. Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve tutuklanması, HDP’ye kapatma davası açılması, Merkez Bankası Başkanının görevden alınması, Gezi Parkı dahil pek çok tarihi binanın İBB’den alınarak vakıflara devredilmesi) iktidarın son yıllarda artan keyfiliğinin ve çaresizliğinin göstergeleri olarak çekilme kararına eşlik ettiler ve eylemin etkisini pekiştirdiler.

Bu kararın alınmasında, yaklaşan seçime dönük hesaplar da (Sözleşmeye karşı en net tutumu sergileyen parti olarak Saadet Partisi’ni muhalefet bloğundan geri çekme gibi hesaplar) etkili oldu elbette. Ayrıca, hükümetin kendi çevresindeki radikal islamcı kesimlerle daha fazla rezonans haline geçmesini gerektiren sebepler bir yana, islami-seküler kutuplaşmasını her fırsatta derinleştirmeye çalışma taktiğine de tekrar başvurulmuş oldu.

Sonuçta o hafta olanlar, tek adam rejiminin her tür demokratik halk egemenliği ilkesinin radikal bir inkârı olduğunun bir kez daha apaçık sergilenmesiydi. Cumhurbaşkanlığı kararı, sadece uzun zamandır kadınlara karşı açılmış olan cephenin güçlendirilmesi anlamına değil, meclis iradesinin de hiçe sayılması anlamına geldi. Tam da bu nedenle kadın hareketinin hep söylediği gibi aslında bu karar hukuken yok hükmündedir.

KADIN HAREKETİNİN DİRENİŞİ: “İSTANBUL SÖZLEŞMESİNDEN VAZGEÇMİYORUZ”

Bu noktada hemen kadın hareketinin Sözleşme’ye karşı ataklar başladığından beri süregelen mücadelesinin öneminin altını çizmek gerekir. İstanbul Sözleşmesi Yaşatır ve Sözleşme’den Vazgeçmiyoruz sloganlarını öne çıkaran kampanyanın somut etkisi, Danıştay’da görülen duruşmada açığa çıktı. Danıştay, 28 nisanda, karara karşı açılan ikiyüzü aşkın sayıda iptal davasını görüşmeye başladığında, kadın hareketinin temsilcileri bir kez daha kendi iradelerini bizzat orada bulunarak öne sürdüler. Sözleşmeyi savunmak için yapılan kampanyayı örgütleyen Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) duruşma öncesinde bir açıklama yaptı, ve “verilecek karar Türkiye'de kendini üstün görenlerin hukukunun mu, hukukun üstünlüğünün mü hakim olacağına dair de belirleyici olacak. Bizler, kadınlara karşı her türlü şiddetin ve başta kadınlar, çocuklar, LGBTİ+'ların maruz kaldığı ev içi şiddetin insan hakları ihlali olduğunu belirten; devlete, şiddeti önleme ve mağduru koruma yükümlülüğü getiren İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmedik, vazgeçmiyoruz, vazgeçmeyeceğiz” diyerek mücadele azmini ortaya koydu.

Danıştay tarihinde bir ilk olarak, 550 kişilik duruşma salonunun, davanın avukatları ve kadın hakları savunucuları ile dolduğu ve çok etkili savunma konuşmalarının yapıldığı duruşmanın öncesinde Danıştay Başsavcılığı, kadın hareketinin tezine paralel olarak, Cumhurbaşkanlığı kararının hukuka aykırı olduğu ve kararın iptal edilmesi gerektiği yönünde görüş belirtmişti.

Ankara Barosu adına Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan savunmasında “Bugün bir Cumhurbaşkanlığı kararı ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek ilerde yine uluslararası anlaşma olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden de çıkılmasının yolunu açar” uyarısında bulundu. Avukat Seher Duygu Çildoğan, “Sözleşme "eşcinselliği normalleştirmeye çalışan kesim tarafından kullanılmıştır" diyerek devlet LGBTİ+ bireyleri hedef göstermiştir. Bu süreçte LGBTİ+’ların varlığı kriminalize edildi, kolluk şiddeti arttı, çekilmeden sonra 45 kişinin hakları ihlal edildi. Gökkuşağı bayrağı bile düşmanlaştırılarak yasaklandı. Bugün geldiğimiz noktada LGBTİ+’ların can güvenliği kalmamıştır. Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararının iptalini talep ediyoruz dedi. “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının toplumda karşılığı olmadığını” ifade eden Avukat Hülya Gülbahar ise “Bu sözleşmeye karşı çıkanlar kadınlara şiddetin normalleşmesini istiyor, çocuk istismarı ve çocuk evliliklerinin önünü açmak istiyor, çocuk işçiliğinin önünü açmak istiyor” diyerek yeni risklere işaret etti. Tüm bu ve diğer savunmalarda, Sözleşme’den çekilmenin anlamına ve ne gibi yeni tehditlerin önünü açtığına dair uyarılar yapılmış oldu. Ama aynı zamanda kadınlar, Danıştay’da beklenen iptal kararının çıkmaması halinde konuyu AYM’ne ve nihayet AİHM’ne taşıyacaklarına dair kararlılıklarını da ifade ettiler.

ÇEKİLMENİN KADINLAR VE LGBTİ’LER ÜZERİNDE ETKİLERİ

Sözleşmeden çekilmenin en acil sonucu kadına şiddetle mücadele yarattığı olumsuz etki ve LGBTİ topluluklara dönük tehditlerin artması oldu. Kadın hareketinin şiddetle mücadele konusunda yaptığı uyarılar ne yazık ki hemen gerçekleşmeye başladı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, çekilmenin ardından kadın cinayetlerinin tam hızıyla devam ettiğini ortaya koyuyor ve bir süredir özellikle şüpheli ölümlerde gözlenen ciddi artışa dikkat çekiyor. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, çekilmenin ardından geçen bir yılda, cinsel istismar davalarında karar verme süreçlerinin faillere yarayacak biçimde uzadığını, kararın arkasından özellikle ilk aylarda kolluk kuvvetlerinin bu süreçte 6284 gibi yasalardan da geri çekilindiği yönündeki davranış ve söylemler geliştirdiğini, acil yardım hattını arayan mağdur sayısında düşüşler meydana geldiğini ifade ediyor. Hatta kolluk güçlerinin tutumu o kadar isteksiz oldu ki İçişleri Bakanlığı Emniyet Müdürlüklerine seslenerek vatandaşa güvence verilmesi gerektiğinin altını çizmek zorunda kaldı. Bu esnada iktidar, sözde şiddetle mücadele azmini kanıtlamak üzere, aslında kendi bakış açısını pekiştiren, aile sorunlarına Diyanet’in daha fazla dahil olmasını içeren ya da cinsel suçlara ceza artırımı öneren yeni düzenlemeler yapmayı planlıyor.

Sözleşmenin karalanmasının ve çekilme kararının ardından LGBTİ’ler üzerindeki baskılar da güçlendi. Kaos GL’den Hayriye Kaya, zaten bir süredir artan nefret söylemlerinin çekilmenin ardından daha cüretkar bir biçim aldığına, fiziksel saldırıların da arttığına dikkat çekiyor ve şunları ifade ediyor: “Bütün bu söylemlerin alandaki karşılığı devlet olarak önleme ve koruma konusunda bir şey yapmayacağız, bu şiddete karşı yaptırım uygulamayacağız oluyor… Hem LGBTİ+lar şiddete açık hale getiriliyor hem de LGBTİ+lar için, şiddet karşısında sessiz kalma ya da göze batmama, düşük profilde kalma, kamusal alanda var olmamayı da beraberinde getiriyor”. Kaos GL’nin yayınladığı LGBTİ+’ların İnsan Hakları 2021 yılı Raporu, hemen çekilme öncesi ve sonrası dönemde yaşanan hak ihlallerini sergiliyor.

ÇEKİLMENİN ARDINDAN: KARŞI-HAREKETİN YENİ TALEPLERİ

Sözleşmeden geri çekilme elbette karşı-hareketin güçlenmesini teşvik etti. Türkiye Aile Meclisi gibi İslamcı yapılar, çekilmeden önce aldıkları konumu daha cesaretle savunmaya başladılar. Bu çevrenin yaptığı son açıklamalarda, idam ve zinanın yeniden suç sayılması, kısas mantığının uygulanması, feminist ve LGBTİ örgütlerinin terör örgütü sayılması, CEDAW’dan çekilme, (çocuk cinselliğini meşrulaştırma aracı olarak görülen) Lazaronte’den çekilme gibi talepler dile getiriliyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin idamı yasaklayan protokellerinden geri çekilmenin yanısıra, Anasaya, Medeni Kanun, Ceza Yasası ve özellikle de 6384 nolu yasada kadınlar lehine olan düzenlemelere dair değişiklikler öneriliyor. “Süresiz” nafaka, aile reisliği kavramının kaldırılması, erkeğin evlilik içinde kavvam sıfatıyla aldığı görev ve yetkilerin yok edilmesi, zinanın suç olmaktan çıkarılışı, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının mevzuata girmesi gibi çok sayıda sorunun asıl kaynağı olarak işaret edilen Sözleşme’den çekilmek, bu tür taleplerin daha da güvenle ileri sürülmesine zemin hazırlamış oldu.

İslam Dünyası STK’ları Birliği (İDSB) ise çekilmenin ardından yaptığı açıklamada şunları ifade etti: “Kamuoyuna açıklandığı ilk andan itibaren içerdiği tartışmalı maddeleri, değerlerimiz ekseninde asla kabul edilemeyecek “toplumsal cinsiyet” ve “cinsel yönelim” gibi kavramları referans alan keskin ve ayrıştırıcı dili itibariyle tartışma konusu olan sözleşme, bu olumsuz yapısıyla mevzuatımızda aile ilgili önemli düzenlemelere de temel oluşturmuştu. Sözleşme süreç içinde ‘Kadına yönelik şiddet’ noktasında beklenenin aksine maalesef aklıselim hiç kimsenin tasvip edemeyeceği, kadınlarımız başta olmak üzere aile bireylerine yönelik şiddetin arttığı, ailelerin dağıldığı, gençlerin aile kurmaktan çekinir hale geldiği bir iklimin doğmasına sebebiyet verdi… Bu çerçevede yapılacak yeni düzenlemelerde İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB) bünyesinde oluşturduğumuz Uluslararası Aile Enstitüsü olarak Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği ile işbirliği içinde kendi değerlerimiz ekseninde aileye bakış açımızı ortaya koyan ‘Uluslararası Aile Sözleşmesi’ başlıklı manifesto metninden de istifade edilmesini ümit ediyoruz.

Son yıllardaki gelişmeler sonucunda karşı-hareket, sadece rejimin kıyısında, çeperinde duran ama iktidar merkezine daha da yaklaşan, ya da tam tersine ondan kısmen de olsa özerkleşen ve muhalif olan dinci kesimlerde değil, bizzat iktidarın tam merkezinde de daha net bir ifade bulmaya başladı. Hilal Kaplan 2021’de yayınladığı Ailenin Adı Yok ya da Neden Feminist Değilim? adlı kitapla birlikte karşı-hareket, şimdiye kadarki en üst resmi düzeyden ve en gelişkin ifadesini bulmuş oldu. Uzun zamandır yapılması beklenen bir tartışmanın kapılarını aralayan bir “ilk söz” olarak tanıtılan kitap, “aile değerlerinin erozyona uğramasına dair özelde muhafazakâr kesim, genelde de toplumun geniş kesimleri rahatsızlıklarını uzun süredir dağınık biçimde ifade etse de henüz derli toplu biçimde ortaya konulamamıştı” tespitinden kalkıyor ve “dünyadaki güncel gidişatın yansımalarını sosyal teori ile harmanlayarak analiz edip “içerden ve buralı” bir reddiye ortaya koymayı amaçlıyor”. Daha ayrıntılı bir değerlendirme gerektiren bu kitaba şimdilik sadece dikkat çekmiş olalım.

BİTİRİRKEN…

Yazı dizisini bitirirken son olarak şunu belirtmek isterim: bu yazı da dahil olmak üzere bu konuda yapılan tüm değerlendirmelere bir miktar temkinle yaklaşmamızı gerektiren çok dinamik bir bağlam söz konusu. Karşı-hareketin küresel hareket ile etkileşimi, rejim ile radikal dinci yapılar arasındaki ilişkilerin akıbeti, AB ile ilişkilerin muhtemel seyri, seküler-dinci çatışması ve yaklaşan seçime dönük seçmen siyasetinin dinamikleri, muhafazakâr kadınlar meselesi, tabandaki eril reaksiyonlar, eril diriliş çabaları ve demokratik-seküler muhalefet ve kadın hareketinin gücü… bunların tümünün karmaşık etkileşimleri gerçekten çok dinamik bir bağlam oluşturuyor ve sürekli uyanık olmayı gerektiriyor.

Ama asıl belirsizlik yaratan şey, hiç kuşkusuz şu anda mevcut herşeyi sarmalayan sis bulutuyla ilgili. Yani yaklaşan seçimlerde ülkenin akıbetinin nasıl şekilleneceği sorusuyla. Şimdiye kadar karşı-hareketin dinamiği büyük ölçüde otoriter rejim mantığına bağlı olduğu için, rejimin akıbetinin ne olacağı karşı-hareket üzerinde de belirleyici olacak diyebiliriz. Elbette, seçime dair pek çok düzeyde kaygılar ve belirsizlikler var ki bazılarının hala iddia ettiği gibi bu rejimin seçimle gidip gitmeyeceğini yaşayıp göreceğiz. Ancak seçim sonrasında muhalefetin vaat ettiği ve umut ettiğimiz gibi, parlamenter rejime dönüş hamlesiyle birlikte birtakım demokratik reformlar gerçekleşse bile, mevcut rejimin birtakım uzun dönemli etkilerinin iş görmeye devam edeceği açık. Öyle görünüyor ki karşı-hareket de geçiş döneminde ve sonrasında gücünün bir kısmını koruyabilir, başka unsurlarla eklemlenerek dönüşebilir, hatta daha da güçlenebilir. İslami unsurlar yerini daha fazla milliyetçi, yabancı düşmanı vb temalara bırakabilir, yeni tür aşırı sağ-faşizan partiler için payanda görevi görebilir. Bu açıdan alarm verici bir gelişme, karşı-hareketin önde gelen bazı simalarının aynı zamanda pandemi inkarcılığı ve aşı-karşıtlığının da sözcülerine dönüşmesi. Bu da gösteriyor ki karşı-hareket, önümüzdeki dönemde de türlü hakikat-ötesi temalarla, komplocu zihniyetlerle, toplumsal çözülüş, siyasi parçalanma ve türsel yokoluş korkularıyla eklemlenerek yoluna devam edecek. Ancak asıl kaynak, daima, ataerkil yapıların çözülmesine karşı verilen reaksiyonlar ve eril diriliş çabalarıdır. Ve tüm bunlarla mücadelenin tek sağlam yolu, kadın hareketinin motor gücünü oluşturduğu yeni bir demokratik-popüler kolektif iradenin kurulması ve demokratik muhalefetin ülkenin kaderine yön vermesi olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ALEV ÖZKAZANÇ Arşivi
SON YAZILAR