Kuru Ağaç, Sidret'ül Münteha ve Kızıl Elma

Bugün yayılmacı Türk milliyetçiliğinin önemli sembollerinden biri olan Kızıl Elma efsanesinin kökenine dair “Türkler”in ürettiği metinler bir iki paragrafı aşmaz. 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügatü’t Türk adlı lügatindeki söylenişiyle “alma”nın “Eski Türkler” için önemli bir meyve olduğuna dair bilgimiz de yok. Bazı minyatürlerde yer alan meyve tabağı çizimlerinde elmaya benzer meyveler var ama bunların Kaşgarlı’nın lügatinde adı daha fazla geçen kayısı, şeftali veya erik olması mümkün. Dahası, “Eski Türk kültürü” uzmanlarından Emel Esin’e göre Kızıl Elma sembolleştirmesi elmaya değil, “Eski Türklerde” Güneş ve Ay’ı anlatan kızıl topa dayanır. Hatta bu kızıl top ilerleyen dönemlerde “muncuk” adıyla bayrak ve tuğların tepesini süsleyecektir. Nitekim 1404-1405 yılları arasında Kastilya Kralı III. Henrique temsilcisi olarak Konstantinopolis üzerinden Timur’un sarayına giden Ruy Conzales de Clavijo, Timur’un baş çadırının dört duvarının sütun hali gibi alçak galeri ile çevrildiğini, bu galerilerin 24 küçük ahşap direkten oluştuğunu ve toplamda 36 kazık kullandığını; bir de ucunda tavlanmış bakırdan bir elma bulunan yüksek bir direk, onun da üzerine bir hilâl tutturulduğunu söyler.

Stefanos Yerasimos ise “Ağaçtan Elmaya: Apokaliptik Bir Temanın Soyağacı” (Cogito, S. 17, Kış 1999, s. 291-338) makalesinde Kızıl Elma’nın hikayesine bambaşka bir yerden; Eski Ahit metinlerinden Daniel’in Kitabı’ndan, “Nebukadnezar’ın Düşü” bölümünü aktararak başlar:

"Baktım ve işte, dünyanın ortasında bir ağaç vardı, ve çok yüksekti. Ağaç büyüdü ve gelişti, ve boyu gözlere erişti, ve bütün yerin ucuna kadar görülüyordu. Yaprakları güzel ve meyvası çoktu, ve onda herkes için yiyecek vardı, kırın hayvanları altında gölgelendiler, ve göklerin kuşları onun dallarına kondular ve bütün beşer ondan yedi.”

Daniel’in Kitabı’na göre bu ağacın iki özelliği vardır. Bu ağaç “tek başına”dır ve Tanrının gazabına uğradığında “kurur”. Yerasimos’a göre İslam’ın kutsal kitabı Kur’an bunlara üçüncü bir boyut ekler: “Sınır”. Bu sınırın adını Müslümanların Miraç’la ilgilendirdiği Necm Suresi’nin 13-14. ayetlerinden öğreniriz: “Andolsun (Muhammed) onu (Cebrail’i) bir de diğer inişte görmüştü. Sidretü’l Münteha’nın yanında. Cennet-i Me’va da onun yanındadır.”

Ayetlerin açıklaması olarak Sahih-i Buhari’de yer alan bir hadiste ağaçla ilgili bölüm şöyle anlatılır:

"Sonra Cebrail sidretü’l-müntehaya varıncaya kadar bana yol gösterdi. Bu ağaç nereden geldiğini bilmediğim renklerdeydi. Daha sonra Cennet’e girmeme izin verildi. (…) Ağacın altında dört nehrin kaynağı vardı. İkisi dışa akıyordu, ikisi de içe akıyordu. ‘Ey Cebrail, nedir bu dört nehir? diye sordum.’ ‘İç nehirler Cennet’in nehirleri, dış nehirler de Nil ve Fırat, diye yanıtladı Cebrail…”

kizil-elma-1.jpeg
Kuru Ağaç

İslam inanışına göre Sidretü’l-Münteha, arşın sağ yanında, hiçbir yaratığın ötesine geçemediği bir ağaçtır. Bütün yaratıkların ve meleklerin bilgilerinin son bulduğu sınırdır bu ağaç. Ondan ötesini Tanrıdan başkası bilemez ve bu sınırı geçemez. Ancak Buhari’nin metninde sınır bu dünyanın sonu ile öbür dünyanın başı iken, bir başka hadisçi Müslüm’e göre göğün yedinci katının son sınırındadır. Bu sınırın ötesinde de dile getirilemez olanın alanı başlar. Sınıra ilişkin bu belirsizlik, bu dünyanın sonu ya da ömür dünyanın başlangıcı olarak apokaliptik (kıyamete dair) metinlerde yeniden ortaya çıkar. Müslüm’ün hadis kitabındaki “sahih” kabul edilen hadislerden birine göre Bir Medine ordusuyla Roma ordusu Amk ve Dabk bölgelerinde karşılaşacak, Müslümanların üçte biri yenilecek ve tanrı katında hiç bağışlanmayacak, üçte biri şehit düşecek ve Tanrının en iyi şehitleri olacaktır. Geriye kalan üçte biri ise savaşı kazanacak ve Konstantiniye’yi ele geçirecektir. Daha sonra bu hadis biçim değiştirir. Savaş Halep’in kuzeyinde olacaktır. Sonra Konstantinopolis fethedilecektir. Yani Tek Ağaç, Konstantinopolis’tir.

Justinianus’un "altın küresi”

Buna karşılık Roderic H. Davison, E. J. Gibb veya onlardan nakille Stefanos Yerasimos gibi araştırmacılara göre Kızıl Elma efsanesi erken Bizans’ta doğmuştur. Bir zamanlar Ayasofya önündeki bir sütunun üzerinde I. Justinianos’u (hd 527-565) at üzerinde gösteren bir heykel hakkında dönemin Bizanslı tarihçisi Prokopios şöyle der:

“Ve doğan güneşe doğru bakar. Bu sırada da İranlıların üzerine yürür, sol elinde bir küre tutar. Heykeltraş bu küreyle, elinde kılıç, mızrak ya da başka bir silah olmasa da bütün yeryüzünün ve denizlerin ona bağlı olduğunu belirtmek istemiştir. Ama elindeki kürenin üzerinde bir haç vardır. İmparatorluğunu, savaşlardaki zaferi bu haç sayesinde kazanmıştır. Sağ elini doğan güneşe doğru uzatır, parmaklarını açarak o taraftaki barbarlara kendi topraklarında kalmalarını ve yaklaşmamalarını buyurur.”

Yine Yerasimos’tan öğrendiğimize göre Haçlı Seferi krallarından Frederick Barbarossa, Manuel Komnenos’un (hd 1143-1180) isteği üzerine “müneccim kralların kutsal metinlerini” Batı’ya götürür. O metinlerde küre zamanla elmaya dönüşür. Artık Türklerden sadece Bizans değil Batı da korkmaktadır. Türkler tanrıdan gelen bir felaket, Batı’nın koruyucusu ise Alman İmparatoru’dur. İmparatorun bu rolüne Papa veya Fransa Kralı sıklıkla karşı çıkarlar. Bu tarihten sonra “küre” ve “kuru ağaç” temaları adeta içiçe geçer. Bazen biri, bazen öteki anlatır dönemin halet-i ruhiyesini.

Örneğin “Tek Ağaç” kavramı 1271-1295 arasını Kubilay Han’ın ülkesinde geçiren Marko Polo’nun seyahatnamesinde şöyle çıkar karşımıza: “İran sınırında, yıldız rüzgarına doğru (…) bu taraftakilerin Kuru Ağaç dedikleri Tek Ağaç’ın bulunduğu çok büyük bir ova’ya vardık…”

Veya Voyages du Sieur Mandeville adlı bir 14. yüzyıl metninde Kuru Ağaç, Kutsal Topraklara yerleştirilir:

“Hebron’un iki fersah ötesinde Hazreti İbrahim’in kardeşinin oğlu Lut’un mezarı bulunur. Hebron’a yakın bir yerde de vadiye adını veren Membre dağı vardır. Orada Kuru Ağaç denilen (…) bir meşe ağacı bulunur. Söylentiye göre bu ağaç dünyanın başlangıcından beri Hazreti İsa çarmıhta can verene kadar hep yemyeşil, yapraklarla doluymuş. Bazı kehanetler bir efendinin, Batılı bir hükümdarın Hıristiyanların yardımıyla vaadedilmiş toprakları kazanacağını, hükümdarın bu Kuru Ağaç altında ayin okutacağını, ağacın da yeşerip yapraklanacağını, pek çok Müslüman ve Yahudinin Hıristiyan inancını benimseyeceğini söyler.”

Konstantinopolis kehanetleri

Ve yeniden “küre” metaforuyla karşılaşırız. Çünkü Justinianus heykelinin elindeki küre 1317’de düşer. Bu durum Bizans’ın sonunun yaklaştığı şeklinde yorumlanır. Ruy de Clavijo Ekim 1403’te Konstantinopolis’ten geçip Kasım 1404’te Tebriz’e geldiğinde duyduğu bir söylenceyi şöyle aktarır seyahatnamesinde:

“Bir meydana yakın bir sokakta bir ev vardır. Buradan bir ağacın kurumuş gövdesi görülür. Bu ağaca ilişkin şu öykü anlatılır: Bölgedeki insanların inancına göre yakın bir gelecekte bu kuru ağacın yeşil yaprakları çıkacak, ardından kentte, çevresinde kalabalık bir Hristiyan topluluğuyla, elinde haç tutan bir Hıristiyan piskoposu ortaya çıkacak. Piskopos çabucak bütün Tebriz halkını İsa’nın gerçek dinine döndürecek.”

1420/21’de Justinanus heykelinin elindeki küre bir kez daha düşer, yine Bizans’ın sonu geliyor denir. Seyyah Bavyeralı Schiltberger 1427’de onu yerinde göremez. Ama sonra tekrar yerine konmuş olmalıdır İspanyol seyyah Pero Tafur, Konstantinopolis’in düşüşünden hemen önce (1437) şehre geldiğinde kürenin yine düştüğüne şahit olur ki, bundan 16 yıl sonra nihayet kehanet gerçekleşir.

Konstantinopolis’in Türklerin eline geçişe tanıklık eden Bizans tarihçisi Dukas ise şöyle der:

“Neden herkes büyük kiliseye sığınıyordu? Çünkü yıllardır sahte peygamberlerden kentin Türklerin eline düşeceğini, Türklerin zorla kente gireceğini, Romalıları Büyük Konstantin sütununa (Çemberlitaş) kadar kovalayıp katledeceğini dinliyorlardı. Ardından elinde kılıç tutan bir melek belirecek, krallığı, sütunun altında duran yoksul, kendi halinde bir adama verip şöyle diyecekti: ‘Bu kılıcı al ve Efendimiz’in halkının intikamını al!’ O zaman Türkler geldikleri yere geri dönecek, Romalılar da onları kovalayıp katledecek, kentten hem Batı hem de Doğu topraklarından çıkaracak, İran sınırında Tek Ağaç denilen yere kadar süreceklerdi.”

kizil-elma-2.jpeg
I. Justianus Heykeli

1460 tarihli bir kehanette ise “kuru ağaç” imgesinin içine ilk kez Türkler/Osmanlılar girer: “1470’te Türkler yenilecek ve bir melek tarafından seçilecek olan yeni bir Papa Kuru Ağaç’ın altında ayin okutacak ve bu ağaç anında yeşerecektir.”

Yerasimos’un aktardığına göre ilk matbaa baskısı 1475’te yapılan “Sahte” Methodios metninde “Türklerin imparatorluğu” 15 dallı, yarı kurumuş bir ağaçla sembolize edilir. Ardından Osmanlı imparatorlarının 12 ad içeren kısa bir tarihçesi yer alır. Türkler Almanya’yı yakıp yıkacaklar, insanları öldüreceklerdir. Ama Alman imparatoru Türkleri yenip Hıristiyanları bin yıllık mutluluğa kavuşturacaktır. Bu kurtarıcının adı Duglosis’tir. Bunun iki oğlu olacaktır. Danorium ve Derodum. Alman prensleri birleşmezlerse Türklerin 15. kolu Duglosis topraklarını mahvedecek, Duglosis Köln’ün Kızıl (altın) Elması’nda yenilecektir. Böylece Tevrat’taki Daniel’in düşündeki “Tek Ağaç Kolonyası”, “Kızıl Elma Kolonyası” haline dönüşür. Bugün Almanya’nın Köln (Kolonya) şehrinin adı da bu efsaneden gelir.

Tek Ağaç ve Kızıl Elma metaforları ilk kez 1545 tarihli bir Batı metninde, Bartholomaeus Georgievits’in (11 yıl Osmanlı’nın elinde esir kalmıştır, üç teşebbüsten sonra kaçabilmiştir) kehanetinde bir araya gelir ancak kehanetin Eski Ahit’e uzanan kökenleri unutulmuş, Kızıl Elma, Bizans’tan Türklere geçen bir kehanet olarak aktarılmıştır.

Kızıl Elma Osmanlı ülkesinde

Peki, Osmanlı’da neler oluyor derseniz; Anlaşılan “küre” ile ilgili kötücül kehanetler o kadar etkilemiştir ki, Sultan II. Mehmed’in 1453’te Konstantinopolis’i fethettikten sonraki ilk işi Justinianus’un heykelini yıkmak olmuştur. Nitekim Aşık Paşazade’nin Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinin 1481-1482’de yazılan bölümünde II. Mehmet’in Belgrad kuşatmasında kullandığı topların elinde altın bir küre tutan I. Justiniaunus heykelinin bronzundan döküldüğü yazılıdır. 1491/92’de Edirneli Ruhi’ye atfedilen bir anlatıda da “Bizim devrimizde Sultan Mehmed bu heykeli yıktırır, yerinden indirtir. Çünkü Rum milleti şöyle diyordu: Bakır at yerinde durdukça, kent sonunda bizim olacak,” denerek bu bilgi doğrulanır.

“Küre”den kurtulduktan sonra “Kuru Ağaç”da metinlerden kaybolur, sahnede sadece Kızıl Elma kalır. Örneğin Cem Sultan’ın emriyle 1473’te Balkanlardaki ilk kolonizatörlerden biri olan Sarı Saltuk’un efsanelerini derleyen Ebu Hayr’er-Rumi’nin Saltuknamesi’nde I. Murad’ın (hd 1362-89) düşünün anlatıldığı bölümde Sarı Saltuk, Osmanlı padişahlarını Kızıl Elma’ya götürecek yolu gösteren öncü olarak tarif edilir. Böylece Kızıl Elma, Osmanlıların Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun topraklarına yapacakları seferlerin manevi kaldıracı olur. Benzer ifadeler 1470’te Eğriboz alınırken esir düşen ve 1481’e kadar İstanbul’da kalan İtalyan Giovan Maria Angiolello’nun ve 1547-49 arasında İstanbul’da yaşayan Fransız Pierre Gilles’in anılarında da vardır.

kizil-elma-3.jpeg

Kızıl Elma’ya değinen bir başka Osmanlı metni II. Bayezid’e yazılmış bir dilekçedir. Yazarı bilinmeyen ve Yerasimos tarafından 1511’e tarihlenen bu dilekçede “Seyyid Gazi hazretleri ‘işde sana Sultan Bayezid’i koşduk, al ilet, gün batısına Kızıl Elma’ya değin feth idüp İslam döşeğin döşesun’ diyü emr itdi,” demektedir. Yerasimos, metinde Kızıl Elma’ya ilişkin bir açıklama yapılmamasından dolayı efsanenin daha önceden bilindiğini çıkarır. 1511 yılının ise, Bayezid’in hükümdarlığının son yılı olması ve oğlu Selim’in İran’dan gelen Şii tehdidi karşısında babasının umursamaz tutumu nedeniyle başkaldırdığı yıl olması itibariyle önemine işaret eder. Yerasimos’a göre, “demek ki fetih cephesinin Doğu’ya doğru kaymasına ilişkin bir baskının olduğu dönemde, gaziler fetihlerin temel amacının Avrupa olduğunu anımsatma ihtiyacı duymuşlar. Ancak I. Selim’in bu çağrıya kulak tıkadığını biliyoruz çünkü döneminde Batı’ya değil Doğu’ya seferler yoğunluk kazanacak, Batı ancak Kanuni döneminde yeniden Kızıl Elma olacaktır.”

1521’de Belgrad’ın alınmasıyla birlikte Kızıl Elma teması Batı külliyatında yeniden canlanır. 1526 Mohaç Savaşı ve 1529’daki Viyana kuşatmalarına dair Osmanlı eserlerinde ise Süleyman’ın Kızıl Elma’yı eline aldığından bahsedilir. Böylece Kızıl Elma önce Budin, sonra Viyana’dır.

Alevi-Bektaşi geleneğinde Kızıl Elma

Alevi-Bektaşi aşgeleneğinde Kızıl Elma’nın büyük bir yer tuttuğunu belirten edebiyat tarihçisi Orhan Şaik Gökyay, Kızılelma kitabında (Yeditepe, 2018) kaynak vermeden şöyle bir hikâye anlatır:

“Büyük Osmanlı Padişahı Kanuni tahta geçtiği zaman kışlaları ziyaret eder, askerlerin şerbetini içer içtiği bardağı altın doldurup onlara armağan ederdi. Ayrılırken de askerlere “Kızıl Elma’da görüşürüz” diye onları okşar ve ideallerini canlandırırdı. Çünkü yeniçeriler arasında Kızıl Elma Efsanesi çok yaygın olup ‘Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma’ya dek gideriz” söz onların ideallerini ve fedakarlıklarını ifade ederdi.”

Gökyay ayrıca 16. Yüzyıl halk ozanı Pir Sultan Abdal’ın “Koca Şah Urum’a bir elma saldı/Dolandı Urum’u Banaz’a geldi/Pir Sultan elmaya bir tekbir kıldı/İnsan teaccübde kaldı orada…” dizelerini veya Hacı Bektaş Veli geleneğine bağlı Yeniçeri ocaklarında söylenen “Kızıl Elma kapusın feth eder iken nacağı/Ne revandır bozula bu Hacı Bektaş ocağı” beyitlerini de hatırlatır.

Yine Gökyay’a göre Topkapı Sarayı’ndaki bir minyatürde, Çelebi Mehmed’ten (hd 1413-1421) III. Murad’a (hd 1595-1603) kadarki sekiz padişahtan yedisinin elinde birer elma vardır. Sadece “Yavuz” Sultan I. Selim’in (hd 1512-1520) elinde iki elma vardır. Gökyay bunu, Yavuz’un “bu dünya bir padişaha yetecek kadar büyük değil” sözüne nazire olarak kabul eder.

"Altın” Kızıl Elma: Roma

Şair, yazar, tarihçi Gelibolulu Mustafa Âlî’nin 1597’de tamamladığı Kühnü’l-Ahbar adlı eserinde Kızıl Elma terimine iki yerde rastlanır. Birincisinde Kızıl Elma, Portakal/Portekiz’le ilişkilendirilir. Yerasimos’a göre bu büyük ihtimalle Roma’nın bir adlandırmasıdır. İkincisinde ise garip bir tanım yapılır: “Kızıl elma Frenklerin ülkesinin en ücra köşesinde büyük bir kilisedir. Çatısında Anuşirvan’ın kadehinden çıkmış elma gibi yuvarlak bir yakut parlar. Bir keşiş bu yakutu çalıp uzun süre saklamış ve bu kiliseye bağışlamıştır.”

Orhan Faik Gökyay’a göre de Vatikan’daki Saint Pierre Kilisesi, “Kızılelma” efsanesinin oluşumunda önemli bir pay sahibidir: “Batı kaynaklarında asa ile birlikte hükümdarlık alameti olarak kullanıldığı belirtilen ‘Kızılelma’ bazılarına göre İtalya’da Roma şehri, bazılarına göre de Roma’daki Saint Pierre Kilisesi’nin üzerinde bulunan ve denizden de görülebilen altın yaldızlı küre ya da bu kilisenin üstü kırmızı bakırla kaplanmış kubbesidir.”

Hâfız Ahmed Paşa’nın (ö. 1632) iki gazelinde Budin ve Peşte’nin alınmasından duyulan memnuniyet anlatıldıktan sonra Kızıl Elma’nın (Viyana? Roma?) alınması için Hakk’a yalvarılır. Ancak ilginçtir “Ehl-i İslam, Kızılelma’ya değin fethetseler gerektir deyu lisan-ı halkta şayidir/Lakin bu kelamın me’hazı ve sebebi malum değildir,” diyen Peçevi’nin 1640’a doğru yazdığı Tarih’inde Kızıl Elma hala Köln’dür.

Evliya Çelebi’nin Kızıl Elmaları

Yerasimos’a göre, Kızıl Elma temasını “evrenselleştiren” ise 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Osmanlı’nın “Kızılelma”larını bir bir sayar: Bunlar, Kuzey Kafkasya Kızıl Elması, Budin Kızıl Elması, Belgrad (İstolni) Kızıl Elması, Estergon (Estergom) Kızılelması, Viyana (Beç) Kızıl Elması, Roma Kızıl Elması, Köln Kızıl Elması. Hatta gelecekteki bazı Kızıl Elma’ların da işaretini verir: Prag, Paris, Kurtuba, Danimarka, Felemenk, Londra Kızıl Elmaları…

18. ve 19. yüzyıl metinlerinde (yani 1826 tarihli Vak’ayı Hayriye’den sonraki dönemde de) Kızıl Elma hala Yeniçerilik ve Bektaşilikle ilişkilendirilir. Örneğin Avusturyalı tarihçi, şarkiyatçı Hammer’e (ö. 1856) göre Eyüp Sultan Camii’ndeki geleneksel kılıç kuşanma töreninden sonra padişah Şehzade Camii’nin karşısında eski kışlalar önünden geçerken artık var olmayan Yeniçerileri şöyle selamlar: “Kızıl Elma’da yine görüşeceğiz.” Diplomat/tarihçi Ahmed Resmi Efendi’nin, bazı klasik tarihçilerce Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminin başlangıcı sayılan 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nı anlattığı eserinde (ki yazar savaşın sonunda Küçük Kaynarca Antlaşması’nı imzalayan heyette yer almıştır) edebi bir motif olarak ortaya çıkan Kızıl Elma, 1839 sonrası ortaya çıkan Tanzimat Edebiyatı veya Servet-i Fünun Edebiyatı’nda ortadan kaybolmuştur. Bunun da anlaşılır nedenleri vardı çünkü artık bırakın fetih yoluyla genişlemeyi, mevcudu korumak bile zorlaşmıştır.

kizil-elma-5.jpeg

Ziya Gökalp’in Kızıl Elma’sı

Kızıl Elma’nın yeniden bir ümit feneri olarak ortaya çıkışı, 1911 Trablusgarp ve 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan itibaren olacaktır. Bu sefer Kızıl Elma sembolizmini sahiplenenler İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) bünyesinde örgütlenen Türk milliyetçileridir.

İTC’nin ideoloğu Ziya Gökalp’in kendi ifadesine göre “bir gecede kaleme aldığı” Kızıl Elma adlı manzum eserin (İTC’nin yayın organlarından Türk Yurdu’nun 5 Şubat 1913 tarihli nüshasında yayımlanmış ve Gökalp’in 1914 yılında çıkan ilk şiir kitabına da adını vermiştir) nesir özeti şöyledir: Bakü’lü bir Türk milyonerinin kızı olan Ay Hanım Paris’te öğrenim görür. Sonra biri kızlar öbürü erkekler için “Geleceğin Beşiği” adını verdiği iki okul yaptırmak için doğduğu kente geri döner. Bir gün atıyla kırda dolaşırken bir gence rastlar ve ona aşık olur. Genç adam ertesi gün Ay Hanım’ın hocası Saadeddin Molla’ya kendini tanıtır ve adının Turgud olduğunu, İstanbullu olduğunu söyler. Kırda dolaşırken bir dörtyol ağzında durduğunu yaşlı bir köylüye “sol taraftaki yol nereye çıkar?” diye sorduğunu, yaşlı adamın da “Kızıl Elma’ya” diye yanıt verdiğini anlatır. Biraz ilerde ata binmiş çok güzel bir kıza rastladığını, kızın da “burası Kızıl Elma, ben de buranın perisiyim” dediğini söyler. Genç adam bütün bunların ne anlama geldiğini sorar. Sadeddin Molla ona, Türk akıncılarının bu ülkeyi Hindistan’da, Mısır’da ve Batı’da aradıklarını ama oraya ulaşamadıklarını anlatır. Vaad edilen bu ülkenin başka yerlerde olmadığını, ama kuşkusuz var olduğunu söyler… Turgud bu açıklamalardan tatmin olmaz ve Kızıl Elma’yı aramaya çıkar. Molla’nın açıklamalarını dinleyen Ay Hanım da Kızıl Elma’yı özgür bir ülkede yaratmaya karar verir. Ancak o “özgür ülke”yi bir türlü bulamaz. Çünkü ne Bakû, ne Kazan, ne İstanbul özgürdür. Ay Hanım bunun üzerine Lozan yakınlarında bir Türk köyü kurmaya karar verir. Turgud ise Kızıl Elma’yı aramaya devam eder. Kaşgar’a geldiğinde Lozan Kızıl Elmasını öven bir afiş görür. Ve Lozan’a gelir. Orada Ay Hanım’la sevdalarını tazelerler ve bir süre sonra evlenirler…

Görüldüğü gibi Ziya Gökalp için Kızıl Elma mekâna bağlı olmayan bir “mefkûre”nin adıdır. Bu mefkûre nerede gerçekleşirse orası Kızıl Elma’dır. Hikayedeki gibi Lozan da olabilir. Nitekim ilk kez 1911’de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan Turan başlıklı şiirinde bunu ilan etmiştir Ziya Gökalp: “Vatan ne Türkiye’dir ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”

kizil-elma4-001.jpeg

Ziya Gökalp bir makalesinde tezine açıklık getirir: “Türk köylüsü Kızıl Elma’yı tahayyül ederken gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Turan mefkûresi mazide bir hayal değil, bir şe’niyetti (gerçeklikti). Milattan 210 sene evvel Hun hükümdarı Mete, Hunlar namı altında bütün Türkleri birleştirdiği zaman Turan mefkuresi bir şe’niyet haline girmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra Göktürkler, Göktürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız Kazaklar, daha sonra Kür Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan mefkuresini şe’niyet haline getirmediler mi?”

Tevfik Fikret’e taş atarak “‘Milletim nev-i beşerdir, vatanım rûy-ı zemin’ diyen vatansızlar bizim mefkûremizi duyamazlar. Bizim mefkûremizdeki hakikati hissedemezler. Onlar fen ile temas etmemiş âlim cahillerdir,” diyen Ömer Seyfettin 29 Kasım 1917 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanan Eski Kahramanlar/Kızıl Elma Neresidir? adlı öyküsünde Kızıl Elma’yı Ziya Gökalp’teki gibi mekana bağlı olmayan bir ideal olarak tarif edecektir.

Şevket Süreyyaların Kızıl Elması

Ancak dönemin diğer yazarları Kızıl Elma’ya mekânsal bir bağlam kurmaya çalışırlar. Örneğin Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam’da (Remzi Kitabevi, 1965) şöyle tarif eder “Kızıl Elma” (Turan) coğrafyasını:

“Biz gençler, şimdi de muallim mektebinin dershanelerinin duvarlarına asılı olan haritaların başına toplanıyorduk. Bu haritaların üstünde yeni Türk vatanının sınırlarını çizmeye çalışıyorduk. Osmanlı Afrikası, Yemenler, Hintler, Bosna-Hersekler artık gözümüze görünmüyordu. Bir elimizi Balkan geçitlerinin, Tuna-Meriç havzalarının üzerine koyardık. Sonra diğer elimizi Kırım’ı, Kafkasya’yı, Başkırdistan’ı, Türkistan’ı sıralayarak Altaylara, Çin Türkistanı’na, Çangari’ye, Altın dağa uzatırdık: Buraları hep bizim! derdik. Buralarını hep biz kurtaracaktık. Rumeli’de sınırlarımız, gerçi bizim mektebin kapısından iki kilometre ileride, Edirne’nin şehir istasyonunda bitiyordu. Ama bu bizim gözümüze görünmüyordu. Bizim gözümüz dünyanın öbür ucunda, Kafkasya’larda, Türkistan’larda, Çin sınırlarındaydı. Oralara gidecektik. Köylere, avullara, obalara koşacaktık. Elde asa ayakta çarık, sırtta kitap çantalarını Anadolu’ya, Azerbaycan’a, Türkistan’a taşıyacaktık (…) Yakın mazi artık kasvetli bir rüyaydı. Hakikat, yalnız istikbaldeydi. Avrupa’da Birinci Dünya Harbi işte bu hava içinde patladı.”

Büyük hayaller mi, gerçekçi hedefler mi?

Savaşın Osmanlı İmparatorluğu ve müttefiklerinin yenilgisiyle bittiğini idrak ettikten sonra 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman torpidosu ile yurtdışına kaçan İttihatçı liderlerden Enver Paşa, Kızıl Elma’yı Orta Asya steplerinde, Cemal Paşa Mısır’da, Talat Paşa ise Berlin’de aramaya gider. İttihatçıların Karakol Cemiyeti aracılığıyla Anadolu’daki direnişin başına yerleştirdikleri Mustafa Kemal için ise 1921 sonrası daha netleşeceği gibi Kızıl Elma (kendisinin bu terimi hiç kullanmadığını belirtelim) Anadolu-Trakya coğrafyasında Batı tarzı modern bir ulus-devlet kurmakla sınırlıdır.

Mustafa Kemal, Kızıl Elmacı Talat-Enver ikilisi ile arasındaki farkı, TBMM'de 1 Aralık 1921'de yaptığı konuşmada şöyle koyar:

"Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar görünen sahtekâr insanlar değiliz. Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislâmizm yapmadık. Belki 'yapıyoruz, yapacağız' dedik. Düşmanlar da 'yaptırmamak için bir an evvel öldürelim' dediler. Panturanizm yapmadık. 'Yaparız, yapıyoruz' dedik ve yine 'öldürelim' dediler. (…) Bütün dava bundan ibarettir. (…) Haddimizi bilelim!"

“Haddini bilen” Mustafa Kemal ülkede olmanın avantajıyla ipleri yavaş yavaş elinde toplarken, sürgünde onun bunun himmetiyle hareket etmeye çalışan Talat, 15 Mart 1921'de Berlin'de bir Ermeni tarafından; Cemal, 21 Temmuz 1922'de Tiflis'te Rus veya İngiliz istihbaratı için çalışan Ermeni veya Gürcü eylemciler tarafından; Enver ise 4 Ağustos 1922'de Türkistan'da yine bir Ermeni komutasındaki Kızıl Ordu birliği tarafından öldürülürler.

Bitirirken

Cumhuriyet tarihi boyunca, ırkçı-Türkçü çevrelerin Kızıl Elma imgesini canlandırmak için yaptığı atılımların çok sönük olduğunu söylemeliyiz. Örneğin Nihal Atsız’ın 1931’de yazdığı “Adalar Denizinden Altayların Ötesine Kadar Bütün Türk Gençliğine” şiiri veya 1947’de yayımlanan KIZILELMA adlı dergisi çok ses çıkarmayacaktır. 1950-1952 arasında (yani DP döneminde) Milliyet’te “Sözün Kısası” adlı sütununda duayen tarihçi İsmail Hakkı Danişmend, Kızıl Elmalı yazılar yazar, 1975 Arif Nihat Asya Fetih Marşı’nda “Kızıl Elma’ya” diye haykırır veya Yahya Kemal Bayatlı bile Kızıl Elma temalı şiir yazar ama arkası gelmez.

Kızıl Elma temasının yeniden canlanması 1990’larda Turgut Özal’la birlikte olur. Hedef hem Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetlerdir, hem Kerkük-Musul’dur. 2002’de başlayan AKP iktidarının başlarında zoraki de olsa Brüksel’dir Kızıl Elma. 2005’te Ülkücü-Ulusalcı ittifakının AB’ye karşı bulduğu panzehir Avrasyacılık ya da benim deyimimle Avrusyacılık olacaktır. Halbuki, tarihi 19. yüzyıla uzanan bu Panislavist projeyi güncelleyen Aleksandr Dugin kitaplarında Asya’nın İran’a bırakılması tavsiye edildikten sonra “tüm Türk mekanlarında yerel, özerk, kültürel eğilimleri ayrıştırmak ve klanlar, boylar, uluslar arasında geçimsizliği şiddetlendirmek için elden gelen her şeyi yapmak lazımdır” demektedir. Anlaşılan Avrasyacılar bu satırları okumamışlardır.

2010’larda AKP öncülüğündeki ulusalcı-milliyetçi-mukaddesatçı koalisyonun Kızıl Elması Libya, Ege Adaları, Suriye ve Irak’ın en azından kuzeyi ve elbette yine Kıbrıs olur. Sosyal medyadaki Kızıl Elmacılar ise daha da cüretkardır, isim isim sayarlar yeni Kızıl Elmaları: “82. vilayet Musul, 83. vilayet Kerkük, 84. vilayet Şam, 85. vilayet Mekke, 86. vilayet Kudüs…” Hatta kulakları çekilinceye kadar Moskova, Pekin diyenler de vardır. Son Kızıl Elma’yı ise Erdoğan’ın ağzından duyduk: Hedefimiz Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliktir.” Elbette alt metinde, Azerbaycan’ın Ermenistan’dan Zengezur Koridoru’nu koparması ve Türkiye ile Türk Dünyası’nı birleştirmek var…

Atasözündeki gibi Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayın da!

Not: Yazarın Türklerin Öteki Tarihi (Literatür, 2018) kitabındaki “Kızıl Elma Nedir, Neresidir?” başlıklı yazının genişletilmiş halidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar