ALİN OZİNİAN

ALİN OZİNİAN

Kusurdaki ışık

ALİN OZİNİAN

Kusur kelimesi daha önce hiç olmadığı kadar canımı acıtmıştı o gün. Yeni doğmuş minicik bebeğe bakarken, kusur hakkında daha önce hiç enine boyuna düşünmediğimi fark etmiştim.

O, hepimizden önce anne oldu. Dört günlük bebeğini sert ve acemice pışpışlayarak rahatlattığını sandığında henüz 22 yaşındaydı. Oysa bedenine dar gelen kendi öfkesiydi. Bebek, neredeyse sinir krizi geçiren annesini henüz yarım yamalak açabildiği gözleriyle sakince izliyordu.

“Bir baba kızının kusuru var diye eve gelmez mi! Kaçmak bu kadar kolay mı! Bu kadın ne yapar tek başına el kadar çocukla diye düşünmez mi? Nasıl tanıyamadım ben bu adamı!” derken gözyaşları, hıçkırıkları, acısı odanın her yanına saçılıyordu.

Bu mavi gözlü, bembeyaz tenli güzellik diğer bebekler gibi on değil, dokuz el parmağı ile doğmuştu. Sol elinin serçe parmağı eksikti. Kusuru bu tek parmağının olmamasıydı.

Babasının erkeklik gururu incinmişti; kızı kusurluydu. Yeni doğmuş yavrusunun yüzüne bile bakmadan, loğusa karısını kucaklamadan, “Kesin sizin ailede vardır eksik parmaklı biri, söylemediniz bana, kandırdınız beni!” diye bağırıp çağırmıştı.

Acımasızlık, hatta vahşilik sandığım şeyin çok derin bir korkunun tezahürü olduğunu seneler içinde anlayacaktım. Ama o andan itibaren kusur hakkında çok düşünür olmuştum.

Ne demekti kusur? Ayıp mıydı, günah mı? İnsan kendi mi seçerdi kusurlarını, yoksa yavaş yavaş inşa mı ederdi onları? Belki de kendisi için hazırlanmış kusurlar valiziyle gönderilirdi bu dünyaya?

Gençliğimdeki bu tecrübedeki kusur, bir eksikti. Sonraki yıllar, fazlanın da kusur olabileceğini göstermişti. Geniş, hatta sınırsız bir alanda var oluyordu kusur! Belki de kaderi çizen o güzel el, aralara kusurlar da serpiştiriyordu.

Uzuvlar, duygular, düşünceler, niyetler, alışkanlıklar, kararlar, arzular, hayaller, hevesler; hepsi kusur olabilirdi. Kavgalar, kalp kırmalar, korkular, hastalıklar, aldatmalar, yalanlar, başarısızlıklar ile kendini ele veriyor, görünür oluyordu kusurlarımız.

Bu kadarla da kalmıyordu; bazen kendimizde, bazen başkasında açtığımız yaralara dönüşüyor, müthiş savaşçılar, muazzam muharebeler yaratıyordu kusurlar. Kazandıkça düzelir, yükseldikçe görünmez sandıklarımız, her galibiyetle daha da büyüyor, gerçek bir ev sahibi gibi yerleşiyordu içimize.

Sevemiyorduk kusurlarımızı çoğu zaman. Gerçek bir parçamız gibi değil, tesadüfen kapımıza bırakılmış bir yük gibi muamele ediyorduk onlara. Kendi kusurlarımızı sevemeyince, başkalarınınkine hiç tahammül edemiyorduk; yeni doğan, öz be öz kızımıza ait olsa bile.

Belki de kusur, birbirimize yaklaşabilmemiz için bahşedilmişti

Kusursuzluk fikri insana ait değildi. İnsana dair de değildi. Kim unutturmuştu bize kusurlu olduğumuzu? Neden Tanrı’yla yarışa girmiştik? Ne zaman kusurdan bu kadar korkmaya başlamıştık?

Çünkü kusur, her şeyi kontrol edemediğimiz gerçeğini açığa çıkarıyordu. Başkalarının gözündeki değerimizi tehdit ediyor, belki de hiçbir zaman tam olarak sevilemeyeceğimizi hatırlatıyor ve ölümlü olduğumuzu gözümüze sokuyordu.

Oysa henüz bir lise öğrencisiyken, vapurda karşımda oturan delikanlının kaşındaki bıçak yarası ne kadar özel kılmıştı onu. O keskin darbeyi almadan da bu kadar güzel miydi yüzü acaba? Gözleri yine bu kadar derin mi bakıyordu o yara oraya konmadan? O bıçağın yüzüne nasıl isabet ettiğini merak etmeseydim, aklımda sayısız kavga senaryosu kurmasaydım, yıllar sonra hâlâ o güne geri dönebilir miydim? Yarası o kadar yakışmasaydı, yüzünü hâlâ hatırlayabilir miydim?

Her darbe, her kesik, her acı, her kayıp ile çoğalıyor muydu kusurlarımız, yoksa batındaki gizli kusurları gördükçe kusursuzluğa doğru bir yol mu açılıyordu önümüzde?

Kime ait olursa olsun, kusurları sahiplenebildiğimizde, yüzeyin altındaki canlılığı da görmeyi seçiyorduk. Bu bir çeşit mana avcılığıydı; zahirin ötesindeki güzelliği aramak, hayatın doğal döngüsüne razı olmak, kısaca hazineleri fark etmeye başlamaktı.

Biz dahil, hayatın kendisi eksik ve kusurluydu. Ait olduğumuz sistemin çeşitliliğine ve karmaşıklığına saygı duydukça, mükemmeliyetçiliğin saçmalığını idrak edebiliyor ve hayatın geçiciliğiyle barışabiliyorduk.

Kaldı ki belki de kusur, bize birbirimize yaklaşabilmemiz için bahşedilmişti. Kusursuzluk geçici bir etkilenme yaratabilirdi ama bağ; bir eksikliğin, bir açlığın, saklanamayan bir kırılganlığın içinde kurulurdu. Bizi cezbeden ışık, yaraların açtığı çatlaklardan süzülürdü. Asıl hayranlık, mükemmelin açtığı mesafe ortadan kalkınca başlardı.

Aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’i temsil ettiği düşünülen Venus de Milo heykeli bunun en büyük kanıtıydı. Zaman içinde kollarını kaybetmiş bir kadın heykelinin ilk hâli belki de bu kadar etkileyici değildi.

Bu eksiklik, heykelin güzelliğini azaltmak yerine onu daha gizemli, daha unutulmaz ve daha çekici kılıyordu. Şeylere ilgimiz, tamamlanmışlıkta değil, eksikliğin bıraktığı boşlukta doğuyordu.

Louvre’un ortasında tüm heybeti ile duran Venus de Milo’ya kim eksik bir kadın heykeli diyebilirdi?

Venus de Milo’nun kolları hâlâ bazıları için merak konusu. Ortaya atılan teoriler var; kimilerine göre heykel bir mızrak tutuyor, bazıları ise elindeki aynaya baktığını düşünüyor. Kollarının yokluğu onu bu derece güzel kılarken, bazılarımız neden hâlâ soru sormaktan vazgeçmiyordu?

Zihnimiz, ruhumuzun çekildiği şeye razı olamıyordu çünkü; kusurlarıyla kusursuzlaşan, harabeye benzeyen eşsiz bir bedeni güzel bulmayı kabullenemiyordu.

Kusuru anlamamız için belki de kusurlu varlıklar olarak sevilebileceğimizi, hatta çok sevilebileceğimizi hissetmemiz lazımdı. Ya da kusurlu varlıkları tüm kalbimizle sevmeye başlamamız. Sıralama değişebilirdi ama aşikârdı: kusurlarımızı sevince başkalarının kusurunu da seviyorduk; başkalarının kusurlarını sevebildikçe kendi kusurlarımızı da.

Kusurları kabul ettikçe, hayatın getirdiklerine dayanacak cesaret ve sabır artıyor, yaşam kolaylaşıyordu.

Kusurlu dünyada, kusurlu taraflarımızla yürüyorduk düşe kalka. Her şeye hakkımız vardı; yenilmeye, yanılmaya, kaybetmeye, yeni kusurlar edinmeye ve hatta perişan olmaya. Bunu kabullenince tuhaf şekilde rahatlıyordu hayat, güzelleşiyordu.

Bir parmağı eksik kızın babası, bir ay sonra gururunu ayaklar altına alıp eve döndü; kızını sevdi, öptü, kokladı. Her şey düzelir gibi olurken, senaryo aniden değişti. Arkadaşım, sevgilisini bir daha sevemedi. O ilk andaki tepkiyi, korkuyu ve kendi kısa terk edilişini, kısaca çocuğunu doğurduğu erkeğin kusurunu kabul edemedi.

Kusurun, bakılan şeyde değil, bakan gözde olduğunu düşündü. Kızını alıp yurt dışına yerleşti, babasının kusurunu kızına hiçbir zaman söylemedi.

Baba, haftalar içinde kızının kusurunu kabullenmişti; peki kızı, babasının kusurunu hayatı boyunca kabullenebilecek miydi? Bu soruyu kızına yük etmedi, kendi sırtladı. Kusurlar arasında kendince bir hiyerarşi belirledi, bir mahkeme kurdu; kızını yargılayanı yargıladı.

Bir çocuk doğdu yıllar önce. Hayat, bu hikâyenin içindekileri ve tüm şahitlerini kusurlarıyla, korkularıyla tanıştırdı; kimin ne kadar korkak, kimin ne kadar anlayışlı, kimin ne kadar affedici olabileceğini yokladı.

Sonra da hep yaptığı gibi, sınav sonuçlarını açıklamadı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ALİN OZİNİAN Arşivi

Selam!

10/05/2026 00:20