ALİN OZİNİAN

ALİN OZİNİAN

Dutun kararı

ALİN OZİNİAN

Şubat ayının sonlarıydı. Eli testereli iki adam, yan komşumuz ve karşı komşumuz nezaretinde, sabahın köründe kapımda belirdi. Bahçıvanlardan kısa boylu olan, elinde tuttuğu fişi güç kaynağına takmam için yüzüme dik dik bakıyordu. “Bu ağacı budamak için belgeniz var mı?” diye bağırmak geçti içimden ama sakin kalmaya çalıştım.

Yan komşumuzla bizim evi ayıran bahçe duvarının sokağa bakan kısmında, en az otuz yıllık bir dut ağacı var. Komşuluk hukukuna göre, sokakta büyüyor olsa da ağaç bize ait; bu üç müstakil eve.

Geçen yazdan beri komşular kafaya takmışlardı; bu yıl ağacı sert budayacaklardı. Çünkü çok büyümüş, dalları ışığı kesiyormuş, dutlar düşüp sokağı kirletiyormuş, biraz ufalırsa seneye daha büyük dut verirmiş de falan filan.

Kaç kere yapmayın etmeyin dedim. Dutlar olgunlaşınca, her sene yaptığımız gibi sokak sakinleriyle, özellikle de çocuklarla birlikte ağacı silkeleriz; meyveyi bölüşürüz, sokak da kirlenmez diye anlattım. Gölgesinin belki ilk katların ışığını biraz kestiğini ama yaz günü serinlik de verdiğini hatırlattım. Hatta köyün bahçıvanlarını da tembihledim; bu işe karışırlarsa yüzlerine bakmayacağımı söyledim.

Demokrasi böyle bir şey; onların iki oyuna karşı benim bir oyum para etmemiş belli ki. Köyün dışından testereli adamlarla gelmişler; karar verilmiş, infaz başlayacak.

Bu dut ağacı dışında şu ana kadar en küçük bir tartışmamız, fikir ayrılığımız da yok; iyi komşularız biz. Yapacak hamlesi kalmamış, yenilgiyi de kolayca kabul eden uslu bir kız gibi fişi güç kaynağına taktım. Sonra en asık suratımı giyip onlarla birlikte olup biteni izlemeye başladım.

Budama değil bu, vahşet! Uzun boylu bahçıvan liderliğinde hep birlikte ağaca baltalarla, testerelerle saldırdılar; en kalın dallarının yere düşüşünü, ağacın adım adım sakatlanışını muhteşem bir sevinçle izlediler. İnsanların yakıldığı operasyonlara “Hayata Dönüş” adını vermek gibiydi bu olup bitene “Bahara Hazırlık” demek.

Canım çok yandı ama sesimi çıkarmadım. Elimde sadece kabalaşmak kalmıştı; ne komşulara ne de ustalara “Kahve ister misiniz, su içer misiniz?” diye sormadım. İşleri bitti. Fişi çekip verdim, sonra da evin salonundan, güzel dut ağacından geriye kalanı; uzuvları parçalanmış, kolu kanadı sökülmüş bir varlık gibi duran o kütüğü derin bir hüzünle izledim.

Aylar geçti, bahar geldi, köydeki tüm ağaçlar yeşillenmeye başladı. Dut ağacı ise öylece kalakaldı. Önce “Bu yıl soğuk, havalar henüz iyice ısınmadı” diye avuttum kendimi; baharın tüm ağaçlara aynı anda uğramadığını bilerek. Fakat Mayıs başında hâlâ hiçbir kıpırtı göremeyince moralim iyice bozulmaya başladı.

O olasılığı hiç cümleye dökmüyor, zihnimin kapısından dışarı sızmasına izin vermemeye çalışıyordum ki eve döndüğümüz bir akşamüstü kızım ağaca uzun uzun baktı ve “Mama, bu ağaç galiba bize küstü” dedi.

Haftalardır içimde dönüp duran şeyi, kulaklarım da duymuş oldu böylece. Bir şeyi kaybetme olasılığının korkutuculuğu, kendini suçlamanın azabına dönüşüyor hızla. Neden daha iyi anlatamadım, neden “Olmaz!” demedim, nasıl izin verdim diye düşünerek günlerce kendimle kavga ettim.

Küstü işte ağaç! Artık yok! “Bir ağacı bile koruyamadın, iki tane adamın hakkından gelemedin” diyen iç sesim dayak attı bana sabah akşam.

Bir şeyin yeşermesini dileyebiliriz ama yeşermesini emredemeyiz

İnsan bazen sevdiği her şeye kendinden bir parça iliştiriyor, onu kendine benzetiyor. Ağaç susunca kırılmış, kuş gelmeyince unutmuş, çiçek açmayınca vazgeçmiş sanıyor. Belki de dünyayı böyle seviyoruz; ona insanlığımızı bulaştırarak. Kimi zaman bu bulaşma şefkat oluyor, kimi zaman vehim.

Ağacın canı olduğuna inanmak, onu yalnızca odun, yaprak, meyve ya da gölge olarak görmemek demekti. O zaman budamak da başka bir şey olurdu, kesmek de, beklemek de. İnsan bir ağacın ruhu olabileceğini düşünse, belki testereyi biraz daha yavaş indirirdi.

Mesele ağaçların, nehirlerin, kuyuların, taşların bir ruhu olup olmadığı değildi; tabii ki hepsinin ruhu vardı! Asıl mesele, doğanın kararlarından bu kadar korkmak; bir varlığın var olmaktan vazgeçme ihtimalinden bu derece ıstırap duymaktı.

Sevmenin yüceliğinden, insanı genişlettiğinden, güzelleştirdiğinden, incelttiğinden söz ederiz. Oysa sevmek, aynı zamanda kendinden olmayan bir varlığın kaderine bağlanmaktır. Korkutucudur.

Bir şeyin yeşermesini dileyebiliriz ama yeşermesini emredemeyiz; onun yerine seçemeyiz. Sevgi bazen tam da burada sınanır: koruma arzusuyla sahip olma arzusu birbirine karıştığında.

Dut ağacı mitolojide de sevginin, korkunun ve aceleyle verilen hükmün ağacıdır. Ovidius’un Metamorfozlar’ında Pyramus ile Thisbe’nin hikâyesi bir dut ağacının etrafında şekillenir. İki genç âşık, aileleri izin vermediği için gizli buluşma yeri olarak beyaz meyveli bir dut ağacının altını seçerler.

Thisbe önce gelir; ağzı kanlı dişi bir aslanı görünce korkup kaçar, kaçarken de örtüsünü düşürür. Aslan örtüyü parçalar, kana bular. Pyramus geldiğinde sevgilisini değil, kanlı örtüyü bulur ve Thisbe’nin öldüğünü sanır. Beklemez, emin olmaz ve ihtimale yer açmaz. Korkusu sevgisinden daha hızlı davranır. Kılıcını çıkarır ve dut ağacının altında kendini öldürür.

Kanı ağacın köklerine, beyaz meyvelerine karışır. Thisbe döndüğünde Pyramus’u ölü bulur; o da aynı kılıçla canına kıyar. Dutun rengi o günden sonra koyulaşır; beyaz dut kara dut olur.

Bu hikâyede trajediyi aşk yaratmaz; aşkın beslediği korku yaratır. Pyramus, korkusunu hakikatin yerine koyar ve aslında bekleyemediği için kaybeder. Emin olamadığı için değil, emin olmaya dayanamadığı için ölür. Dut ağacı da o günden sonra bu aceleci korkunun rengini taşır.

Hikâyeyi anımsayınca kendimi baharın ortasında dut ağacına bakan Pyramus gibi hissettim. Henüz ölmemiş, belki de hiç ölmeyecek bir ağacın yasını tutmaya hazırdım. Kararını bilmediğim bir varlığı içimde çoktan kaybetmiştim. Yeşermemesini bir gecikme değil, bir hüküm sanıyordum. Üstelik bu hükmün altında kendi suçumu arıyordum.

Doğa insan telaşıyla, ağaçlar da benim takvimimle pek ilgilenmiyor. Dut ağacı bu hafta yeşillendi; öyle patırtılı bir şenlik ya da büyük bir mucize gibi değil, daha çok “benim zamanımı anlamaya çalışma” diyen bir soğukkanlılıkla.

Kendisi için yaprak çıkarmıştı; kimseye ait olmamıştı ki benim olsun. Kendi zamanında, kendi sessizliğinden çıkmıştı. Ben sadece onun yaşama kararına tanıklık etmiştim.

Ovidius’un MS 8 yılı civarında tamamladığı düşünülen ve Latin edebiyatının en büyük eserlerinden biri kabul edilen Metamorfozlar; insanların, tanrıların, yıldızların, perilerin, hayvanların, ağaçların, taşların ve çiçeklerin başka varlıklara dönüşmesini anlatır.

Lakin eser sadece mitolojik hikâyeler toplamı değildir; insanın arzularını, korkularını, yasını, aşkını, cezasını, kibrini, kaybını ve hafızasını anlatan büyük bir şiirsel evrendir.

Pyramus bekleyemediği için dönüşememiştir. Ovidius, dönüşümün ancak cesaret ve sabırla mümkün olduğunu anlatmıştır bize, iki bin yıl önce…

Önceki ve Sonraki Yazılar
ALİN OZİNİAN Arşivi

Kusurdaki ışık

17/05/2026 00:15

Selam!

10/05/2026 00:20