ALİN OZİNİAN

ALİN OZİNİAN

Onun adı Ararat

ALİN OZİNİAN

“Çünkü büyü, bir şeyin gerçek adını söylemekten,

onu gerçek adıyla adlandırmaktan ibarettir.” (Ursula Le Guin, Yerdeniz Büyücüsü)

Şeylere ancak gerçek adlarıyla seslenebilirsek onlarla bağ kurabiliriz.

Bir şeyin adını bilmek, onu ele geçirmek değil; onu olduğu hâliyle görebilmek ve sevebilmektir.

Sadece muhatabımızla iletişimimizde değil, kendimizle ilişkimizde de hayatidir adlar. Doğru isimlendiremediğimiz şeyler bizi yönetmeye başlar. Öfkeye prensip, korkuya gerçekçilik ya da yalnızlığa özgürlük dediğimizde duyguları öldürmekle kalmayız, yolumuzu da şaşırırız.

Duygular kadar insanlara, şehirlere, köylere, denizlere, dağlara verdiğimiz adlar da yaşamımızı etkiler; hakikatimizle münasebetimizi de ele verir.

Kalbimizde gerçek adlarıyla taşıdığımız şeyleri bize öğretilmiş yeni isimlerle çağırmak zorunda kalmak zamanla bir yüke dönüşür. Ve bir gün dillendiremediğimiz özlem, hafıza, aidiyet ve hatta yas bizi zehirler. Zehir nefrete, nefret intikama dönüşür.

Ursula Le Guin Yerdeniz Büyücüsü’nde ancak gerçek adı bilinen şeye büyü yapabileceğini söyler. Oysa insan büyü yapmak için değil, büyüyü bozmak için de şeylerin gerçek adına ihtiyaç duyar. Bazı şeyler yanlış adla çağırdığımız için bizi bırakmaz çünkü.

Ermenilerin dağının adı Ararat. Ağrı değil.

Aidiyetin sahip olmakla değil, bağ kurmakla mümkün olabileceğinin en sade tezahürü Ararat.

Kimseye ispatlamadan “benim” diyebilmek, uzaktakini sevebilmek demek Ararat.

Ararat, Ermeni halkının en büyük simgesi; hangi sınırların ötesinde kaldığı, nerede bulunduğu, resmî olarak kime ait sayıldığı önemsenmeden. Lakin bu sahiplenme “ya benim ya kara toprağın olacaksın” gibi yıkıcı, yok edici ve bencil değil.

Bu aşk hesapsız ve beklentisiz ama şiarı sarsıcı: Ararat bizim!

Belki, tam da bu yüzden iyi anlaşılamıyor; talep olarak algılanıyor ve Türkiye’de rahatsızlık yaratıyor.

Atilla İlhan’ın “Çünkü ayrılık da sevdaya dahil / Çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili…” dizeleri gibi Ermenilerin Ararat sevdası.

Ağrı, Ararat’ın tercümesini karşılayamaz. Ararat farklı. Ararat başka. Ararat geniş. Ararat derin, Ararat çok derin…

Ararat, Urartu adının zaman içinde dönüşmüş hâli ve tarihi MÖ. 9. yüzyıla dayanıyor. Lakin Ermeni tarihini okuyarak, edebiyatını inceleyerek Ararat’ın etkisini tamamen kavramak güç. Ararat’ı anlamak ve hissetmek için onu Ermenistan tarafından görmek gerek.

yerevan-7

Her yerdedir Ararat

Yerevan’dan yalnızca görünmez Ararat; kendisini size doğru serer. Ararat, esîr maddesi gibi kaplar dört yanınızı. Olanca güzelliği, ihtişamı ve gücüyle karşınızda durur gibi görünür ama aslında kuşatır sizi. Fethetmez: sizinle bir olur, bir anda siz olur.

Her yerdedir Ararat! İçilen konyağın etiketinde, masanın üzerindeki sigara paketinde, gülümseyen garsonun yaka kartındaki isimde. Şarkılarda, kayısı çekirdeğinden yapılmış mücevher kutularının kapaklarında, el işi tavlaların nakışlarında, not defterlerinin, kitap ayraçlarının, kâğıt paraların, çikolatanın üzerindedir Ararat.

Ayvazovski’nin tablolarında, Yeğişe Çarents’den Paruyr Sevak’ın şiirlerinde, Yerevan Operası’ndaki aryalarda, her yerde.

Baskın bir karakterdir Ararat. Varlığını bağırarak değil, susarak duyurur. Sessiz bir depremdir; yerinden kıpırdamadan içinizi yerinden oynatır. Sakin bir devdir; heybetini gösterişe değil, zamana yayılmış bir ağırbaşlılığa saklar.

Tüm neşesini içine gömmüş gibidir; gülüşü bile taşın, karın ve güneşin dilindendir. Ona bakınca bir dağa değil, sabretmeyi öğrenmiş kadim bir ruha bakar insan.

Kızgın, kindar, hırslı bir duygu değildir Ararat. Tanıklık ettiği acıların dinmesi, insanların geleceğe gönül rahatlığıyla bakabilmesi, çizilen sınırların üzerinde yükselirken gölgesindeki halkların eninde sonunda huzura kavuşmasının ümididir Ararat.

Bu yüzden Türkiye’de Ararat sevgisine öfkeyle değil, onu mümkün kılan hafızayı anlamaya çalışarak bakmak gerekir. Çünkü Ermenilerin Ararat’a duyduğu sevgi, bugüne yönelmiş bir tehditten çok, geçmişten bugüne taşınmış bir bağın ifadesidir.

Tezat gibi görünen duygular aynı kalpte taşınabilir; mesele onların kavgasını izlemek değil, zıt hislerin de yan yana yürüyebildiğini görebilmektir.

Mutlaklık hayatın acemilerine mahsustur; ya sever ya kızarlar, ya ister ya vazgeçerler. Olgunlaşmak yaşamın her zaman netlikle çözülmeyeceğini fark etmektir. Bir şeyi özleyip ona dönmek istemeyebiliriz. Bir yere ait hissedip orada yaşamayı arzulamayabiliriz. Bir geçmişi sevebilir ama geleceği başka yerde kurabiliriz.

Ararat, Ermenilerin en büyük ambivalansıdır: Ağrı Dağı, Türkiye sınırları içindedir ve Ermenistan devletinin bu topraklarla ilgili bir talebi olmayacaktır. Ama Ararat Ermenilerindir. Çelişkili gibi görünen bu iki cümle, aynı gerçeklikte büyük bir uyumla yaşayabilir.

Ermenilerin en önemli şairlerinden, Sovyet edebiyat ödüllerine layık görülen Hovhannes Şiraz, şiirlerinden birinde kalbinin Ararat Dağı’na gömülmesini diler; bir anlamda vasiyet bırakır. 1984’te öldüğünde vasiyeti yerine getirilemez fakat kalbi saklanır. Ölümünden 20 yıl sonra, bir grup genç kutsal dağa tırmanarak Şiraz’ın kalbini ait olduğu yere gömer.

Ararat; taş, toprak ya da talep değil, bir halkın hafızasında yaşamayı sürdüren derin bir sevginin adıdır. Çünkü bazı aidiyetler mülkiyetten değil, kökten doğar. Bazı sevgiler de sahip olmak için değil, hatırlamak ve iyileşmek için yaşar.

Ve Hrant Dink’in dediği gibi: “Biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var. Var, çünkü kökümüz burada. Ama merak etmeyin bu toprakları alıp gitmek için değil, bu toprakların gidip dibine girmek için…”

Önceki ve Sonraki Yazılar
ALİN OZİNİAN Arşivi

Dutun kararı

24/05/2026 00:24

Kusurdaki ışık

17/05/2026 00:15

Selam!

10/05/2026 00:20