Sansürün evrimi: Yakılan kitaplardan görünmez haberlere

BAHAR AKPINAR

Bu hafta Kısa Dalga'da yayımlanan "Vize İmparatorluğu" dosyası sansür üzerinde yeniden düşünmeyi gerekli kıldı. Gazeteci Canan Coşkun'un VFS ve Gateway üzerinden yürüttüğü araştırma, yalnızca Avrupa'ya gitmeye çalışan insanların karşılaştığı bürokratik duvarları değil, bu duvarların arkasında oluşan ekonomik düzeni de görünür kılıyordu. Fakat tartışma yalnızca vize sistemiyle sınırlı kalmadı. Dosyanın engellenme süreci, bizi başka bir soruya daha götürdü: Bir toplumda sansür tam olarak ne zaman başlar?

İnternet çağı öncesinde sansür üzerine düşündüğümüzde akla yasaklanan kitaplar, toplatılan gazeteler ve kapatılan yayınevleri gelirdi. Zamanla sansürün de iktidar kadar yaratıcı olduğunu, koşullara göre biçim değiştirdiğini gördük. Eskiden kitapları toplatıp meydanlarda yakanlar vardı, bugün ise "istenmeyen" haberlerin görünmez olması yeterli görülüyor. Araçlar değişse de amaç aynı kalıyor: Toplumun neyi bileceğine, neyi tartışacağına ve nihayetinde neyi hatırlayacağına karar vermek.

Yasak kitapların çağı

Aslına bakılırsa sansürün tarihi, bilginin dolaşımını denetleme tarihidir. Orta Çağ Avrupa'sında Katolik Kilisesi, Index Librorum Prohibitorum adı verilen Yasak Kitaplar Listesi oluşturdu. Kilisenin uygun görmediği eserlerin okunması ve dağıtılması yasaklandı. Buradaki amaç yalnızca dini otoriteyi korumak değil, aynı zamanda hakikatin kim tarafından tanımlanacağını belirlemekti.

Konunun can alıcı noktası da burası. Bilgi üzerindeki denetim, iktidarın en eski araçlarından biri olarak kaldı. Zira iktidarlar kendilerine rakip olabilecek düşüncelerden hoşlanmaz ve hatta korkarlar. Sansür tam da bu korkunun kurumsallaşmış halidir.

İmparatorlukların korkusu

Osmanlı İmparatorluğu'nda özellikle II. Abdülhamid döneminde sansür devlet mekanizmasının ayrılmaz bir parçası haline gelir. Gazeteler basılmadan önce denetlenip bazı kelimelerin kullanılması dahi sakıncalı görülüyordu. "Hürriyet", "ihtilal", "sürgün" gibi sözcükler yalnızca kelime değil, aynı zamanda devletin korkularını görünür kılan işaretlerdi. İktidarın hangi sözcüklerden çekindiğine bakmak, nelerden korktuğunu anlamanın da bir yolu. Her sansür rejimi, kendi korkularının haritasını çıkarır.

Ateş ve küller: Nazi Almanyası

Sansürün yaygın olarak uygulandığı iktidarlardan biri de Nazi Almanyası oldu. 10 Mayıs 1933 gecesi Almanya'nın birçok kentinde üniversite öğrencileri ve Nazi örgütleri binlerce kitabı meydanlarda ateşe verdi. Heinrich Mann, Erich Maria Remarque, Sigmund Freud, Karl Marx ve Stefan Zweig gibi yazarların eserleri "Alman ruhuna aykırı" ilan edilmişti. Bu eylem ile toplumsal hafızanın yeniden düzenlenmesi hedefleniyordu.

Zira Nazilerin amacı yalnızca kitapları yok etmek değil, toplumun hangi fikirleri okuyabileceğine karar vererek o toplumun gelecekte hangi soruları sorabileceğini belirlemek anlamına geliyordu. Nitekim birkaç yıl sonra yalnızca kitaplar değil, insanlar da sistematik biçimde yok edilmeye başlanacaktı. Totaliter rejimler yalnızca suç işlemekle kalmaz, işledikleri suçun hatırlanmasını da engellemek isterler. Bu nedenle sansür ile unutma politikaları çoğu zaman aynı mekanizmanın iki farklı yüzüdür. Esasen kitap yakma eylemi, fiziksel bir yok etme girişiminden çok, sembolik bir hafıza cinayeti olarak değerlendirilebilir.

Görünmeyen mürekkep: Soğuk savaş dönemi

Yirminci yüzyılın ortalarında sansür yeni bir biçim kazandı. Amerika Birleşik Devletleri'nde McCarthy dönemi kara listeleri aracılığıyla yüzlerce gazeteci, akademisyen, sanatçı ve sinemacı mesleklerinden edildi. Sovyetler Birliği'nde ise yayın mekanizmaları devlet kontrolüne alınarak muhalif sesler sistematik biçimde susturuldu.

Bu dönemde sansür yalnızca metinleri değil, insanları da hedef almaya başladı. Artık kitaplar yasaklanmıyor, daha da ileri gidilerek yazarlar görünmez hale getiriliyordu. Zira yazarın adını dolaşımdan çıkarmak, bazen kitabını yasaklamaktan daha etkili bir yöntemdi.

Algoritmalar çağında sansür

Bugün ise sansür çoğu zaman ne devlet memurunun kırmızı kaleminde ne de bir mahkeme mühründe karşımıza çıkıyor. Arama motorlarının sonuçlarında kaybolan haberler, dava tehdidi altında bırakılan gazeteciler, ekonomik baskılar nedeniyle sürdürülemez hale gelen araştırmalar ve sosyal medya algoritmaları aracılığıyla dolaşımı kısıtlanan içerikler yeni dönemin araçları haline geldi. Artık mesele bir haberi tamamen ortadan kaldırmak kadar, onun yeterince kişiye ulaşmasını engellemekten geçiyor.

Dijital çağın sansürü çoğu zaman sessiz ve gürültüsüz oluyor. Kitap yakmadan, yasak listeleri yayımlanmadan; bunun yerine haberleri gölgeleyip okuyucuya ulaşmasının önüne geçerek... Bu nedenle bu çağın sansürünün daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Zira susturulan bir ses fark edilir, ama duyulmayan bir ses çoğu zaman fark edilmez.

Hafızaya karşı işlenen suç

Kısa Dalga'nın vize dosyası üzerinden bu hafta tanık olduğumuz engelleme süreci, bizi yeniden o büyük soruyla baş başa bırakıyor: Bir toplumun hangi bilgileri öğrenme hakkı vardır?

Demokratik toplumlarda gazetecilik yalnızca haber üretmez, aynı zamanda kamusal hafızayı da oluşturur. Gazeteciler, bugünün ilk taslağını yazarlar. Sansür ise tam bu noktada devreye girer.

Belki de bu yüzden sansürü yalnızca yasaklarla tanımlamak artık yeterli değil. Yakılan kitaplardan görünmez haberlere uzanan bu uzun tarih bize hep aynı şeyi söylüyor: Sansürün araçları değişse de hafızayla kavgası hiç bitmez. Çünkü iktidarlar yalnızca bugünü yönetmek istemez, yarının nasıl hatırlanacağını da belirlemek isterler. Bu nedenle sansürlerin ömrü onları uygulayan iktidarlar kadardır. Ancak tarihin gösterdiği bir gerçek daha var: Sansür geçicidir, hafızaysa inatçı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
BAHAR AKPINAR Arşivi

Ahmet Rasim’in İstanbul’u

22 Mart 2026 Pazar 00:30

Ruhun hızı ve durmanın adaleti

17 Ocak 2026 Cumartesi 08:20

Ayasofya gölgesinde zamanı geri sarmak

01 Aralık 2025 Pazartesi 00:10