Pınar Gültekin kararının gerekçeleri: Katilin koltuk değneği; 'haksız tahrik'

Pınar Gültekin’in katledilmesinden sonra uygulanan “haksız tahrik indirimi”ni, “kuralın Türk Ceza Kanunu’ndaki varlığı - yargının kuralı genel uygulama anlayışı - Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin son uygulaması” üçgeninde bakmak zorundayız. Aksi halde sorunun çözümü için hangi kapıya, kimleri de yanımıza alarak dayanacağımızı belirlemekten uzaklaşıyoruz. Bu “uzaklaşma” endişemizin de sağlaması; kadınların öğretilmiş katiller tarafından öldürülmeye devam ediyor olması ve devletin “iklimin devamı için” kılını kıpırdatmıyor olmasıdır.

TOPLUMU İKNA ETME ÇABASI

Madem ki yazının başlığını bilinçli olarak, “Pınar Gültekin kararının gerekçeleri” olarak belirledik, okuru çok bekletmeden üçgeni ters çevirip önce “Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin son uygulaması”ndan başlayalım; önce aldığımız bilgiyi paylaşalım:

Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi, geçtiğimiz günlerde verdiği kararın gerekçesinin çatısını önemli ölçüde kurdu. Yazımı daha tamamlanmamış bir gerekçeli kararda “şunlar şunlar olacak” demenin riskinin farkındayız. Sonuçta bu ülkede, verildikten sonra imza aşamasında bile değişen kararlara tanık olduk. Şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz; Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçesinde itiraz ve temyiz incelemelerini de yapacak olan İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay’ın yanında “toplumu da ikna etme çabası” ağır basacak.

MAKBUZLAR

Mahkemenin gerekçesinde ağırlıklı olarak, “makbuzlar” üzerinde durması bekleniyor. Katil Cemal Metin Avcı’nın, Pınar Gültekin’e, ilişkilerini eşine söylememesi için gönderdiğini iddia ettiği paralara ilişkin makbuzlar mahkemenin gözünde “tahrik indirimi için güçlü gerekçe” olarak kabul görmüş gibi duruyor.

Mahkeme bu aşamada, Cemal Metin Avcı’nın “Pınar Gültekin bana şantaj yapıyordu, bu paraları bu nedenle göndermek zorunda kaldım” savunması ile “makbuzların” bağlantısını kurmaya çalışacak. Öyle görünüyor ki Mahkeme’nin bu bağlantıyı kurmasına, duruşmalar sırasında dinlenen ve bazıları Pınar Gültekin’i de tanıyan sınırlı sayıdaki tanıkların beyanları yardım edecek.

Mahkeme böylelikle, “Ben kararımı verirken sadece sanığın beyanlarını esas almadım, sanığın savunmasını doğrular mahiyette yan deliller de vardı” deme gayretini gerekçeli kararına yansıtmaya çalışacak.

TÜRK ERKEĞİNİN BİTMEYEN “HİDDET VE ŞİDDETLİ ELEM”İ(!)

Muğla Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararının gerekçesi onlarca sayfa tutacak belki. Ve ne yazık ki neredeyse her gün bir kadının öldürüldüğü ülkede bu kararın da son “tahrik indirimi” gerekçesi olmayacağını tahmin etmek –yine ne yazık ki- zor değil.

O halde sorunun asıl kaynağına inip, çözümü için hangi kapıları, kimlerle zorlamak gerektiğini bulmamız gerekiyor. Burası da üçgenin “taban kenarını” oluşturuyor.

“Haksız tahrik”, ceza kanunlarındaki varlığını hep korudu. Hatta öyle ki sadece Türk Ceza Kanunu’nda değil hemen hemen tüm ülkelerin ceza yasalarında hep var oldu. Hatta tahrik indirimi, Türk Ceza Kanunu’ndaki “kurumsallığını”, İtalyan Ceza Kanunu’ndan aldı.

Örneğin tahrik indiriminin Alman Ceza Kanunu’nda sadece “insan öldürme” suçu karşısında uygulanacağına ilişkin hüküm yer aldı. Alman Ceza Kanunu, tahrik indiriminin “haksız fiilin oluştuğu anda işlenen insan öldürme suçunda uygulanacağını” belirleyerek sınırlama getirdi.

Fransız ceza sistemi 1810’larda kabul ettiği yasada “haksız tahrik” indirimini sadece “kan suçları” ile sınırlı tuttu. 1994 yılında kabul ettiği yeni Ceza Yasasında haksız tahrikten vazgeçti ama hakime bir ceza üst sınırı gösterdi, suçun hangi koşullarda işlendiğine göre bu üst sınırdan uzaklaşarak daha az ceza verme yetkisi tanıdı.

İngiltere Ceza Yasası, “kontrol kaybı” kriterini getirdi. Sanığın kontrol kaybına uğradığı anda işlemesi halinde insan öldürmeyi “basit insan öldürme” olarak tanımladı. Yine de her “kontrolümü kaybetmiştim” diyene bu olanağı tanımadı. Bazı şartlar getirdi; kontrol kaybı, nitelikli bir tetikleyiciden kaynaklanmış olacaktı. Yasa, katilin yaşını, cinsiyetinin de dikkate alınmasını hüküm altına aldı.

Türk Ceza Kanunu’nun kaynağını oluşturan İtalyan Ceza Kanunu’nda “haksız tahrik” 1889’da yer buldu. Bu düzenleme herhangi bir suç ayrımı yapmaksızın, “öfke ve şiddetli üzüntünün etkisi altında suç işlenirse cezada indirim yapılacağını” hüküm altına aldı. “Heyecan ve ihtiras hallerinde” işlenen suçlarda indirimi kabul etmeyen İtalyan Ceza Kanunu, 1981 yılında önemli bir değişikliğe uğradı.

İtalya’da -şimdi Türkiye’deki “öğretilmiş katiller”in hemen her savunmasında dile getirdikleri- “şerefime dil uzattı” anlayışından bu değişiklikle vazgeçildi. İtalya, “şeref nedeniyle kasten suç işlenmesi” halinde tahrik indirimini 1981’deki bu değişiklikle yasasından çıkardı.

Türk Ceza Kanunu, İtalyan Ceza Yasası’ndaki “öfke ve şiddetli üzüntünün etkisi”ni, “hiddet veya şiddetli elem” olarak değiştirdi. Dikkat edilirse örnek aldığımız İtalyan Ceza Yasası bile “öfke” ile “şiddetli elem”i “ve” bağlacıyla bağladı. Yani ikisinin birlikte gerçekleşmesini şart koştu. Türk Ceza Kanunu ise “hiddet veya şiddetli elem” diyerek “hiddet” veya “şiddetli elem” hallerinden birinin oluşmasını haksız tahrik indirimi için yeterli gördü. Ve ortaya Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesi çıktı:

“Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine 18 yıldan 24 yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadar indirilir.”

Dikkat edilirse Türk Ceza Kanunu, “haksız tahrik indirimi”ni, birçok ülke ceza yasasından farklı olarak hemen hemen bütün kasıtlı suçlar için kabul etti. “Hemen hemen” diyoruz çünkü örneğin soykırım, insanlığa karşı suçlar, göçmen kaçakçılığı, insan ticareti, kamu güvenliğini tehlikeye düşürme, genel ahlaka karşı ve adliyeye karşı suçlar tahrik indirimi dışında tutuldu. Ne yazık ki Türk Ceza Kanunu, “kadın cinayetleri” için de “canavarca his duygularıyla insan öldürme” için de böyle bir istisna getirmedi.

Türk Ceza Kanunu nasıl ki örneğin genel ahlaka karşı işlenen suçlarda haksız tahrik indirimi yapılmayacağını istisna olarak kabul ediyorsa pekala “kasten öldürme” ve “canavarca his duygularıyla insan öldürme” suçlarını da bu kapsama alabilirdi. İşte o zaman, hepimizin, Muğla Ağır Ceza Mahkemesi’ne “Bir kadını diri diri yakıp üzerine beton döken katile nasıl haksız tahrik indirimi uygularsın” haykırışı daha da güçlü olurdu.

Bugünkü tartışmaların önemli bir kaynağını da “haksız tahrik”i düzenleyen 29. maddenin gerekçesi oluşturuyor. Madde gerekçesinde “hiddet veya şiddetli elem”in etkisinin suçun işlendiği anda var olmasını, “haksız tahrik indirimi” için yeterli kabul ediliyor. 29. madde ve gerekçesi, bir başka anlatımla, katilin yaşadığı “hiddet veya şiddetli elem”in etkisinin karşı taraftan gelen “haksız fiil” anında görülmesi gibi bir sınırlandırma getirmiyor. Katilin kendisine haksız fiil uygulayan kişiyi öldürdüğü anda “hiddet veya şiddetli elem” yaşıyor olmasını yeterli kabul ediyor. 29. madde ve gerekçesi katilin “hiddet veya şiddetli elem”inin örneğin birkaç saat ve hatta birkaç gün sonra bile geçmemiş olabileceğini kabul ediyor.

Muğla Ağır Ceza Mahkemesi de nitekim bu kurala dayandı. Öyle ya Cemal Metin Avcı, Pınar Gültekin’i -Mahkeme’nin kabulüne göre- “şantaj yaptığı anda” öldürmemişti. Üzerinden zaman geçmişti. Mahkeme, Cemal Metin Avcı’ya verdiği cezada “haksız tahrik indirimi” uygularken “sanığın öldürme eylemini gerçekleştirdiği zaman da hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında olduğunu” kabul etti. Belki de Muğla Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararın en tartışmalı yönlerinden biri de buydu. Cemal Metin Avcı’nın “hiddet veya şiddetli elem”inin Pınar Gültekin’i öldürdüğü anda halen varlığını koruyor olduğunun kanıtı neydi? Belki de dikkatli gözler gerekçeli kararda bu noktayı da arayacak.

Eğer ki Türk Ceza Kanunu, birçok ülkedeki gibi “hiddet veya şiddetli elem”in ancak “haksız fiilin ortaya çıktığı anda” işlenen suç karşısında indirim sebebi sayılmasını şart koşsaydı Cemal Metin Avcı’nın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası 23 yıla düşmeyecekti.

“ÖDETME” KÜLTÜRÜNÜN YARGISINA GÖRE HAKSIZ TAHRİK

Dikkat edilirse şu ana kadar, Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne, Cemal Metin Avcı’nın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını 23 yıla çevirme cesaretini veren iki etkeni konuştuk. Bunlardan ilkini, “dosyadaki makbuzlar ve tanık ifadeleri” olarak özetleyebiliriz. Mahkemenin toplumu kanatan tavrının ikinci kaynağını “Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesi ve gerekçesi” olarak tanımlayabiliriz. Üçgenin üçüncü ayağını ise “yargıdaki genel uygulama” olarak kabul edebiliriz.

Bunun için onlarca Yargıtay kararı sıralayabiliriz ama sanırız daha birkaç gün önceki Pervin Hamak kararını hatırlatmak yerinde olur.

Pervin Hamak, Urfa’nın Hilvan ilçesinde yaşardı. O zaman eşi olan Mehmet Emin Yaba’nın eziyetlerine dayanamayıp İstanbul’a kaçmış, sonra da Yaba’dan boşanmıştı. İstanbul Başakşehir’de yeni eşiyle yaşardı. 2008 yılında eski eşi, oğlu ve bir tetikçi tarafından öldürüldü. Bakırköy 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Emin Yaba ve oğlu Kadir Yaba’ya “töre saikiyle insan öldürme”den ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi’ne göre ise yaşananlar töre cinayeti değildi, sadece “kasten insan öldürmek”ti. Ve Pervin Hamak 2004 yılında evinden kaçtığı için baba-oğula verilen cezada haksız tahrik hükümleri uygulanmalıydı. Bakırköy 11. Ağır Ceza Mahkemesi de geçtiğimiz günlerde verdiği kararla, “tamam o zaman Yargıtay’ın kararına uyuyorum, haksız tahrik indirimi uyguluyorum, sanıklara 11 yıl 3’er ay hapis cezası veriyorum” dedi.

Bu aslında, İslam hukukunun da etkisiyle şekillenen Türk Ceza Kanunu’ndaki “ödetme” kültürünün bir sonucuydu.

ÖLEN BİZ, ÖLDÜREN BİZDEN

Bütün bunlar gösteriyordu ki sorun sadece mahkemelerde değildi, yasanın kendisindeydi, o yasayı uygulayan hakimlerin yaşadığı iklimdeydi ve en nihayetinde bu iklimden memnun olup İstanbul Sözleşmesi’nden, bu iklimin devamı için verilen çekilme kararındaydı.

Ve öyle görünüyor ki kadın cinayetlerini önlemenin, en azından azaltmanın yolu; mahkeme kararlarına tepki göstermenin yanında “iklimi değiştirmek”ten, “katilin koltuk değneğini çekmek”ten geçiyor. Ve başta kadınlar, siyasi partiler ve nihayet herkesin; o iklimde yaşayıp o iklimin havasını soluyan kadınlara da “ölen biz, öldüren bizden”i anlatabilmesi gerekiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar