Gezi tebliğnamesinde yasa tahrifatı: Çek bir ‘az darbe’, silahlar devletten

ERSAN ATAR


Geçmişte Sıkıyönetim Mahkemeleri'nin, dün Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin, bugün Ağır Ceza Mahkemeleri'nin hakimi - savcısı kendisine bir rol biçmiştir: Önce devlet - hükümet korunacak. Haktı, hukuktu sonraki iş.

Bu "kestirme" hedef, hakim-savcı için hem zordur hem kolaydır. Kolay yönü yönleri şudur: Sen devleti-hükümeti koruyup kolladığın zaman kimse sana bir şey demez. Zorluğu ise "önceden biçilmiş, belirlenmiş, tanımlanmış suça uygun delil bulmak"tır. Veya mevcut delilleri o kutsanan devlete, hükümete karşıymış gibi yorumlamaktır. Hoş, dün Ali Elverdi'ler, Nusret Demiral'lar, Zekeriya Öz'ler için bu hiç de bir "zorluk" olmadı. Zaten onlar "devleti" kutsamaya hazırdı.

Misal, Gezi davasının savcıları. Nihayet o davanın temyiz sürecinde tebliğnameyi hazırlayan Yargıtay Savcısı Zafer Şahin için de her şey kolaydı. . Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki savcılar gibi Yargıtay Savcısı Zafer Şahin’in işinin kolay yanı şuydu: Gezi olayları, darbe girişimi olarak nitelendirilmeliydi, siyaset öyle istiyordu. Zor yanı ise şuydu: “Gezi darbe girişimidir” demek yetmiyordu. Nihayetinde Gezi eylemlerini yasadaki "darbe karşılığı" ile örtüştürmek gerekiyordu. O eylemin Ceza Yasası’nda bir karşılığı vardı: 312. Madde.

O madde, “cebir” diyordu, “şiddet” diyordu. O da yetmiyordu ve cebir ve şiddetin hükümeti ortadan kaldırmaya yetecek elverişlilikte olması gerekiyordu. Yani silah lazımdı, ölüm lazımdı. Madde şöyleydi:

“Madde 312: Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.”

Savcı Zafer Şahin’in işi zordu: Yasa “Cebir ve şiddet kullanarak” diyordu. Öyleyse bir orta yol bulunmalıydı. Gezi Davası tebliğnamesine baktığımızda bu orta yol bulunmuştu: Biraz yasa maddesi kırpılmış, biraz “şiddet” bulunmuştu. “Şiddet” konusuna geleceğiz de önce şu “yasa tahrifatı”na bakalım.

“Darbe” suçunun yasa maddesini Türk Ceza Kanunu’ndan olduğu gibi aktardık; "Cebir ve şiddet kullanarak…” deyip devam ediyor. Şimdi Gezi Tebliğnamesi’nde sanıkların suç hanesine bakalım ve tebliğnameden aynen aktaralım:

“Suç: Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme…”

Yukarıdaki yasa maddesiyle tebliğnamedeki “suç” hanesinin olduğu paragraf arasındaki farkı fark ettiniz mi? Yasadaki “Cebir ve şiddet kullanarak” ifadesi, tebliğnamenin suç hanesinde “buharlaştı”.

Google’dan çıkan “cebir ve şiddet”!

Savcı Şahin’e göre yine de Gezi eylemleri sırasında olup bitenler yasadaki “cebir ve şiddet” için yeterliydi. Az gelirse google taranır, şiddet de ölüm de artırılırdı. Abartmıyoruz, önce tebliğnameden aktaralım:

“Dosya, kamuoyunda Gezi Parkı Olayları olarak bilinen ve Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında yapılması düşünülen Taksim Topçu Kışlasına karşı durmak için sivil direniş olarak başlatıldıktan sonra ülke çapına yayılan, 78 ilde 746 kanunsuz gösteri ile bu arada 280 iş yeri, 259 özel araç, 103 polis otosu, 1 konut, 1 polis merkezi, 5 kamu binası, 12 parti binası, çok sayıda MOBESE kamerası, sinyalizasyon sistemi, aydınlatma direği, toplu taşıma araçları, otobüs durağı, reklam panosu, trafik levhası, park ve peyzaj düzenlemesi, çöp konteynerleri ve polis noktasına zarar verildiği, keza biri emniyet görevlisi toplam 5 ( güncel açık kaynaklara göre 2'si emniyet görevlisi toplam 10 ) kişinin yaşamını yitirerek binlercesinin yaralanmasıyla sonuçlanan kitlesel şiddet olaylarını konu alan, başta Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme suçu yanında sair suçlardan yargılanan ( 8 ) sanıkla ilgili dava dosyası olup…”

Savcıya göre “Gezi’nin cebir ve şiddet karnesi” olan bu paragrafa biraz yakından bakalım. Savcı Şahin diyor ki sanıkların hükümeti yıkmak için yarattığı kaos ortamında bunlar bunlar oldu. Neler olmuş? Örneğin biri emniyet görevlisi toplam 5 kişi yaşamını yitirmiş, bundan somut cebir ve şiddet mi olur!

Peki kim ölmüş?. Savcı onu yazmıyor ama biz yazalım: Ali İsmail Korkmaz ölmüş, Ethem Sarısülük ölmüş, Ahmet Atakan ölmüş, Zeynep Eryaşar ölmüş. Nasıl ölmüşler?

Kimi Eskişehir’de dövüle dövüle, kimi Ankara’da kurşunla, kimi polisin gaz fişeğiyle. Kim öldürmüş? Gezi’nin yıkmak istediği hükümetin emrindeki polis öldürmüş. Yani Gezi’nin cebri de şiddeti de silahı da devletten.

Savcı bir de “polis öldü” diyordu değil mi? İrfan Tuna ölmüş. Nasıl ölmüş Gezici mi öldürmüş? Yok, değil. Yapımı sırasında inşaat alanına girilmemesi için yeterli güvenlik önlemi alınmayan alt geçit çökünce altında kalmış. Savcının mantığı şöyle: Gezi olmasaydı polis ne gaz kapsülü ne mermi kullanacaktı. O gösteriler olmasaydı Polis Memuru İrfan Tuna o alt geçitten geçmeyecek, ölmeyecekti.

Tebliğnameye göre “cebir ve şiddet”in daha fazlası vardı ve o da google’daydı. Dikkat ettiniz mi yukarıdaki “Gezi’nin şiddet karnesi” paragrafında savcı bir şey diyor: Güncel açık kaynaklara göre 2'si emniyet görevlisi toplam 10 kişi yaşamını yitirdi. Savcının kullandığı bu ifadenin Türkçesi şuydu: Google’da “Gezi olayları + ölüm” parametresiyle arama yaparsanız 12 kişinin öldüğünü görürsünüz.

“Türkçe’sini”, “anlamını” çözmeye de gerek de yok. Savcı “o zaman ölenlerin sorumluluğunu” sanıklara açıktan da yüklüyor ve tebliğnamenin bir yerinde Berkin Elvan’ın adını da vererek Can Atalay’ı ve diğer sanıkları sorumlu tutuyor: “Yaratılan şiddet ortamında Berkin Elvan’ın hayatını kaybettiği anlaşılmıştır.”

Savcıya göre; artık “darbe girişimi” için yasada gerekli gösterilen “cebir ve şiddet” hazırdı. Öyleyse Gezi bir darbe girişimiydi. Silah devlettendi ama, olsundu!

Biraz mevzuat, biraz içtihat biraz da tahlil lazım.

Gezi eylemlerini “cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” ilişkilendireceğiniz “belge” bir hukuki metin olarak “tebliğname” ise buna biraz “mevzuat” ve “içtihat” eklemek de gerekirdi. Çok gerek yoktu ama biraz da “analiz” gerekirdi. Örneğin devlet bir canlıya benzetilmeli, onun ihtiyaçlarının neler olduğu belirlenmeli, “güvenlik” ihtiyacının “Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ikinci halkasındaki güvenliğe” benzetilmeliydi. O “güvenlik”, ekmek kadar su kadar gerekliydi.

İçtihat gerekirdi o da hazırdı. Ne de olsa varılmak istenen sonuç için (olayımızda darbe) eylemin elverişliliğini gösteren Yargıtay’ın kararlarında süslü cümleler çoktu. Onlardan alıntılar yapmak “daktilo edilen metni” pekala “hukuki belge”ye dönüştürüverirdi:

“Eylemlerin ve kullanılan vasıtaların tehlikeyi doğurmaya elverişli olup olmadığının takdiri yeterlidir. Objektif isnadiyette, eylemin işlenme şekli, zamanı, vehameti, toplumda husule getirdiği etki birlikte değerlendirilmelidir. Toplumda kaos ve tedirginlik oluşturacak, devlet otoritesine olan güveni sarsacak, kamu düzenini, toplum barışını bozarak devletin anayasal düzeni bakımından somut tehlike meydana getirecek yoğunluk ve ciddiyetteki eylemlerin amaç suç yönünden elverişli olduğu kabul edilmektedir.”

Gezi tebliğnamesine yakından bakıldığında varılan sonuç şuydu: Cebir ve şiddette ölen eylemciydi, öldüren hükümete bağlı memurdu; onun silahıydı, biber gazıydı. Ama cebir ve şiddetle hükümeti yıkmaya teşebbüs eden sanıklardı. Daha da özü; ortaya çek bir darbe girişimi, silahlar devletten.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ERSAN ATAR Arşivi
SON YAZILAR