Ara seçim mi, seçimlerin zamanında yapılması mı?

SEDAT BOZKURT

Siyasi partilerin kimliğini, politik yörüngesini, rotasını, parti programları belirler. Siyasi partilere yöneltilen “Sen nesin, ne yapacaksın?” sorularına, bu parti programları yanıt verir.

ABD’de Demokrat Parti’yi merkezden biraz sola kaydıran, programında yer alan liberal ve sosyal devlet yaklaşımlarıdır. Muhafazakâr partinin ise en temel özelliği dünyadaki tüm sağ partilerde olduğu gibi, “geleneksel değerler” diyerek oluşturduğu “flu” zemin üzerine siyaset inşa etmeye çalışmasıdır. Muhafazakâr partinin en önemli ekonomik tezi de devletin bu alanda hemen hemen “ortalıkta” görünmemesini sağlamaktır.

Demokrat Parti (DP) ile başlatılan Türk sağının tüm partilerinin programlarının birbirine benzemesi, sağcılığın en önemli özelliklerinden biridir. İlk sağ parti DP ile son sağ parti AKP’nin programları arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Özellikle devlet-birey ilişkisi ve ekonomideki liberal yaklaşımlar, özgürlüklere bakış, anlam itibarıyla neredeyse aynıdır. AKP’nin eğip bükerek dilinden düşürmediği “millet iradesi” ifadesi, DP’nin o zamanki sloganı olan “Yeter söz milletindir” şeklinde olmuştu. Sağ siyaset bunu söylemeyi çok sevmiştir. Sağ siyasetin iktidar olmuş temsilcileri ANAP, AP ve DYP’nin parti programları da hemen hemen aynıdır. Parti programlarındaki liberal ve özgürlükçü yaklaşımlara karşın, özellikle 10 yıl iktidarda kalan DP ile 24 yıldır iktidarda olan AKP, uygulamada parti programlarında yazdıklarının tam tersini yapmıştır. Bu da artık hepsinin ortak bir özelliği hâline gelmiştir.

Demokrasi Platformu geçtiğimiz hafta “önce siyaset değişmeli” başlıklı bir panel düzenledi. Değişim talebinin “hayli deneyimli” siyasetçilerden gelmesi dikkat çekiciydi. Paneldeki Ertuğrul Günay, Hüseyin Çelik, Taha Akyol, Doğu Ergil, Haşim Kılıç ve Bekir Agırdır’ın varlığı, Türk siyasi tarihinin 50 yıllık deneyimiyle birlikte özetini de temsil ediyordu. Haşim Kılıç, açılış konuşmasında 2010 referandum değişikliğiyle yargı kurumunda ortaya çıkan “yürütmeye bağlı” hâli eleştirdi; Hüseyin Çelik de AKP’yi, hem de yazımında bizzat yer aldığı parti programı üzerinden eleştirdi. Çelik’in eleştiri hattının içinde DP de vardı, toptan sağ siyaset de. Bir gazeteci arkadaşıma, paneli klişe haline gelen “deneyimli liberaller rahatsız” başlığıyla haberleştirmesini önerdim. Bu paneli bugün Türk siyasetinde aktif rol almış hemen hemen herkesin izlemesini isterim. Çok faydalı olacaktır.

Demokrasilerin en önemli sermayesi elde ettiği birikimler ve yaşadığı deneyimlerle sahip olduğu olgunluktur. Bugün Türk siyasetindeki en önemli eksiklik de budur. Sağ ya da sol partilerin hiçbirinde deneyimli isimler yeterince yer almıyor; “gençleşme” fetişizmi adı altında gerçekten acemi siyasetçilerin yönettiği partiler halkta heyecan da yaratmıyor. Burada bir denge olmalı.

Sağ siyasetin yaşam damarı; iktidar

Recep Tayyip Erdoğan parti siyasetinde deneyimli ama devlette deneyimsiz bir biçimde hem başbakan hem de cumhurbaşkanı oldu. Ortalama muhafazakâr sağ seçmenin duyduklarıyla oluşturduğu ezberlerle meselelere baktığı bir penceresi vardı. Sağ partilerin programlarında yer alan kavramların tamamına bu “ezberlerde” rastlayabilirsiniz; ancak bu kavramların “anlamı neydi ve gereği nasıl yapılırdı?” kısmı yoktur. Yakın çalışma arkadaşları başbakan olduktan sonra NATO’yu, AB’yi, hatta TBMM’yi ve işleyişini uzun uzun anlatmak zorunda kalmışlardı. Yola çıktıkları zaman hep anlatılan o masa altından “Abdullah Gül’ün ayağıyla uyarması” dönemleri tam da bu dönemlerdir. Bu ezberlerin en kalın örneği, ara sıra dile getirilen “Abdulhamit döneminde Osmanlı 1 gram toprak kaybetmemiştir” tezidir.

Türk siyasetindeki deneyim ve birikimin bugün tıkanan siyasetin açılmasında yararı olacağı ortadadır. Özellikle sağ siyasetin tekrar demokratik bir yörüngeye yerleşmesi ve varlığını “iktidara bağlı” olarak sürdürme mecburiyetinden kurtulması gerekmektedir. Bu bağımlılık hali siyaseti iktidar anında hemen devletleştiriyor. O zaman da “milli irade” ya da “yeter söz milletindir” söylemleri hep slogan olarak kalıyor. Bursa’da gördüğümüz, AKP’liler tarafından “milli iradenin tecellisi” olarak ilan edilen, ardından kılınan “Şükür namazıyla” da somutlaşan tablo, o sloganların ne kadar sağ siyaset sayesinde havada kaldığını bir kez daha göstermiştir.

Siyasetin miras olma hali var mı?

Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’na Bilal Erdoğan’ı getirmek istediği artık açık. Bunun için anayasa değişikliğine de ihtiyaç yok. Önce Erdoğan’ın, sonra AKP’nin büyük kongre delegelerinin karar alması yeterli.

Bu konuyla ilgili “Siyasette Babalar ve Oğulları” başlıklı bir yazım bulunmaktadır. Babadan oğula miras olarak kalan bir liderlik ya da parti yok. Aileler için de bu geçerli. Siyasi bir simge haline geldiği için artık “baba” bile sayılmayan MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in ölüm yıl dönümünde çocukları mezarının yanına bile sokulmadılar. Burada çocuklara politik bir miras kalmadığı gibi babalarını, mezarına ziyaret yapamayacak kadar kaybettiler.

MHP’nin kurucusu Türkeş’in çocukları, politik olarak MHP’nin tam karşısında konumlandılar. Tuğrul Türkeş MHP genel başkan adayı oldu, kaybetti, parti kurdu, MHP’ye muhalefet etti. Sonra MHP’ye döndü, şimdi AKP’de. Kurtalmış Türkeş AKP’den milletvekili oldu, istifa etti, şimdi AKP muhalifi. Ayyüce Türkeş İyi Parti milletvekili. Tuğrul Türkeş kendisini AKP içinde tutsa da, fikirlerinin orada olmadığı açık.

Millî Görüş hareketinin kurucusu Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan, babasının kurduğu hareketin devamı olan Saadet Partisi’nden biraz da sancılı bir biçimde ayrıldı ve Yeniden Refah Partisi’ni kurdu. Ailecek Erbakanlar buradalar. Oysa babasının bütün yol arkadaşları Saadet Partisi’nde.

Büyük Birlik Partisi’nin kurucusu Muhsin Yazıcıoğlu’nun tüm aile fertleri bugün BBP yönetiminin tam karşısındalar ve aralarında ciddi bir mücadele var. Yazıcıoğlu ailesinin partiyle ilgisi kalmamıştır.

Mevcut siyasi pratiğimizde tek istisnai örnek Büyük Türkiye Partisi olabilir. Baba Haydar Baş’tan sonra oğlu Hüseyin Baş genel başkan olmuştur. Ama burada parti olmanın ötesinde bir cemaat olma niteliği daha ağırdır. Ama hakkını da yememek lazım, babasının politik kimliğini aşan bir politik kimlik inşa etmiştir Hüseyin Baş.

Ara seçim işleri

CHP Genel Başkanı Özgür Özel seçim sandığı üzerinden Erdoğan’ı politik olarak sıkıştırmak için hamleler yapıyor. Son hamlesi ara seçim talebi oldu. TBMM üye sayısının yüzde 5’inin boşalması halinde, anayasa süre koşulları da uygunsa bir ara seçimi mutlak görüyor. Şu anda 7 boş milletvekili koltuğu var. Sırrı Süreyya Önder ile Hasan Bitmez’in koltukları vefat nedeniyle boşaldı. Burcu Köksal, Ahmet Önal, Hasan Baltacı ve Abdurrahman Tutdere belediye başkanlığını tercih ettikleri için, Murat Kurum da bakan olduğu için milletvekilliği düştü. Bakan olanın milletvekilliği kesin hüküm gereği hemen düşüyor, ekstra bir işleme gerek yok. Ama belediye başkanı olanlar için 15 günlük bekleme süresinin sonunda istifaları TBMM Genel Kurulu’nda oylanarak düşürülüyor. Bu muallak anayasa gereği belediye başkanı seçilen milletvekilinin durumunun tartışmalı bir hal alması da mümkün. TBMM Genel Kurulu belediye başkanı seçilmesine, tercihini yapmış olmasına rağmen milletvekilliğinden istifasını kabul etmezse ne olur? Bugünkü iktidar pratiğinden bakarsak, hemen o belediye başkanlığına kayyum atanabilir.

Can Atalay hem YSK’ya hem de Anayasa Mahkemesi kararlarına göre hâlâ milletvekili. Aslında AYM’nin Atalay kararını, TBMM Genel Kurulu çalışma düzenindeyken CHP’li Gülizar Biçer Karaca okuttu. Bu prosedürün tamamlanması halinde Atalay’ın milletvekili haklarına sahip olması ve tahliyesi gerekiyordu. CHP kurumsal olarak bu “eyleme” de eylemin sahibine de sahip çıkmadı. Nedenini de hiç duymadık. Sonuçta eksik olan aşama tamamlandı ve karar Genel Kurul’da okundu. Bu aklımızda bulunsun.

CHP’nin talebi olan anayasa hükmüne göre “mecburi ara seçim” için TBMM’deki boş sandalye sayısının 30 olması gerekiyor. Ama şu anda 7. Bu durumda ara seçim istemek ve kabul edilmemesi halinde de AKP’yi “anayasanın gereğini yapmamakla” eleştirmek hayli sıkıntılı. 7 boş milletvekilliği için ara seçime gitmek ya da gitmemek sayısal çoğunluğun karar vereceği bir tercih.

22 CHP’li milletvekilini istifa ettirerek ara seçime zorlamak ise TBMM’deki sayısal çoğunluk nedeniyle imkânsız. Sonuç alınmayacak hamlelerin Erdoğan’a her zaman yaradığını da bilmek gerekiyor.

Ara seçim ile seçimlerin tekrarlanmasını karıştırmak da sıkıntılı. Erdoğan’ın milletvekili olmasının önünü Deniz Baykal açtı. Öyle demokrasinin gereği olarak da değil. AKP içinde iktidar mücadelesinin yaşanması ihtimali için. YSK’nin iptal ettiği Siirt seçimleri yeniden yapıldı. Burada ara seçim yok. Sadece aynı adaylar yerine farklı bir adayın, yani Erdoğan’ın, listede yer alması için zorlanan mevzuat var. 2019 Haziran ayında tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi gibi. Orada aynı adaylarla gitme zorunluluğu vardı farklı olarak.

(2019 İstanbul başkanlık seçiminin tekrarlanmasındaki garabetin halen tartışılıyor olmaması da acayip. Ben hatırlatayım, YSK zarf içindeki 4 oy pusulasından sadece birisini, bazı sandık kurulu başkanları ve üyeleri nedeniyle iptal etmişti.)

Türk siyasetinde ara seçim çok partili hayata geçildikten sonra 9 kez yapıldı. En son ara seçim tam 40 yıl önce 1986 yılında 11 milletvekilliği için yapıldı. 1979 yılında yapılan ve somut bir sonuç olarak iktidarı değiştiren ara seçim, belki de bu alandaki tek örnektir.

Bu saatten sonra muhalefetin blok olarak bir araya gelerek yapacağı en akıllı politik hamle, seçimlerin zamanında yapılacağını açıklamak ve bunda ısrarcı olmaktır. Böylece hukuki ve demokratik olmayan yollardan “muhalefetin kazanacak” adayının önünün kesilmesine aynı şekilde AKP’nin “kazanacak” adayını devre dışı bırakarak yanıt verilmiş olur…

Sedat Bozkurt, Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu gazetecilik bölümü mezunu. Mesleğe Günaydın Gazetesi’nde başladı. 38 yıllık gazetecilik serüveninde ANKA Haber Ajansı, Yeni Yüzyıl, TV 8, Yeni Bin Yıl, ATV, Birgün Gazetesi ve Fox TV’de, muhabirlik, yazarlık, haber müdürlüğü ve temsilcilik görevlerinde bulundu. Bir dönem Bilkent Üniversitesi’nde genel gazetecilik, 7 yıl da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “medya ve toplumsal temsil ile yurttaş gazeteciliği” derslerini verdi. Halen UM-AG’da gazetecilik dersleri veriyor.

Mesleki alanda pek çok ödül aldı. Meslek örgütlerinde çeşitli yöneticilik görevleri üstlendi. ÇGD, VAVEK, PMD ve Gazeteciler Cemiyeti üyesidir. Yayınlanmış çok sayıda politik makalesi ile birkaç öyküsü bulunmaktadır. Deneyimli bir Ankara gazetecisidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
SEDAT BOZKURT Arşivi