SEDAT BOZKURT
Anayasasız Türkiye: İnsanların kaderi olur, ülkelerin olmaz
SEDAT BOZKURT
İnsanlık tarihinin en eski ve en çok tartışılan kavramlarından biri de kaderdir. Dini ya da felsefi olarak farklı anlamlar yüklenmeye çalışılsa da, insan hayatının muhtelif bölümleri ve durumlarını anlatabilmesi için kolaylaştırıcı bir kavramdır kader.
Din üzerinden kurulan cümlelerde kader, hayatın bir kurgusu olduğunu ve insanların da bunu yaşadığını söyler. Bunun bir başka adı da “alın yazısı”dır. Buradaki kolay “kabulleniş” niyet, bu olsa da pek çok zaman insanın itirazını ya da isyanını engelleyemez. Kader hiçbir zaman olumlu bir durum ortaya çıkınca gündeme gelmez. Hep olumsuz durumların teselli kavramıdır. Bizleri, hüzünlendirmek için yapılmış şarkıların hepsinin içinde kader vardır.
Binlerce yıllık tartışmayı burada bitirecek değiliz. Evren karşısındaki çaresiz hâlidir insanın “kadere” ihtiyaç duyması. Bu da anlaşılabilir. Ama şunu unutmayalım, insanların kaderi olabilir ama ülkelerin kaderi olmaz, olamaz. Bizim ilgi alanımız da burası.
Anayasasız hukuk devleti!
Bir önceki Adalet Bakanımız sürekli Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu söylerdi. O gittiğinden bu yana, söylem itibarıyla de olsa, hukuk devleti dillendirilmez oldu. Anketlere göre, ülkenin en önemli sorunu ekonomi ama en çok konuşulan ve tartışılan meselesi hukuk.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin değiştirilemez nitelikleri arasında bulunmasına karşın, bir hukuk devleti olmadığı gerçeği uzun zamandır tartışma dışı. Anayasanın var olup olmadığı da konuya göre değişiyor. Bu da anayasa olmadığının en somut göstergesi. Adalet Bakanı Akın Gürlek, bu durumu çok samimi ve doğru bir biçimde geçtiğimiz günlerde, “Anayasa artık işlevini yitirdi” diyerek açıkladı. Bugüne kadar, anayasasız olma halini en net ifade eden açıklamadır bu. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş için dillendirdiği “Anayasayı fiili duruma uygun hale getireceğiz” açıklamasının bile önündedir Adalet Bakanı'nın bu açıklaması.
CHP’nin 38’inci kurultayına ilişkin verilen “mutlak butlan” kararını da bu “anayasasız olma” haliyle tartıştık. Yargının “politik niyetlerle araçsallaştırma halinde” olması nedeniyle bu kararı, ortaya çıkan “hukuki garabeti” de bu sonucun “nedenlerini” de tartışamadık her zamanki gibi. “Biz buraya niye ve nasıl geldik?” sorusuyla başlamayan tartışma hep aynı yönde döndü durdu.
Bu tartışmalarda çok anlamsız noktalara da varılıyor. 16 Nisan 2017 referandumunda yasaya açık aykırı mühürsüz zarfları geçerli kılan, Recep Tayyip Erdoğan’ın anayasayı ihlal ederek 3’üncü kez aday olmasının önünü açan YSK’nın tüm kararları ile birlikte, seçimlerdeki bir “siyasi aday” tarafından tüm üyelerinin atanması bir anda meşru hale getiriliyor. Hukuk devletinde kurumlar esastır, bunun böyle olması normal denilebilir. Ama hukuk devletlerinde öyle. YSK’nın kararlarının denetim dışı olması hukuki açıdan sıkıntılıdır. Anayasal bir yargı denetimi olsaydı, 2017 referandumu ve Erdoğan’ın 3’üncü kez adaylığı, üye yapısına ve kimler tarafından atandığına bakılmaksızın denetlenebilseydi, ret edilebilirdi. YSK kararlarını “ayet” düzeyinde tartışılmaz hale getirmek demokratik olmadığı gibi hukuki de değildir. Burada önemli olan denetlemeyi yapacak kurumdur. Bunun da ilk derece mahkemeleri olamayacağı açıktır.
Mutlak butlan kararında olduğu gibi, YSK’nin tescil ettiği bir kararı yargı ortadan kaldırırsa ne olur? Anayasa Mahkemesi’nin kararları uygulanmadığı zaman ne oluyorsa aynısı oluyor. Tartışma ortada kalıyor, çünkü hukuk devleti değiliz ve “işlevini” yitirmiş bir anayasamız var.
Erdoğan siyasetini de bilmek lazım, onunla mücadele etmek için. Küçük bir gerekçe ya da malzeme, iktidar tarafından yapılacak politik hamlelere şahane bir zemin oluyor. Referandum zamanı “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ve seçim kazanmak için PKK’nın desteğiyle oluşturulan, meydan meydan gösterilen videolarla ilgili söylenen “ama montaj ama şu ama bu” açıklamaları, bu rejimin net tarifidir. Bunu bilmek ve malzeme vermemek lazım. Vermeseniz de bir biçimde yaratılır ama siz yine de vermeyin.
AKP iktidarında yargıdaki “taraf” olma hali “Deniz Feneri” davasıyla ilk adımını attı. Ergenekon süreçleri, 17/25 Aralık, Gezi davası ile devam etti. Şimdi 15 Temmuz davalarında da aynı manzara var karşımızda. Omurgası din olan karanlık bir yapının harekete geçirdiği darbe girişimi olması nedeniyle çok ilgi gösterilmemesi, orada yapılan hukuksuzlukları ortadan kaldırmaz. İBB davalarında da manzara farklı değil. Bu “yargı” zincirinin son halkası da orası.
Medya ile ilgili olmadığı söylenen dezenformasyon yasası nedeniyle 54 soruşturma açıldı bunlardan 34’ü davaya dönüştü gazeteciler için. “Milli güvenlik” nedeniyle erişim engeli getirilen yüzlerce haber ya da paylaşıma baktığınızda, yargının nasıl bir işlevi olduğunu, söz konusu davalara bakma gereği bile duymadan anlıyorsunuz. Durum uzun zamandır vahim ve bu durum bu ülkenin kaderi değildir.
(17/25 Aralık döneminde TBMM’de kurulan soruşturma komisyonu raporunun oylanmasında AKP’li milletvekillerini ikna etmek için dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu “Anayasa Mahkemesi'ne güvenemeyiz” derken Erdoğan da AKP’nin kurumsal olarak hedef alındığını ve işi “yargıya bırakmadan” kendi içlerinde halledeceklerini söyledi. O dönem kimse “bunlar suçsuz” ya da bu iddialar “doğru değil” demedi.)
“He is finished”
1979 yılında muhalefette olan Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel ile BBC televizyonu röportaj yapar. Türkiye’de çok ciddi bir ekonomik kriz ve bunun yaratığı bir de siyasal kriz vardır. Başbakan CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’tir. Muhabir Ecevit’in geleceğinin ne olacağını sorar. Demirel yanıt verir:
“O bitti (he is finished) benim açımdan da ülke açısından da ülke insanı açısından da. O bitti.”
Demirel, muhabirin, araya girip “O bitti mi diyorsunuz?” diye sorması üzerine de “Evet kesinlikle (definitely)” diye yanıt veriyor. Demirel’in Türkçesi’nde tanıklık yaptığımız o Isparta şivesinden hiçbir iz taşımayan çok temiz bir İngilizce ile yapılan bu röportajın bu bölümü internette var. İzlemenizi öneririm. Bu röportajdan kısa süre sonra Demirel başbakan oldu, ondan sonra da 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Mesele “o bitti”den demokrasinin bitmesine kadar geldi.
Açıkladığı hiçbir hedefi tutmayan bir bakandır Maliye Bakanı Mehmet Şimşek. 3 yıl önce 2023’de yani, orta vadeli programa göre 2025’te, enflasyon tek haneli olacaktı. Bir önceki yıl, yani 2024’te, 2025 yılının enflasyon tahmini önce 15,2 olarak açıklandı. Enflasyon tahmin oranı daha sonra 24’e, ardından 27’ye, son olarak 28,5’e çıkarıldı. Bakan Şimşek, son açıklamasında 2025’i 30’un üzerinde kapatacağımızı söyledi. Yılı 30,89 ile kapattık. Bakan’ın 2026 hedefi ise enflasyonda yüzde 10’du. Tek haneli enflasyon tahmini ise 2027 yılına ertelenmiş. 2026 yılının ilk 4 ayında gerçekleşen enflasyon oranı ise yüzde 14,64. Bu yılki enflasyon tahminiyle çok da oynamamak için tek seferde yüzde 50 artırdılar. Yüzde 16’dan 24’e çıktı.
3 yıllık görev süresinin de karnesidir bu tablo Bakan Şimşek için. Ama hakkını yememek lazım, ekonomi bilgisinin gereğini yapmak yerine talimatları yerine getiren bir bakan var karşımızda. Yılın ilk 4 ayında kesilen trafik cezaları, 2026 yılı bütçesinde bir yıl için öngörülen miktarın tam 3 katı gerçekleşti.
Avrupa’da çift haneli gıda enflasyonu sadece, -hem de yüzde 34,5 olarak- Türkiye’de var. İkinci sıradaki Romanya’da bu oran 7,3. Oysa Erdoğan, Dünya Gıda Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, sebze üretiminde dünyada 3’üncü, meyvede 4’üncü, genel bitkisel ürünlerde ise 3’üncü sırada yer aldığımızı açıkladı. Balda Avrupa’da 1’inci, su ürünlerinde 2’nci, çiğ süt, sığır ve tavuk etinde ise ilk sırada olduğumuzu söyledi. (Sığır eti ithalinde Türkiye dünyada ilk sırada ve 2025’te 1.191 milyon dolarlık et ithal etmişiz.) Uygulanan program gibi, bu açıklama da ekonomi bilimi ile çelişiyor. Özellikle gıda alanında malın fiyatını azlığı ya da çokluğu belirler. Bu kadar çok olan ürünün fiyatı bu kadar pahalıysa, ortada doğru olmayan bir şeyler var demektir.
Bir gazeteci Londra’da bir marketten ve Türkiye’deki bir marketten aynı ürünleri almış. Dünyanın en pahalı şehirleri arasında sayılan Londra’da 44,53 pound tutan bu alışveriş Türkiye’de 71,99 pound tutmuş. Alım gücü kıyaslamasına bile girmiyorum.
Tüm bunlar bu ülkenin kaderi olamaz, olmamalı. Çünkü ülkelerin kaderi olmaz, iyi ya da kötü yönetimleri olur. Ayrıca memleketin bu tablosunun siyasi bir sahibi olmalı. Demirel bugün yaşıyor olsaydı o gün Ecevit için söylediğini bugün daha gür bir sesle Erdoğan için tekrarlardı:
“He is finished. Definitely, he is finished”
Herkesin bayramını kutlar, neşeli ve sağlıklı bir bayram geçirmenizi dilerim.
Haftaya yazım olmayacak, sonra buluşmak üzere…
“Verin yetkiyi görün etkiyi”
17/05/2026 00:30Savaşta ülkeyi kim yönetsin?
10/05/2026 00:40“AKP Genel Müdürlüğü”
03/05/2026 00:20AKP’li patronun isyanı
26/04/2026 00:309’uncu yılında Cumhurbaşkanlığı sisteminin bir öyküsü var mı?
19 Nisan 2026 Pazar 00:20Ara seçim mi, seçimlerin zamanında yapılması mı?
12 Nisan 2026 Pazar 00:20Erken seçimin tarihine kim karar verecek?
05 Nisan 2026 Pazar 00:20Memleketin meselelerini hangi parti çözer?
29 Mart 2026 Pazar 00:15En iyi öğretmen tarihtir, eski Türkiye yani
22 Mart 2026 Pazar 00:15Erdoğan’ın iktidardaki 23 yılı
15 Mart 2026 Pazar 00:20