SEDAT BOZKURT
Savaşta ülkeyi kim yönetsin?
SEDAT BOZKURT
İnsan toplumsal bir varlık olduktan sonra, birlikte yaşamanın gereği olarak kurallar icat etti. Sadece kurallar değil, değerler de üretti. Mesela misafirliğe gidecekseniz, güzel giysiler ve özellikle temiz çorap giyersiniz. Toplumun o güne kadar ürettiği değerlere göre bir hayat kurgularsanız, komşudan da mahalleden de kabul görürsünüz. Bu kabule sosyal bir varlık olan insanın çok ihtiyacı vardır. Bozulan toplumlarda, zenginlik ve makamla da kurallar ve değerlerin dışına çıksanız bile kabul görmenizi sağlayabilirsiniz. İnsanın faydacı tarafıdır bu. Ama bu kalıcı değildir ve her an değişebilir. Kalıcı olmasının da maliyeti olur. Bizim anılarımızda yer alan, topu olduğu için futbol takımına hem de kaleci olmadan alınan, oyuna ilişkin yeteneği de bulunmayan arkadaşlarımıza ilişkin örnekler vardır.
Ülkelerde de durum aynıdır. İspanya ve İtalya başbakanlarının son dönemde ortaya koydukları politik tavır bir anda ülkelerinin uluslararası itibarını artırmıştır. Mesela İsviçre AB üyesi bile olmamıştır, kendi değerler çıtasının AB’nin üstünde olduğunu gerekçe göstererek. Buna referandumla İsviçre halkı karar vermiştir. Ülkelerin itibar konuları vize alma yetenekleri ve pasaportlarının etkisiyle de gündeme gelir. Pasaportu etkili ülkeler sıralamasında Türkiye 2025 yılında 52’nci sırada yer almıştır. Vize durumunu zaten biliyorsunuz.
Ankara kriterleri
AB üyelik serüveninde Türkiye muhtelif alanlarda ilerleme sağladı. AKP’nin iktidarını mutlaklaştırmasında bu sürecin katkısı da ilk yıllarda büyüktü. Şimdi tamamen bu rotadan, her iki tarafın da onayıyla çıkıldığı ortada. Önünde böyle bir hedef de olmayınca Türkiye uluslararası endekslerdeki sıralamalara ya da muhtelif demokratik, hukuk ya da insan haklarına ilişkin raporlara hiç takılmıyor artık. Kendine bu anlamda rahat bir alan yarattı. Hatta kendisinin üreterek kavramsallaştırdığı “Ankara kriterleri” ile yol alıyor. Basın özgürlüğü, hukuk, yargı bağımsızlığı, insan hakları gibi tüm değerlerde standart, Ankara kriterleri. Bunun da çok değişken olduğunu unutmamak lazım.
Cumhurbaşkanı Erdoğan sık sık “Manşetlerden hükümet deviren, köşe yazarlarının siyasetçilere istikamet çizdiği, gazetecilere parmak sallanarak ayar verildiği günler artık geride kaldı. Gazetecilere ayar verme dönemi eski Türkiye’deydi. Bizim dönemimizde medya vesayetin değil, milletin ve demokrasinin sesi haline gelmiştir” diye açıklama yapıyor.
Erdoğan’ın bu sözleri 10 Ocak 2026 “Çalışan Gazeteciler Günü”nden. Paragraf tamamen sıkıntılı. Bir gazete attığı bir manşet ile hükümet düşürebilir. Gazeteciliğin görevlerinden birisi de budur. Halk adına denetleme yapmak ve ondan gizlenen bilgilerle buluşmasına aracılık etmektir. Demokrasilerde 4’üncü güç olarak konumlandırılmasının nedeni de zaten budur. Demokratik ülkelerde de bunun örnekleri çoktur. Köşe yazarlarının görevlerinden birisi de siyasetçileri yine halk adına uyarmaktır, halkın talep ve itirazlarını onun adına siyaset kurumlarına iletmektir.
2 virgül arasında gazetecilere var olan itiraz 2’nci virgülden sonra siyasetçilere geliyor. “Gazetecilere parmak sallayarak ayar verilen” günlerin geride kaldığı kısmı burası. İçinde yaşadığımız dönem “parmak sallamayı” mumla aradığımız bir dönemdir. İktidarın hoşuna gitmeyen haber suç eylemi artık.
AKP döneminde açıklamada ifade edilen gibi olmadı medya. Yandaşı, hatta “vesayeti” aşan sahiplik yapısıyla tamamen iktidara ait olan bir “bürokratik” medya düzeni oluşturuldu. Geri kalan medyanın da dengesi bozuldu. Demokrasi olmadığı için onun sesi olamadı, milletin kim olduğu hala tanımlanamadığı için de hiçbir medya organı “milletin” sesi de olamadı. Sınır Tanımayan Gazetecilik örgütünün, dünyada ciddiye alınan değerlendirmesine göre basın özgürlüğü endeksinde Türkiye’nin 180 ülke arasında 163’üncü sırada olması meseleyi yeterince açıklıyor. Ama kriterimiz o değil, kriterimiz “Ankara” olduğu için bu cümleler sık sık kurulabiliyor. Devletin özgürlükler ve demokrasi konusunda yaptığı tüm olumlu açıklamalara şüphe ile yaklaşın.
Gazetecinin karşısına çıkamayan siyaset
Süleyman Demirel başbakan iken, şahane bir mimarlık ürünü olan ve toptan bir devletin merkezi olarak planlanan, içinde TBMM’nin de bulunduğu Bakanlıklar semtindeki eski başbakanlık binasının kapısının önünde beklerdik. Demirel aracından iner, önümüze gelirdi ve günlük programını bizimle paylaşırdı. “Bizi” ayrımsız bütün basın mensupları oluştururdu. Bakanlar Kurulu toplantılarının ardından, yine medyanın tamamı hiçbir ayrım gözetmeksizin ya bakanlar kurulunun yapıldığı toplantı salonuna ya da geç saatlere kalmışsa hükümet sözcüsünün odasına gelerek açıklamayı alır, her soruyu da sorardı.
(Bugün iktidarda ya da medyasında yer alan ve politik kimliklerini muhafazakâr olarak ilan eden arkadaşların hepsiyle ben bu başbakanlık koridorlarında tanıştım. Hepsi oradaydı yani. Şimdi maalesef o koridorlarda karşılaşamıyoruz.)
Erdoğan’ın açıklamasında yer alan cümledeki “gazetecilere ayar verilen o eski Türkiye” işte buydu. Medyadaki sermaye yapısı ve o sermayenin ticari faaliyetleri gazeteciliği belirlerdi. İktidarlar medyanın sermaye yapısını değiştirmeye çalışırlardı, ona sahip olmaya çalışmazlardı. Buradan “yandaş” üretirlerdi. Turgut Özal’ın “iki buçuk gazete yeter” sözü de buna işaret eder. Önceki iktidarlar medyanın sermaye yapısıyla uğraşmamışlardır ama haber ve haberi üretenin üzerinde bugünkü gibi hiç baskı kurmamışlardır.
(TSK ve sermaye üzerinden kurulan vesayete, o koşullar altında azıcık da olsa direnç vardı eski Türkiye’de. Buna bazen patronlar da katılırdı. Buna, bugünün düzenini kuranların itiraz etmesi dramatiktir.)
Her gazete, politik pozisyonu ne olursa olsun haberi verirdi. Ekonomik krizdeki ülkede, aynı zamanda Cumhurbaşkanı'nın damadı olan Maliye Bakanı'nın istifa haberini bile veremeyen bir “yeni Türkiye” medyası var. Gazetecilere “ayara” bile ihtiyaç duyulmayan bir düzen bu. Gazetecilerin karşısına çıkmayan, onların kamu adına dillendirdikleri sorulara muhatap olmayan bir devlet yönetimine demokrasi de denmez, bu koşullarda çalışan medyaya da özgür denemez. Bunu ölçen endekslerin dikkate alınmaması, yok sayılması ya da yanıt bile verilmemesinin kökeninde de bu yatmaktadır.
Ülke enflasyonun savaş halindekilerden kötü olması
Göreve gelmesinin üzerinden 3 yıl geçmiş olmasına karşın, bir türlü hedeflerini tutturamıyor Maliye Bakanı. Kaynak yaratmada da elinde vatandaştan başka kimsesi yok. Vatandaştan da alacak hiçbir şey de kalmadı. O zaman iş, devletin elinde ne var ne yoksa satma noktasına getiriyor bütçeyi. Araziler, sular, madenler paraya dönüştürülmesi mümkün ne varsa satılık. Son olarak, Sağlık Bakanlığı'nın kent içindeki arazisi kıymetli hastaneleri satılıyor. 18 yılda 9’uncu kez varlık barışı getiriliyor. Sıkıntı çeken vergisini ödeyememiş vatandaşa kıyak gibi gözükse de hem buradan gelen 3-5 kuruşa ihtiyaçları var hem de kaynağı belli olmayan paranın sisteme kazandırılmasına.
(Yabancı sermayeye verilen teşvikler abartılı olunca Bakan Şimşek komik gerekçeler de açıklamaya başladı. Ev kiralayacaklar, marketten alışveriş yapacaklar gibi. Peki, kazandıkları parayı yurt dışına çıkaracaklarını neden söylemiyorlar? Bu sermaye Türkiye’ye ‘iyilik’ yapmak için mi geliyor?)
Ülkede 5 yılda dolar milyarderi sayısı 2 katına çıkmış. Halk fakirleşirken zenginleşenler de var. Demek ki memlekette para mevcut. O mevcut paranın paylaşımı sıkıntılı. İktidarın da bunu dert edinmediğini yaptığı tercihlerden biliyoruz. (Vatandaşından toplamasına karşın ihtiyacı olan vatandaşına vermediği parayı hibe olarak Somali’ye veren bir devletimiz olduğunu da unutmayalım.)
Dünyada, Mehmet Şimşek iş başına geldikten sonra petrol fiyatları yüzde 42 Türkiye’de yüzde 240 arttı. Doğalgaz fiyatları son 2 yılda Türkiye’de yüzde 275 arttı, dünyada ise yüzde 12 geriledi. Son bir yılda petrolü işleyen Tüpraş’ın kârı yüzde 2820 artmış. Yani petrol fiyatlarındaki artış bazıları için fayda yaratıyor. Doğalgaz fiyatı artınca dağıtım şirketlerinin aldıkları pay da artıyor.
Dünyada BM’nin kabulüne göre 193 ülke var. Bunlardan sadece 5’inin enflasyonu Türkiye’den daha yüksek. Başka bir deyişle, 188 ülkenin enflasyonu Türkiye’nin enflasyonundan daha düşük. Savaş halindeki Rusya’da yüzde 5,9, Lübnan’da 17,3, Ukrayna’da 7,9. ABD ile İsrail’in saldırdığı İran’da enflasyon yüzde 52. Türkiye’de ise yüzde 32. Mehmet Şimşek’in 3 yıl önce başladığı yerdeyiz yani. Buna da başarılı diyorlar çünkü “Ankara kriterleri” öyle gösteriyor.
Betimar araştırma şirketi ağır bir soru sormuş deneklerine, “Olası bir savaş halinde ülkeyi kimin yönetmesini istersiniz?” diye. Yanıtlar: yüzde 48,6 Erdoğan, yüzde 17,1 Ekrem İmamoğlu, yüzde 16,6 Mansur Yavaş ve yüzde 2,8 Özgür Özel.
“Ankara kriterleri”ne uygun medya ve demokrasi düzeniyle, elinizdeki devlet aygıtının yardımıyla böyle bir seçmen üretmeniz mümkün. Çünkü “hükümeti düşürecek manşet atacak” medya, siyasetçilere “ayar” verecek köşe yazısı “eski Türkiye”de kaldı. Gazetecilik orada kaldı aslında.
Ankette dönersek, savaştaki ülkelerden daha kötü yönetilen bir ülke olduğumuzu bu soruya yanıt veren denekler bilmiyor olabilir mi? Olabilir değil mi?
Sedat Bozkurt, Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu gazetecilik bölümü mezunu. Mesleğe Günaydın Gazetesi’nde başladı. 38 yıllık gazetecilik serüveninde ANKA Haber Ajansı, Yeni Yüzyıl, TV 8, Yeni Bin Yıl, ATV, Birgün Gazetesi ve Fox TV’de, muhabirlik, yazarlık, haber müdürlüğü ve temsilcilik görevlerinde bulundu. Bir dönem Bilkent Üniversitesi’nde genel gazetecilik, 7 yıl da Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “medya ve toplumsal temsil ile yurttaş gazeteciliği” derslerini verdi. Halen UM-AG’da gazetecilik dersleri veriyor.
Mesleki alanda pek çok ödül aldı. Meslek örgütlerinde çeşitli yöneticilik görevleri üstlendi. ÇGD, VAVEK, PMD ve Gazeteciler Cemiyeti üyesidir. Yayınlanmış çok sayıda politik makalesi ile birkaç öyküsü bulunmaktadır. Deneyimli bir Ankara gazetecisidir.