ALİN OZİNİAN
Ermenistan-Azerbaycan “barışı”nın ilk yılı: Güney Kafkasya’da yeni düzen
ALİN OZİNİAN
Güney Kafkasya’da kurulmaya çalışılan şey çatışmasızlık değil; ulaşım yollarının, enerji hatlarının, ekonomik ortaklıkların ve güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi. Ermenistan-Azerbaycan barışı, Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Orta Koridor, kritik mineraller, enerji güvenliği ve ABD’nin bölgedeki artan varlığı artık aynı büyük projenin parçaları. Son bir yıldaki normalleşme sürecinin hız kazanmasını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Değişen yalnızca Bakü ve Erivan’ın dili değil, barışın üretebileceği stratejik ve ekonomik kazançların büyüklüğü.
Aliyev neden dil değiştirdi?
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in savaştan sonraki ilk yıllardaki söylemiyle bugünkü yaklaşımı arasında belirgin bir fark var. Aliyev, 2020 savaşı ve Eylül 2023 operasyonunun ardından askerî üstünlüğü sürekli hatırlatan, Ermenistan’ı yeni bir güç kullanımı ihtimaliyle karşı karşıya bırakan hatta Ermenistan resmi sınırları içerisindeki bölgelere toprak talebi ile yaklaşıyor ve Zengezur bağlantısının “Ermenistan istese de istemese de” kurulacağını söyleyen bir politika izliyordu. Erivan’ın talepleri karşılamaması hâlinde sonuçların ağır olacağı açıkça dile getiriliyordu.
Bugün ise Bakü yönetimi barıştan, doğrudan temaslardan ve ekonomik ilişkilerden söz ediyor, ilk kez barışı deneyimlediklerini açıklıyor. Azerbaycan’dan Ermenistan’a petrol ürünleri gönderilmesi ve yetkililer arasındaki temasların kurumsallaşması, sınırlı fakat önemli bir değişime işaret ediyor. Bunu Aliyev’in birdenbire uzlaşmacı bir lidere dönüşmesiyle açıklamak mümkün değil. Asıl değişen, barışın Azerbaycan açısından taşıdığı stratejik değer.
Azerbaycan savaş yoluyla ulaşabileceği temel hedeflerin büyük bölümünü elde etti. Bundan sonra Nahçıvan ve Türkiye ile bağlantıların güçlendirilmesi, yeni ulaşım güzergâhlarının açılması ve ülkenin Asya-Avrupa ticaretinde daha merkezi bir konuma gelmesi, askerî baskıdan çok daha fazla kazanç sağlayabilir. Barış bugün Bakü açısından bir taviz değil; savaşla elde edilen üstünlüğü ekonomik ve uluslararası bir düzene dönüştürme aracı.
Anayasa şartı: Güvence mi, koz mu?
Buna rağmen barışın önündeki temel engel ortadan kalkmış değil. Azerbaycan, nihai anlaşmayı imzalamak için Ermenistan Anayasası’nın değiştirilmesini istiyor. Bakü, anayasanın önsözünde 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirgesi’ne yapılan atfın Karabağ üzerinde dolaylı bir toprak talebi içerdiğini savunuyor. Erivan ise paraflanan anlaşmada iki ülkenin birbirlerinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tanıdığını, gelecekte toprak talebinde bulunmayacaklarını zaten kabul ettiğini hatırlatıyor.
Ancak Azerbaycan yalnızca yeni bir anayasa taslağı hazırlanmasını değil, değişikliğin referandumla kabul edilerek yürürlüğe girmesini talep ediyor. Böylece hukuki güvence arayışı, Ermenistan’ın iç siyasetini ve seçim takvimini doğrudan etkileyen bir dış politika ön koşuluna dönüşüyor.
Paşinyan yeni bir anayasa hazırlama niyetinde olsa da iktidar gerekli nitelikli çoğunluğa tek başına sahip değil. Dolayısıyla anlaşmanın geleceği yalnızca iki hükümetin iradesine değil, Ermenistan’da son derece kutuplaştırıcı olabilecek bir referandum sürecine bağlanmış durumda. Bu şart Bakü’ye iki yönlü bir kaldıraç sağlıyor. Azerbaycan hem barış anlaşmasının zamanlamasını kontrol ediyor hem de dolaylı biçimde Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin hızını belirliyor. Çünkü Ankara, Ermenistan sınırının tamamen açılmasını ve diplomatik ilişkilerin kurulmasını hâlâ Azerbaycan-Ermenistan anlaşmasının imzalanmasına bağlıyor.
TRIPP: Barışın ekonomik motoru
Benim, ‘Güney Kafkasya’da Washington Süreci’ olarak andığım dönemin asıl dönüştürücü unsuru TRIPP projesi. TRIPP, Ermenistan’ın güneyinden geçerek Azerbaycan’ın ana karasıyla Nahçıvan arasında demiryolu, karayolu, enerji, iletişim ve dijital altyapı bağlantıları kurulmasını öngörüyor. Ancak proje bundan çok daha fazlasını ifade ediyor.
10 Kasım 2020 tarihli üçlü bildiride ulaşım bağlantılarının güvenliği ve denetimi Rusya Federal Güvenlik Servisi sınır birliklerine bırakılmıştı. TRIPP çerçevesinde ise Ermenistan’ın egemenliği, gümrük ve sınır yetkileri korunurken, altyapının geliştirilmesinde ABD’nin belirleyici olduğu yeni bir ortaklık kuruluyor. Kurulması planlanan TRIPP Development Company’de ABD’nin yüzde 74, Ermenistan’ın ise yüzde 26 pay sahibi olması öngörülüyor. Şirketin çalışma süresi ilk aşamada 49 yıl olacak. Demiryolundan boru hatlarına, elektrik bağlantısından fiberoptik altyapıya kadar geniş bir alanın kapsanması, bunun sıradan bir transit projesi olmadığını gösteriyor.
ABD’nin mali angajmanı da artıyor. TRIPP+ yatırım fonu için ilk aşamada 201 milyon dolarlık kaynak yetkilendirildi. Fonun yaklaşık 400 milyon dolara çıkarılabileceği, yani neredeyse iki katına ulaşacağı neredeyse kesinleşti. Kaynağın Güney Kafkasya ve Orta Asya’da ulaşım, enerji, dijital altyapı ve kritik mineral yatırımlarında kullanılması planlanıyor. Böylece barış ilk kez güçlü bir ekonomik teşvik mekanizmasına kavuşuyor. Taraflar açısından yalnızca çatışmanın maliyeti değil, barışın başarısızlığa uğramasının ekonomik bedeli de yükseliyor.
İran savaşı bölgesel dengeyi değiştirdi
İran’daki savaş ve istikrarsızlık da Güney Kafkasya’daki hesapları yeniden şekillendiriyor. Ermenistan ile Azerbaycan’ın İran’la ilişkileri birbirinden oldukça farklı. Ermenistan, kapalı Türkiye ve Azerbaycan sınırları nedeniyle İran’ı uzun yıllar yaşamsal bir ekonomik çıkış kapısı olarak gördü. Azerbaycan ise İsrail’le yakın askerî ilişkilerine rağmen İran’la uzun bir sınırı ve kırılgan bir güvenlik dengesi paylaşıyor. Buna rağmen savaş sırasında iki ülkenin tutumları şaşırtıcı ölçüde benzeşti. Ne Erivan ne de Bakü, Washington’la ilişkilerini tehlikeye atacak sert bir pozisyon aldı. Aynı zamanda İran yönetimini tamamen karşılarına almaktan kaçındılar.
Bu durum iki ülkenin dış politikalarının aynılaştığı anlamına gelmiyor. Ancak her ikisinin de İran’daki savaşın Güney Kafkasya’ya sıçramasını istemediğini ve hem Washington’la hem Tahran’la çalışabilecekleri bir denge aradığını gösteriyor.
İran’daki belirsizlik güvenli ve çeşitlendirilmiş ulaşım hatlarını daha da önemli hâle getiriyor. TRIPP’in doğu-batı bağlantısının yanında İran üzerinden Basra Körfezi’ne, kuzeyde ise Karadeniz’e uzanan hatlarla bütünleşmesi Ermenistan’ın bölgesel değerini artırabilir.
Rusya’nın kaybettiği tekel
Barış sürecini hızlandıran bir başka unsur, hem Ermenistan’ın hem de Azerbaycan’ın Rusya ile ilişkilerinin son yıllarda değişmesi. Ermenistan, Moskova’nın Karabağ ve sınır krizlerinde kendisini korumadığı gerekçesiyle Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’ne katılımını dondurdu. Bu kırılma Erivan’ı Avrupa Birliği ve ABD ile daha yakın ilişkilere yöneltti.
Azerbaycan-Rusya ilişkileri de Aralık 2024’te Azerbaycan Hava Yolları’na ait uçağın düşürülmesi ve Rusya’da Azerbaycan vatandaşlarının polis gözetiminde hayatını kaybetmesi sonrasında ciddi biçimde gerildi. Aliyev Moskova’dan açık sorumluluk talep etti. İki ülke farklı nedenlerle de olsa Rusya’ya olan stratejik bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyor. Washington anlaşması ve TRIPP de Moskova’nın arabuluculuk, güvenlik ve ulaşım hatları üzerindeki eski tekelini zayıflatıyor.
Rusya’nın asıl rahatsızlığı barışın kendisinden çok, barışın Rusya’nın dışlandığı ve ABD’nin başat rol üstlendiği bir mekanizma içinde kurulması. Lakin, bu sürecin bir noktasında Rusya’nın da denkleme dahil olması sürpriz olmayacak. TRIPP bölgesel anlamda güçlendiğinde Rusya’nın dahli için şimdiden Moskova’da hesaplar yapıldığı muhtemel.
Bazıları Azerbaycan’ın anayasa şartını Rusya için elinde tuttuğunu savunuyor. Bunu doğrulayan açık bir veri olmasa da, 20 yıllık süreçte Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasını bloke eden Azerbaycan’ın arkasındaki gücün Rusya olduğuna dair oldukça güçlü analizler oldu. Bakü-Moskova ilişkilerindeki gerilim bu tezi zayıflatmıyor, iki durum ayrı hatlarda ilerliyor.
Lakin gerçekçi olan, anayasa şartının öncelikle Azerbaycan’ın kendi stratejik kozu olduğu. Ancak bu şartın barış anlaşmasını ve bölgesel entegrasyonu geciktirmesi, sonuçları itibarıyla Rusya’nın işine yarıyor.
Türkiye-Ermenistan hattındaki veto
Türkiye ile Ermenistan arasındaki süreçte son bir yılda vize kolaylığı, uçuşların artırılması, doğrudan ticaretin önündeki bazı bürokratik engellerin kaldırılması, Kars-Gümrü demiryolu ve Ani Köprüsü üzerindeki teknik çalışmalar gibi ilerlemeler yaşandı. Ancak sınır hâlâ kapalı.
Ankara, sınırın tamamen açılmasını Azerbaycan ile Ermenistan arasında nihai anlaşmanın imzalanmasıyla ilişkilendiriyor. Bu bağlantı sürdüğü müddetçe Bakü’nün anayasa şartı yalnızca Ermenistan-Azerbaycan barışını değil, Türkiye-Ermenistan normalleşmesini de bloke edebilecek bir araca dönüşüyor. Azerbaycan böylece resmen taraf olmadığı ikili bir süreç üzerinde dolaylı veto gücünü koruyor.
Oysa Türkiye açısından sınırın açılması artık yalnızca tarihsel sorunların aşılması anlamına gelmiyor. Kars-Gümrü hattı, TRIPP, Nahçıvan bağlantısı ve Orta Koridor birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin Güney Kafkasya ve Orta Asya’ya ulaşımında yeni bir ekonomik mimari ortaya çıkıyor.
Ankara’nın önündeki tercih açık: Bakü’nün takvimini izlemek ya da kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda sürece öncülük etmek. Görünen o ki, birinci yol izlenecek.
Ermenistan’ın Batı’ya açılan alanı ve barışın gerçek sınavı
Ermenistan, askerî yenilginin ardından dış politikadaki hareket alanını genişletiyor. Avrupa Birliği ile geliştirilen yeni iş birliği, ABD ile stratejik ortaklık ve TRIPP projesi, ülkenin Rusya’ya bağımlılığını azaltırken ekonomik izolasyondan çıkması, AB ile vize serbestisi diyaloğu ve güvenlik, enerji, dijital dönüşüm alanlarında kurulan mekanizmalar, ülkenin Batı’yla ilişkilerindeki ilerlemeyi gösteriyor.
Ancak bu açılımın kalıcı olabilmesi için barışın Ermenistan toplumuna yalnızca yeni talepler değil, güvenlik ve onur da sunması gerekiyor. Karabağlı Ermeni tutukluların durumu bu nedenle sürecin en önemli sınavlarından biri. Tutukluların serbest bırakılması, Bakü’nün savaş döneminden barış dönemine geçtiğini gösteren güçlü bir adım olacaktır.
Azerbaycan’ın da askerî zaferi sürekli hatırlatan, Ermenistan üzerinde psikolojik baskı kuran ve yeni önkoşullar dayatan tutumdan uzaklaşması gerekiyor. Savaşı kazanan taraf olarak, kalıcı barışı, mağlup tarafın sürekli teslimiyet duygusuyla yaşadığı bir düzende kuramaz. Bu noktada Azerbaycan’ın yıllardır arzu ettiği zaferi kazanması ile daha makul ve soğukkanlı ve bölgede barışı ve iş birliğini önceleyen bir pozisyona geçmesi daha akıllıca olacaktır.
Washington süreci bu nedenle bir Ermenistan-Azerbaycan anlaşmasından çok daha fazlasıdır. Bölgede Rusya merkezli eski düzenin yerine ABD’nin, Türkiye’nin, Avrupa’nın ve yeni ekonomik bağlantıların daha fazla rol aldığı bir mimari kuruluyor.
Barış artık mümkün görünüyor. Belirsiz olan, bunun iki egemen devlet arasında kalıcı bir ilişkiye mi dönüşeceği, yoksa Bakü’nün elindeki anayasa kozu nedeniyle uzun süre geçici ve koşullu bir barış olarak mı kalacağıdır.
Ancak anayasa ön koşulu devam ettiği, Türkiye-Ermenistan sınırı bu koşula bağlı kaldığı ve Karabağlı Ermeni tutuklular meselesi çözülmediği sürece bu yeni düzen tamamlanmış sayılamaz. Kısaca, barışın geleceğini yalnızca Batı destekli koridorlar ve yatırımlar değil, Azerbaycan’ın zaferini nasıl kullandığı da belirleyecektir.
Kaptana âşıksan…
26/07/2026 00:20Espadril
19/07/2026 00:30“Madem öyle, gidin şimdi"
12/07/2026 00:10Deli ve Hanımeli
05/07/2026 00:30Boşluğu sevmek
28/06/2026 00:10Azerbaycan’ın Ermenistan’a anayasa şartı: Barışın ön koşulu mu?
26/06/2026 00:15Meraklı Horoz
21/06/2026 00:05Çocuk
14/06/2026 00:15Ermenistan’ın sınavı yeni başlıyor: Sandıktan ne çıktı?
09/06/2026 00:20Vazgeçmeye övgü
07/06/2026 00:05
