İBRAHİM EKİNCİ

İBRAHİM EKİNCİ

Cansen’e heterodoks itiraz / İTO ile TÜİK 'karşı karşıya' / Diyanet'in tehlikeli fetvası

İkinci çeyrek büyüme rakamları açıklandığında, işgücünün payındaki dramatik düşüşe karşın sermaye payındaki hızlı artışa çok sayıda iktisatçı dikkat çekti. Görebildiğim, buna, sadece liberal görüşleriyle bilinen Ege Cansen, sermaye payının aslında göründüğü kadar yüksek olmadığını ileri sürerek karşı çıktı. Sözcü’deki makalesinde, “GSYH içinde emeğin payı en az %60’tır” başlığı altında şöyle yazdı:

"TÜİK'in ‘Dönemsel GSYH 2022-2. Çeyrek’ bülteninin medyada en çok yankılanan bölümü ‘İşgücü ödemelerinin Gayrisafi Katma Değer içindeki payı %31.2'den, %25.4'e indi’ bulgusu oldu. İşgücü ödemelerinin payı azalınca, cebirsel olarak ‘İşletme artığı/karma gelir’in payı %47.6'dan %54'e çıkmış, ‘sabit sermaye tüketimi’ (amortsman) payı da %21.8 olarak hesaplanmış. Profesyonel solcu, amatör iktsatçılarımız, çıkarma yoluyla hesaplanan bu ‘işletme artığı-karma gelir’ başlıklı faktör gelirler kümesinin ‘sermaye’ sahibi gerçek kişilerin, milli gelirden aldığı pay diye anladılar. Bu tamamen yanlıştır. Bu %54'ün çok büyük bir kısmı da bir işverene bağlı olmadan kendi hesabına çalışan emekçilerin ‘emek’ gelirdir. Bunların başında çiftçiler gelir. Esnaf ve sanatkârlar ile dişçi, eczacı, doktor, avukat muhasebeci gibi serbest meslek sahipleri hatta telif hakkı alan gazeteciler de bu kümeye girer.”

Ege Bey’in, bana kalırsa, bir çeşit ‘kaydırma’ya dayanan bu görüşleri geniş bir tartışma yarattı. Sosyal medyadan (“profesyonel solcu” da olmadığını bildiğimiz) iktisaçılar tarafından itiraz edildi. Ben birkaçına değineceğim. Prof. Dr. Cem Oyvat, bu konudaki kendi çalışmasını hatırlattı:

"Ege Cansen'in emeğin payının ‘en az %60’ olduğu iddiasının hiçbir temeli yok. AB veri tabanı AMECO bu düzeltmeyi yaparak, kendi hesabına çalışanlara bir emek gelir ithaf ediyor ve ‘düzeltilmiş ücret payı’ hesaplıyor. Bulduğu sayılar %60'ın çok altında. AMECO, Türkiye'de gelirdeki ‘düzeltilmiş ücret payı’nı 2021 için 2 farklı yönteme göre %46.5 ve %42.2 olarak hesaplamış. ILO'nun yöntemini kullanarak yaptığım hesaplarda, ben emeğin gelir içindeki payını bunların da altında hesaplıyorum. Kendi hesabına çalışan gelirine göre düzeltilmiş üç ayrı ücret payı verisinin üçü de ücret payının ilk grafiğe göre daha fazla aşındığını gösteriyor. Emeğin gelir içindeki payı, 5 yıl önceye göre 6.9-8.6 puan arasında, 2 yıl önceye göre ise 4.5-5.5 puan arasında erimiş. Ücret payındaki 2022'deki görülmemiş hızdaki erimeyi hesaba katarsak, bu sayıların 2022 Ç2'de daha da eridiğini tahmin etmek zor değil.

Bu değişimler doğal olarak bölüşüme de yansıyor. İşgücü ödemelerinin GSYH'deki payı uzun süredir düşüyor. Ama son 1 yıldaki düşüş önceki dönemlerden çok daha yıkıcı. Tam 6.2 puan!

gra.jpg

Daha önemlisi, emeğin gelir içindeki payındaki hızlı erime bir gerçek. Hiç "kendi hesabına çalışan" tartışmalarına falan girmeden, sadece İSO 500 en büyük sanayi kuruluşundaki duruma bakalım... Orada da ücretlerin katma değerdeki payı hızla (yzn: 2014’ten 2021’e %57,5’den %32,1’e) düşmüş.

Emeğin gelirden aldığı paya kendi hesabına çalışanları hesaba katarak bakarsak, durumun daha da kötü olduğunu görürüz. Çünkü işgücü ödemelerinin GSYH'deki payı hızla düşerken, ücretli çalışanların istihdam içindeki payı %67.6'dan (2016 Ç2), %70.2'ye çıkmış (2022 Ç2). Kendi hesabına çalışan/ücretsiz aile işçilerinin istihdam içindeki payı ise %27.8'den (2016 Ç2), %25.4'e düşmüş (2022 Ç2). Yani ücretlerin gelirden aldığı pay azalırken, emek kendi hesabına çalışmadan ücretli çalışmaya doğru evrilmeye devam etmiş. Ücret alanların oranı büyümüş.”

Ege Cansen’e bir itiraz da heterodoks iktisatçılar grubundan Menekşe Yılmaz‘dan geldi. Yılmaz, “Cansen, Türkiye'de emeğin çıktı içerisindeki payının "profesyonel solcu, amatör iktisatçılar" tarafından yanlış anlaşıldığını, (…) iddia etmiş. Hadi şu iddiaya bir bakalım” dedikten sonra şunları yazdı:

"Kendi nam ve hesabına çalışan (avukat, çiftçi, esnaf ve sanatkarlar vb.) kişilerin elde ettiği gelirlerin ücret içerisinde değil de işletme artığı içerisinde sınıflandırılmasına itiraz ediyor. Bu gelirler de ücret geliri olarak tasnif edilmeliymiş. O zaman sorular şu şekilde:

Hesaplama yöntemi yeni değil ki. Yıllardır böyle hesaplanmıyor mu? Niye azalıyor? 2019'da 37 ekmek alabilen emekçiler, 2022'de ekmek üretimi %18 artmışken ve daha fazla işçi daha fazla süre çalışmasına rağmen 30 ekmek alabiliyor. Önce bu açıklanmalı. Sömürü nedir? Daha fazla emekçi, daha fazla süre çalışıp daha az kazanıyor demektir. Farz edelim TR ekonomisinde sadece ekmek üretiliyor. 2019'dan bu yana kaç ekmek ürettik, TÜİK verilerine göre üretilen ekmeğin kaç tanesini emekçiler, kaçını sermaye aldı bir bakalım. (yzn: Menekşe Hoca’nın sevimli tablosunu da aşağıya excel’e aktarmadan bıraktım.)

sss4.jpg

Kendi nam ve hesabına çalışan emekçiler dediklerin alt tarafı 5 milyon kişi. Ücretli çalışan ise 21.5 milyon kişi. Bu kendi nam ve hesabına calışan 5 milyon kişinin çıktı içerisindeki payı %35 mi de ilave edince %60'a çıksın? Buna inanalım mi yani?”

Sayın Cansen, işgücünün payı kaç, işgücünün?

Bu arada eski Merkez Bankası iktisatçılarından Zafer Yükseler de her zamanki gibi incelikli üslubuyla yazısında tablolar verdikten sonra şu sonuca vardı: “Hane halkının kendi nam ve hesabına yaptığı faaliyetlerden elde ettiği işletme artığının işgücü ödemelerine ilave edilmesiyle toplam emek gelirine ulaşabiliriz. Son yıllarda işgücü ödemelerinde olduğu gibi emek geliri payı da gerilemektedir.”

Tartışmayı doğru mecraya çekmeyi umarak Cansen’e sormak istiyorum. Değil ama bir an için “emeğin payı” olarak bakıldığında sizin dediğiniz doğru olsun. Peki “işgücünün payı” kaç? Kaçtan kaça çıkmış veya inmiş? Emeğin değil, işgücünün!

Kendi hesabına çalışan, bu yanıyla ücretli işçi değil. Ama eğer yanında biri veya birilerini çalıştırmıyorsa da sermayedar değil. O vakit payına her iki kesime de ekleyerek bakmak doğru olur. Fikir verir. Cansen neden bu kesimin payını işgücünü payına sabitlemek istiyor? Ağır sömürü şokunu gizlemek amaç değilse bu sorulara açık cevaplarımız olmalı.

*****

Şirketler: Biz maliyet enflasyonunu perakende fiyatlara yansıttık TÜİK: Ne yaptığınızı benden iyi mi bileceksiniz, yansıtmadınız

Böyle garip bir tablo ile karşı karşıyayız. Bunu söylememin nedeni ağustos ayı enflasyon rakamları. İTO, İstanbul için enflasyon ölçümü yapıyor. “İstanbul Ücretliler Geçinme İndeksi” olarak bildiğimiz bu istatistikte TÜİK’in şimdi “ÜFE” eskiden “TEFE“ (Toptan Eşya Fiyatları) dediği veri de yer alıyor. İTO verisine göre perakende – toptan fiyatlar enflasyonu yıllık olarak sırasıyla %99,91 – 98,09.

İTO’nun 640 bini aşkın üyesi var. Bunlar şirket. Üreticiler. İTO veriyi üyelerinden topluyor. İTO’ya göre TÜFE – TEFE arasında sadece 1.82 puan fark var. Yani şirketler maliyet artışlarını fiyatlara yansıtmışlar diyebiliriz.

ss.jpg

TÜİK’e geldiğimizde ise yansıtmamışlar görünüyor! Hem de öyle böyle değil, TÜFE, ÜFE’nin 63.54 puan altında. Neredeyse bir yıldır bu fark hem devam ediyor hem de açılıyor.

Nasıl yani? Şirketler %143,75 maliyet yapıyor ama bunu fiyatlarına yansıtamıyorlar mı? Bunu bir iki, üç ay daha ve dar bir farkta taşımak mümkün ama neredeyse bir yıldır bu kadar yüksek bir fark, şirketleri batırmaz mı? Bu hayatın olağan akışına uygun mu?
Özetle, şirketler, İTO verisinde “biz maliyet artışlarını fiyatlara yansıtıyoruz” diyor. TÜİK ise “benden iyi mi bileceksiniz, yansıtmıyorsunuz. TÜFE ondan düşük” demiş oluyor. TÜİK TÜFE’sini tartışmalı kılan en önemli bulgulardan biri bu olsa gerek.

Diyanet’in açıklaması serbest rekabete aykırı

Diyanet; “Bankaların vadesiz mevduat hesaplarına para yatırmanın dini hükmü nedir” sorusuna “Zorunluluk olmadıkça paranın vadesiz bir hesapta tutulması dinen uygun değildir” yanıtını verdi.

Eee, faize karşı olduğunu biliyorduk. Ama vadesiz hesapta tutulan para zaten faizde değil demek. Diyelim bir banka mevduat çekmek için vadesiz mevduata küçük oranlı faiz uyguluyor. Ama Diyanet böyle bir ayrım da yapmadan "uygun değildir" diyor.
Bankada vadeli (faizli) mevduat tutmak uygun değildir.

Vadesiz mevduatta (faizsiz) tutmak da uygun değilmiş.

O zaman aslında Diyanet mevduatların bankalarda tutulması uygun değildir demiş olmuyor mu? Kuşkusuz bu açıklıkta söylemedi ama fetvası buraya çıkmıyor mu?

Peki vatandaş mevduatını nereye koysun?

Diyanet adres göstermemiş ama dolaylı olarak faizsiz finans kurumlarını işaret etmiş oluyor. İşte bu, açıkça, faizsiz finans kurumları lehine haksız rekabet!

Dahası suça bile girebilir. Neden derseniz?

MetroPoll Araştırma’nın anketinde, Diyanet'in "Piyasada fiyatları belirleyen Allah'tır" fetvasını vatandaşın yüzde 85 oranıyla ciddiye almadığı görülüyor ama varsayalım, vadesiz mevduatla ilgili görüşü ciddiye alınmış olsun. Dinen uygun olmadığına göre gidip bankalardaki vadesiz mevduatlarını çeksin. Bu, milyonlarca mudinin banka kapılarına yığılarak 2.7 trilyon TL civarındaki vadesiz mevduatı çekmeye kalkışması demek. Bu, bankacılık sektörünü, dahası ekonomiyi batıracak bir şey olurdu. Bereket ki vatandaş Diyanet’i ciddiye almadı. Bankacılık mevzuatı, bankaları zor duruma düşürecek söylem ve davranışlara karşı yaptırım öngörüyor. Bunu talep etmiyorum ama Diyanet de dediğinin nereye çıktığına dikkat etmeli.

Önceki ve Sonraki Yazılar