Neden Latin Amerika yazıyorum?

Geçtiğimiz haftanın yazısı fazla uzun olunca bu hafta biraz daha serbest bir yazı yazmaya karar verdim. Latin Amerika’ya dair bilgi sahibi olmak Türkiyeli okuyucu için neden önemlidir, buna değinen kısa bir yazı yazacağım.

Bir süredir Kısa Dalga’da her cuma Latin Amerika’daki siyasal gelişmelere değinen bir yazı yazıyorum. Fırsat buldukça Mavi Defter’de de Kolombiya’ya dair yazılar yayımlıyorum. Latin Amerika’yla ilgili Türkçe yazılar yazmaya, bu işe belirli bir mesai ayırmaya devam etmeyi planlıyorum. Haliyle, “Honduras’ın başkanlık seçiminden, Kolombiya’nın Quintin Lame isimli yerli gerilla örgütünün silah bırakma sürecinden, Paraguay’da aşırı sağın yükselişinden veya Arjantin’de yürütülen geçmişle yüzleşme çalışmalarından bize ne?” şeklinde bir soruya kendimce yanıt vermek istiyorum.

DÜNYADAN HABERDAR OLMAK

Yanıt vermeye öncelikle Latin Amerika özelinde olmayan bir konuya, dünyadan haberdar olmanın önemine değinerek başlayacağım. Burada derdimi anlatabilmek için taşra çalışan entelektüellerin affına sığınarak “taşralaşma” terimini ödünç alacağım. Benim çalışma alanım olmadığı için kavramı bağlamından koparıp farklı bir bağlama taşıyarak kullanıyorum.

Burada taşralaşmadan kastettiğim “dışarı”ya karşı bir umarsızlık ve “içeri”ye karşı aşırı ilgi yaratan bir olgu. Yani, kendi küçük kasabasının dışında olanlarla kendi kasabasını ve şahsi refahını doğrudan etkilemediği müddetçe ilgilenmeyen, kasabanın dışındaki dünyaya dair pek merak duymayan, bununla beraber kasabanın içindeki her şeyle, herkesin yaşantısıyla, özel hayatıyla, malvarlığıyla, sırlarıyla aşırı derecede ilgilenen bir insan tipini basitleştirerek “taşralı” olarak tanımlıyorum.

Yalnızca başka insanlarla ve fikirlerle değil, hayvanla, toprakla, yağmurla, ormanla, ağaçla da ilgilenmeyen; sadece diğer taşralılarla ve onlarla kurduğu ilişkiyle ilgilenen karikatür bir tip tasarladım. Hiç kuşkusuz böylesi sığ bir insanı gerçek hayatta kolay kolay bulamayız, fakat bahsettiğim taşralılaşma süreci uç noktasına götürüldüğü takdirde böyle bir insan ortaya çıkacaktır.

Türkiye’nin taşralaşması derken bunu anlatmak istiyorum. Dışarıyla ilgilenmeyen, ilgilendiğinde yalnızca Türkiye üzerindeki doğrudan etkilerine odaklanan; yani, Latin Amerika yazısı yazarken aslında Kılıçdaroğlu destekçiliği, Macaristan yazarken Mansur Yavaş partizanlığı, Sri Lanka yazısı yazarken HDP düşmanlığı yapmaktan başka derdi olmayan birilerinin içine düştüğü ruh halini betimlemeye çalışıyorum.

Şili’de, Bangladeş’te veya Cezayir’de olanlarla gerçekten ilgilenmeyen, bunları ancak kendi kasabası içindeki meseleler hakkında dolaylı biçimde söz söyleyebilmek için kullanan entelektüel kısırlaşmanın bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu karanlık durumun yaratılması ve sürdürülmesinde önemli bir rolü olduğu kanısındayım.

“Dışarısı” olarak nitelendirilen dünyada olup bitenleri bilmeyen insanların temelsiz korkularla, içi boş vaatlerle, tutarsız planlarla, mantıksız argümanlarla ikna edilmesi çok daha kolay olmaktadır. Özellikle içerisi-dışarısı ayrımının git gide daha da geçersizleştiği bu devirde dışarıya düşünsel olarak bu denli kapalı olmak Türkiye’yi devasa bir dedikodu makinesine, yani bir taşra kahvehanesine dönüştürüyor. Latin Amerika yazma sebeplerimden biri budur. Ben Latin Amerika’yı bildiğim, yıllardır burada yaşayıp çalıştığım için bu bölge üzerine yazıyorum. Dünyaya dair biraz daha fikir sahibi olmanın, karikatür sosyal medya fenomenlerinin çoğu temelsiz olan iddialarıyla sınırlı bir dünya algısını aşabilmenin önemine inandığım için buna vakit ayırıyorum. Yeterince insan böyle işlere vakit ayırdığı takdirde dışarıya yönelik bir ilgi oluşabileceğine, bu ilginin entelektüel bir sıçrama yaratabileceğine, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için ihtiyaç duyulan soyut düşünce ve somut analiz kabiliyetlerinin böylece geliştirilebileceğine inanıyorum.

İnsanlar başlarına gelenin hem normal olmadığını hem de dünyada ilk kez yaşanmadığını görsünler istiyorum. İhraç KHK’leri gibi bir uygulamanın normal olmadığını, dünyanın çoğu ülkesinde gerçekleşmediğini ama AKP iktidarı tarafından da icat edilmediğini, örneğin Kolombiya’nın mevcut başkanı Gustavo Petro’nun başkentin belediye başkanı olduğu dönemde bir tür KHK ile (her ne kadar sonrasında iade edilse de) görevden alındığını ve yerine dönemin Savunma Bakanı’nın kayyum olarak atandığını insanların bilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Kasabanın ağasının başka şehirlerde gördüğü baskıcı uygulamaları kopya etmenin ötesinde bir vizyonu olmadığının, haliyle başka yerlerin mücadelelerinden öğrenecek çok şey olduğunun, dahası başka yerlerin mücadeleleriyle kasabalının mücadelelerinin aslında farklı farklı mücadeleler olmadığının görülebileceğini umuyorum.

Kısacası, Şili’deki üniversitenin neoliberalleşmesiyle Türkiye’de araştırma görevlilerinin 50-d ile istihdam edilmelerinin birbirinden farklı olgular olmadıkları fark edilmeden buna karşı ciddi bir mücadele yürütülemeyeceğini düşünüyorum.

LATİN AMERİKA’YLA BENZERLİKLER

Yukarıda değindiklerimin dışında, Türkiyeli okurun Latin Amerika’dan öğrenebileceklerinin dünyanın birçok bölgesine kıyasla da daha fazla olduğunu düşünmekteyim. Bu meseleye taraflı yaklaşıyor olma ihtimalim güçlü, Latin Amerika ve Türkiye’nin birbirine hiç benzemeyen çok fazla özellikleri var. Latin Amerika’nın uzun süreli sömürge geçmişi, Kilise’nin hakimiyeti, ırksal hiyerarşiler, yerel bir monarşinin var olmaması gibi etkenler Latin Amerika ülkelerinin toplumsal yapısını önemli biçimde etkiliyor. Latin Amerika’da pek önem verilmeyen etnisitenin ve milliyetçiliğin Türkiye’deki önemi de farklılıkların oluşmasında büyük bir etken. Yine, neredeyse tamamı aynı dili konuşan Latin Amerika ülkeleriyle neredeyse hiçbiri aynı alfabeyi bile kullanmayan Türkiye’nin komşuları arasındaki ilişkilerin farklı olması da olağan. Latin Amerika’da merkezin zayıflığı, Türkiye’de yerelin neredeyse tamamen merkeze bağımlı olması gibi olgular da çok sayıda siyasal farka sebep oluyor. Yani, Türkiye’nin Latin Amerika ülkelerine çok benzediğini iddia ediyor değilim.

Bununla beraber arada önemli benzerliklerin olduğu da inkâr edilemez. Diktatörlük tecrübeleri, tek adam yönetimleri, hukuksuzluğun ve insan hakları ihlallerinin sıradanlaşması, devletin suç örgütleriyle olan ilişkisi, “üçüncü dünya” yaftası, bu ülkelere “az gelişmişlik” atfeden uluslararası örgütlerin tüm bu adaletsizlikleri normal karşılaması, Soğuk Savaş dönemindeki ABD etkisi gibi olgular Latin Amerika ve Türkiye arasında önemli benzerlikler yaratıyor.

Haliyle, tek derdimiz Türkiye olsaydı bile Macaristan gibi bir Avrupa Birliği ülkesindeki seçimlerdense, coğrafi olarak Türkiye’ye çok daha uzak ama hukuksuzluk bakımından çok daha yakın olan Kolombiya seçimlerinden ders çıkarmak bana daha makul görünüyor. Meşhur “Sartre, Fransa’dır” sözüyle ünlü yazarına sahip çıkan Fransa’daki eylemlerden ders çıkarmaktansa, ülkesinden çıkmış Gabriel García Márquez gibi dünyanın en büyük yazarlarından birini siyasi baskılar ve tutuklama tehdidiyle ülkeden kaçırıp hayatının son 33 yılını yurt dışında yaşayarak geçirmesine sebep olan Kolombiya’daki eylemlerden ders çıkarmak da yine bana daha uygun görünüyor.

Uyuşturucu ticareti, silahlı çatışmalar, suç örgütleri, ekonomik sömürü, gelir adaletsizliği, yolsuzluk, yoksulluk, hukuksuzluk, kadın cinayetleri... Bunların hepsi Türkiye’nin ve Latin Amerika’nın ortak sorunları. Bu sorunlara Latin Amerikalı hareketlerin çeşitli çözüm önerileri var. Bu önerileri takip etmenin, onların başarılarından ve başarısızlıklarından ders çıkarmanın önemi çok büyük.

Ne yazık ki Türkiye, “taşralaşma” olarak nitelendirdiğim olgunun etkisiyle, sorunlara somut çözüm önerileri geliştirmeye ayırabileceği enerjinin önemli bir kısmını bir takım seçim hesaplarına, rakiplerinin ayağını kaydırma planlarına, bir nevi çit çekip komşunun arazisinin yüzde 10’una çökme heveslerine harcıyor. Bu meseleye ciddi emek ve zaman harcayan, başarısız olsa da yılmadan yeniden çözüm üretmeye çabalayan Latin Amerika toplumsal hareketlerini tanıtmak istemem, belki bir gün Türkiye’de de örnek alınabileceklerini ummamdan kaynaklanıyor.

YENİ LATİN AMERİKA

Peki, Latin Amerika’nın yalnızca dünyadan haber alma çerçevesinde ve Türkiye’yle olan benzerlikleri ölçüsünde önemli olduğunu mu düşünüyorum? Bu sorunun cevabı da hayır. ABD olsun, Avrupa ülkeleri olsun, Doğu Asya veya Afrika olsun her coğrafyanın bu aralar Latin Amerika’yı özellikle takip etmesi gerektiği kanısındayım. Nasıl Doğu Asya liberal iktisatçılar tarafından “çevre” olarak adlandırılan ülkelerin “merkez” olarak adlandırılan ülkelerle rekabete girecek ölçüde ekonomik gelişme gösterebileceklerinin örneği olarak anılıyorsa, Latin Amerika da sosyal bilimciler tarafından “entelektüel gelişme” çerçevesinde benzer bir örnek olarak benimsenmelidir.

Tüm yoksulluğa, baskıya, sömürüye, diktatörlüklere rağmen Latin Amerika sosyal bilimlerin çoğunda kendi ekolünü oluşturmuş, dünyada yakından takip edilen çok önemli düşünürler yetiştirmiş bir coğrafyadır. Zengin ülkelerde akademinin aşırı neoliberalleşmesi ve yükselen anti-entelektüelizmin yarattığı hasar sonrasında Latin Amerika’nın entelektüel olarak daha da ön plana çıkmaya başladığını görüyorum. Bu işe “ranking”lerde ilk 100’e girmek, kendi füzesini üretmek gibi benim dönüp dolaşıp “taşralılık” olarak adlandırdığım inceliksiz hedefler yerine, entelektüel çalışmaya gerçekten değer veren, bunun olumlu bir toplumsal dönüşüm yaratabileceğine inanan, eğitim-öğretim konusunu mesleki formasyon verip diploma basmaktan ibaret görmektense Freireci bir pedagojik yaklaşımı benimseyen muhalif hareketler Latin Amerika’da uzun süredir mevcuttu. Bu hareketlerin daha da büyüdüğünü ve kıtanın tüm sorunlarına rağmen uzun vadede önemli bir değişim yaratabileceğini düşünüyorum.

BİTİRİRKEN

30 yıl öncesine kıyasla çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız dünyanın yeni toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik sorunları var. Türkiye’de kendini muhalif olarak adlandıran kanaat önderlerinin bir kısmının bu durumun farkında olmadığı görülüyor. Farkında olmadan “birinci dünya” sosyal medya trollerinin söylemini evirip çevirip Türkiye’ye uyarlamanın ötesine geçemiyorlar. Örneğin, Şili anayasasında doğanın hak sahibi olarak tanınmasını içi boş kavramlarla değerlendirip küçümserken, bu düzenlemenin ekstraktivist ekonominin dönüşümü açısından ne anlama geleceğini, içinde bulunduğumuz dünyanın hakim sınıfı olan çokuluslu ve ulusötesi şirketlerin çıkarları için ne büyük bir tehdit oluşturduğunu kavrayacak kadar dünyadan haberdar olmadıklarını gösteriyorlar. Bu koşullarda Latin Amerika’ya, temelsiz bir kibirle değil samimi bir merakla, bakmanın olumlu sonuçlar doğuracağı kanısındayım. Umarım yazılarımda bunun sebeplerini ucundan da olsa göstermeyi becerebiliyorumdur.

Önceki ve Sonraki Yazılar