ALİN OZİNİAN
Düş gerçekti, gerçek haksız
ALİN OZİNİAN
Farklı renklerde çaresizlikler saçarak kırılır hayal.
Değiştiremedikleri için değil, neyin gerçek, neyin kendi eseri olduğunu artık ayıramadığı için donar düş sahibi.
Hayal kırıldığında sadece hayalinden değil, üzerinde durduğu dünyadan da düşer insan.
Düş çökerken şahsi gerçek de çöker; yarattığı zemine güvenen insancık da çöker.
Hayat, bir dilim zamanda varlığına ara verir ve geleceğin ne hızla biçimleneceği, yeniden düş kurabilme gücüne bağlanır.
Oysa bazı hayaller kırılsa da bütünüyle kaybolmaz; eşyalara ve karanlık dükkânlara siner.
Babaannemin elinden tutup sokaklarda yürüdüğüm yaşlarda, ziyaret ettiğimiz bir eskici dükkânı vardı. Nakışlı kapısından içeri girdiğimizde çalan zilin sesini, ilk adımda hissettiğim ve eski zamanların kokusu sandığım ahşabın ağır soluğunu hatırlıyorum.
Onun şamdanlara baktığını, “Madam, hoş geldiniz,” diyen dükkân sahibinin nezaketini ve bir de korktuğumu hatırlıyorum; eşyaların arasında hareketsiz kalıp, kıpırdayamadığımı.
Sandalyelerin, konsolların, aynaların, gümüş tabakların, saatlerin ve yağlı boya tabloların sanki üst üste yığıldığını, dükkân biraz daha daralsa bütün o eski hayatların arasında ezilecekmişim gibi hissettiğimi ve boğazımı elleriyle kavrayan sıkışıklıktan tuhaf bir zevk aldığımı da hatırlıyorum.
Antikacıdan çıktığımızda güneş gözlerimi acıtırdı. İçerinin karanlığı ile dışarının aydınlığı arasındaki o sert geçişi Bakırköy Görgülü Pastanesi’nin limonlu dondurmasının serin tadı yumuşatırdı.
O gün bugündür severim eskici dolaşmayı. Antikacılara da eskici derim ve gittiğim şehirlerde artık var olmayan hayatların kalıntılarını bulacağım bu dükkânları ararım.
Bazıları şatolara benzer, bazıları büthânelere, bazıları ise çöplüklere. Hepsini ayırmadan severim. Hangi şehirde olursam olayım, her birinin kapısından çıkarken, çocukluğum bir limon tadıyla geri gelir.
Kimi ani bir ölümle sessizliğe gömülen evlerden, kimi memleketini terk etmek zorunda bırakılan ailelerden kalmış eşyalar… Bir zamanlar kurulmuş hayatlardan geriye kalan küçük vedalar, paraya çevrilen hatıralar ve türlü hayal kırıklıklarıdır onlar…
Kitapların arasında unutulmuş fotoğraflar, bugün kimsenin tanımadığı birine gönderilmiş kartpostallar ve sahiplerinin artık söyleyemediğini hâlâ saklayan mektuplar…
Eskici dükkânları yaşadıkları muhtemelen yaşayacaklarından fazla olan eşyaların mekânıdır. Orada yalnızca kristal kadehler, sedef tepsiler, bakır ibrikler satılmaz; eski alışkanlıklar, ayrılıklar ve acılar da fiyatlandırılır.
Bir zamanlar vazgeçilmez görünen şeyler, günün birinde elden çıkarılacak yüklere dönüşür. Belki de asıl korkutucu olan budur: İnsanın benim dediği şeylerle arasındaki bağın sandığı kadar kalıcı olmadığını görmek.
Eve getirdiğim porselen kahve fincanını, salata kâsesini ya da şekerliği iyice yıkayıp yeni yerine yerleştirdiğimde, onu terk edildiği sahipsizliğinden kurtardığımı ve yarım kalmışlığını başka bir hayatta devam ettirebileceğimi düşünürüm.
Yine de her baktığımda ait olduğu evde neler yaşandığını merak ederim. Bir eşyanın hayatı daha güzel hâle getireceğine inanılan o ilk günü hayal ederim. İnsan yalnızca bir nesneyi değil, onunla birlikte yaşayacaklarını da satın aldığını sanır çoğu zaman. Yeni gardırobuna asacağı kıyafetlerin içinde daha şık görüneceğini, yeni tabaklardaki yemeklerin daha lezzetli olacağını düşünür.Yeni fincanlardan içildiğinde sohbetlerin güzelleşeceğini umut eder.
Eskiciler, bir zamanlar gerçekten istenmiş şeylerin son durağıdır. Üzerlerine fiyat etiketleri yapıştırılır. Vaktiyle birilerinin gözbebeği olan eşyalar, şimdi hangi yabancı alırsa onun olur. Bu dükkânlarda sanki gerçekleşemeyecek gelecekler satılır.
Yıllar önce bir eskicide, beni eşyalarla bir türlü yalnız bırakmayan, her eşyaya itinayla bir mazi icat eden satıcıyla kovalamaca oynarken aniden bir yazı masasının önünde durmuştuk.
“İşte!” demişti. “Böyle bir masası olsa neler yazmaz ki insan! Yazmak için harika bir masa. Evinizin bir köşesini nasıl güzelleştirir, düşünsenize.”
Masa gerçekten güzeldi. Koyu cevizden yapılmıştı; ağır ve ölçülü bir heybeti vardı. Cilası yer yer incelmiş; ahşabın damarları, yılların altından yeniden yüzeye çıkmıştı. Pirinç kulpları ve derin çekmeceleriyle göz alıcıydı. Kim bilir tablasında hangi kitaplar okunmuş, çekmecelerinde hangi mektuplar saklanmış, başında hangi kararlar alınmıştı.
Ama istemiyordum ben bu masayı. Eskici masayı anlatmaya devam ettikçe, artık bir eşyayı değil, onunla birlikte gelmesi gereken, başka birine ait eski bir düşü satmaya çalışıyormuş gibi hissediyor, sinirleniyordum.
Masanın etrafında bir anda korkunç bir vaatler girdabı oluştu: Böyle bir masan olursa işte o zaman yazar olursun! Böyle bir masan olursa zihnin genişler, kalemin güçlenir, kelimelerin bereketlenir!
Eskicinin vadettiği baş döndürücü gelecekte, insanın yazabilmesi için önce yazılarına layık bir masaya sahip olması gerekiyordu. Bu kadarına tahammül edemedim; kendimi dükkândan dışarı attım.
Oysa bugün olsa karşısında durup “Yazmak için masaya değil, hayal kırıklarına ihtiyacı var insanın,” derdim sakince.
Ve eskici olduğuna aldırmadan eskimeyi anlatırdım ona.
Bir eşyanın kullanılamaz hâle geldiğinde değil, ona bağlanan gelecek ortadan kalktığında eskidiğini, her eskinin derin bir hayal kırıklığı barındırdığını söylerdim.
Lakin geleceğin yalnızca eşyalara değil, bazen bir insanın varlığına, bakışına, sesine ve insafına da bırakıldığını anlatırdım.
Sevdiğimiz insanın kim olduğuna ve bizim onun için ne ifade ettiğimize dair düş yıkılırken, hayatın nasıl paramparça olduğunu anlaması için elimden geleni yapardım.
Sadece o değil, onun aynasında parlayan ben de parmaklarımızın arasından kayarken yaşanan acıyı eskici de hissetsin isterdim.
Duymak istediğimiz hikâyeyi artık anlatmayı reddeden hayata kızar, eski hikâyeye inanamayan fakat hikâyesiz yaşayacak kadar da özgürleşemeyen insana eskiciyle birlikte acırdık böylece.
Ve kapıdan çıkmadan önce, “Siz yine de aldırmayın bana, hayal kurmaktan sakın vazgeçmeyin,” der ve Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda Hermine’nin Harry’ye söylediklerini tekrarlardım:
“… Ben de çaresizliğe kapıldım, olup bitenlerin suçunu uzun süre kendimde aradım. Yaşam ne de olsa her zaman haklıdır diye düşündüm; yaşam düşlerimle alay edip eğlendiyse, o zaman düşlerim salakçaydı demek, haklı yanları yoktu, diye geçirdim içimden… ve gördüm ki haklıymış düşlerim, yerden göğe haklıymış, tıpkı seninkiler gibi. Yaşam, gerçeklik haksızmış!”
Kaptana âşıksan…
26/07/2026 00:20Espadril
19/07/2026 00:30“Madem öyle, gidin şimdi"
12/07/2026 00:10Deli ve Hanımeli
05/07/2026 00:30Boşluğu sevmek
28/06/2026 00:10Azerbaycan’ın Ermenistan’a anayasa şartı: Barışın ön koşulu mu?
26/06/2026 00:15Meraklı Horoz
21/06/2026 00:05Çocuk
14/06/2026 00:15Ermenistan’ın sınavı yeni başlıyor: Sandıktan ne çıktı?
09/06/2026 00:20
