ALİN OZİNİAN
El ve efendisi
ALİN OZİNİAN
Akabi teyze, yavru kedileri mavi bir leğenin içinde boğuyordu.
Minik hayvanları tek tek suya bastırıyor, avucunun altındaki hayat sönene kadar elini çekmiyordu. Suyun içindeki çırpınış tükendiğinde kedi yavrusunu leğenin yanı başına serdiği gazete kâğıdına bırakıyor ve diğerine uzanıyordu.
Belki yirmiye kadar sayıyordu içinden, belki elliye. Çok küçüktüm; o kadar saymayı bilmiyordum ben. Ama ellerindeki sabrı görüyordum. Tereddüt etmiyordu. Telaşsızdı. Alışıktı.
Bembeyaz yavrular suyun altında ağızlarını açıyor, havayı suyun içinden çekip almaya çalışıyorlardı. Küçük patileri bir süre boşluğu dövüyor, sonra ağırlaşıyordu. Leğendeki su hâlâ titrerken yavrular artık titremiyordu. Bir tane. Bir tane daha. Sonra bir tane daha.
Direnen küçücük bedenler ölüme teslim olduklarında daha da küçülüyorlardı. Islak beyaz yün parçaları gibi eriyorlardı sanki.
Karşı dairede olanları balkondan izlerken bayılacak gibi oluyor, parmaklıklara daha sıkı tutunuyordum. Babaannemi çağırmak istedim ama vazgeçtim. Hayvanları sevmezdi.
Hoşlanmazdı hiçbir hayvandan; tüylerinden, kokularından, salyalarından iğrenir, sokakta yanından geçseler bile huzursuz olurdu. Ama o gün, Vita Fabrikası’nın alt sokağındaki evinde karşı balkonda ne olup bittiğini gördü ve hiç âdeti olmadığı halde yüksek bir sesle bağırdı:
“Bu mudur Digin Akabi* hayvan sevmek? Ne istersin el kadar yavrulardan? Allah katında günaha giriyorsun, yapma!”
Akabi tantik savunmasını çoktan hazırlamış gibiydi; hiç bocalamadı. Çok sevdiği kedileri vardı, durmadan yavruluyorlardı, hepsine nasıl bakacaktı?
“Benimki de can, doyuramıyorum hepsini” dedi. “Bir başıma kadınım zaten sanki bilmezsin!”
Babaannem cevap bile vermedi. Balkon kapısını hışımla kapatırken gözleri dolu dolu söyleniyordu: “Böyle hayvan sevilmez. Zalimliktir bu. Nasıl kıyıyor vicdansız…”
Kendisinin hiç oturmadığı, dedemin gazete koltuğu diye bildiğimiz yeşil berjere çöker gibi yığıldı. Bir bardak su getirmemi istedi ve hıçkırarak ağlamaya başladı. O su içerken karşısında durup toparlanmasını bekledim, şu küçücük zamanda yaşanan tuhaf olayı çok kısıtlı hayat tecrübemle anlamaya çalışıyordum.
Dört kedisi olan yılların hayvanseveri, kendi hayvanlarının yavrularını boğarken, hayatında bir kez bile bir hayvana elini sürmemiş babaanneme yakalanmıştı. Katil sakin, tanık ise perişandı. Bu kadınlardan hangisi hayvanları seviyordu?
Sevginin tanımlanamazlığını ilk kez insanın ellerinde çocukken görmüştüm ben. Ama o gün sevgi değil eller ilgimi çekmişti.
O günden sonra insanların ellerini büyük bir titizlikle ve sabırla incelemeye başladım. Erkeklerin, kadınların, çocukların, yaşlıların ellerini… Seyyar satıcıların, komşuların, öğretmenlerin, haber spikerlerinin, postacıların, kasiyerlerin, işçilerin, doktorların, polislerin ellerini… Bakımlı, temiz, kirli, güzel, biçimsiz, genç, kırışmış, sert ve yumuşak elleri…
Odaklandığı şeyleri sevmeye meyilli her insan gibi, yıllar içinde eller benim için bambaşka anlamlar kazandı. İnsanın ellerine, ellerindeki kudrete tuhaf bir hayranlık duymaya başladım fark etmeden.
Eller bana insanın yaratılmış olmakla yetinmeyip yaratmaya başladığı yer gibi gözüktü senelerce.
Aristoteles “El, aletlerin aletidir,” derken sanırım bunu kastediyordu; el dünyaya yeni bir şey ekleyebiliyordu ve hiçbir aletin kaderine sahip değildi.
Bıçak kesmek için vardı, çekiç vurmak, makas biçmek için. Elin ise ne yapacağı kendi biçiminden bağımsızdı, aynı insan gibi. Bir kadının belinide kavrayabilirdi, bir silahın kabzasını da. Ona verilmiş olan şey kader değil, imkândı.
Zihin nasıl kendi dışında bütün biçimleri algılayabiliyorsa, el de tek bir işleve mahkûm olmadan farklı aletleri kullanabilen muazzam bir aletti. El tek bir senaryoda sıkışıp kalmamıştı, sayısız rol oynayabiliyordu ve günün sonunda hiçbir işi tam anlamıyla seçmediği için özgürdü. Her sabah yeni bir şeye başlayabilir, kendini ve misyonunu tekrar ve sayısız kez tanımlayabilirdi.
Elin şahaneliği belki de tamamlanmamışlığındaydı. Kılıç değildi ama kılıcı yapan, kavrayan, kullanan ve gerektiğinde bırakabilendi. Fırça değildi ama birkaç kılın ucuna taktığı renkleri yeni bir dünyaya dönüştürebilir; sonra fırçayı tinere bırakıp bir kahve fincanı tutabilirdi.
Önceden belirlenmiş bir yazgısı yoktu elin; tuttuğu şeye göre işlev değiştiriyor, her defasında başka bir maharete bürünüyordu. Belki de tam bu yüzden, hiçbir şey olmadan neredeyse her şey olabiliyordu.
Eller gözümde gittikçe büyüyordu. Ellerin cazibesine kapılmıştım. Ellere tutulmuştum.
İnsan bedeninin hiçbir parçası onlar kadar hünerli, onlar kadar esrarengiz, onlar kadar baskın görünemedi bana. Yüz güzel, göz büyüleyici, ten baştan çıkarıcıydı ama el bambaşka bir şeydi. Allah, insan denilen bu acayip makineyi kurarken en ince işçiliğini ellere saklamıştı.
Yirmi yedi küçük kemik, onları birbirine bağlayan eklemler, tenin altında ince yollar gibi yürüyen damarlar, avucun içine çizilmiş esrarengiz çizgiler. Bütün bu kusursuz düzenin dansçıları parmaklar, dört parmağın karşısına geçip onlarla buluşabilen o karakterli başparmak ve insana yalnız kendisine ait bir mühür gibi verilmiş, başka hiçbir parmak ucunda tekrarlanmayacakincecik izler.
El açılıyor, kapanıyor, kavrıyor, bırakıyor, çekiyor, itiyor, sıkıyor, eziyor ve aynı incelikle okşuyordu. Sertlikle zarafet, kuvvetle hassasiyet aynı küçücük mimarinin içine yerleştirilmişti. İnsan avucunu açtığında içinde kaybolduğum küçük bir kozmos açılıyordu sanki. Nasıl hayran olunmazdı ona?
Elin mucizesi yalnızca onunla dünyaya dokunmamızda değil, dünyayı onunla değiştirmemizde yatıyordu. Yapmanın insan bedenindeki makamı değil miydi el?
Tohum toprağa elle bırakıldı; buğday ekmeğe, iplik kumaşa, taş eve dönüştü. El yarayı dikti, doğan çocuğu yakaladı, ölünün gözlerini kapattı. Harfi taşa kazıdı, mürekkebi kâğıda yürüttü, kilden çanak, mermerden yüz, birkaç telden müzik çıkardı.
Duvarları yükselten, köprüleri iki yakaya uzatan, gemileri denize, uçakları göğe bırakan da oydu. En çaresiz anlarda semaya doğru yükselen, af dileyen, yardım isteyen yine ellerimizdi.
Ama insanın ellerine kendi karanlığı da bulaştı: darağaçlarının iplerini hazırladı, yakılacak evlerin kapılarına işaretler bıraktı, ölüm fermanlarını imzaladı, sürgün listelerini yazdı, işkence aletleri tasarladı. Çocukları annelerinin kollarından çekip aldı, köyleri ateşe verdi, öldürdüklerini toplu mezarlara gömdü, şehirlerin üzerine ölüm bombaları yağdırdı.
Tarihin en büyük utançlarının ardında hep bir el vardı. İnsanlığın en eşsiz güzellikleriyle en büyük felaketleri insan parmaklarından çıktı. Birinin yanağında şefkate, diğerininkinde sert bir tokadın acısına dönüşebilen bu beş parmak, insanın içinde ne varsa onu dünyada görünür kıldı.
Akabi’nin elleri bir kedinin tüylerinin arasında sayısız kez sevgiyle dolaşmış, daha sonra aynı kedinin yavrularını suyun altına insafsızca itebilmişti.
Demek el, yaptığı şeyin anlamını kendi başına bilmiyordu.
Belki de insan bedeninin en korkutucu tarafı buydu: bütün o kusursuz mimari, irade çekildiğinde şuursuz bir et yığınından farksızdı.
Göz bakıyor, ağız konuşuyor, el yapıyordu; hiçbiri yaptığına hükmedemiyordu. İyilik ve kötülük bedene, bedenden daha derin bir yerden geliyordu.
Ve bu sabah yeni ellere bakarken, ellerin büyüsü bozuldu benim için.
Parmakların vicdanı, avucun merhameti yoktu. Başparmak duyguları seçemiyordu. Bunu nasıl olur da bu kadar geç anlayabilirdim!
Kendi başına ne yapabilirdi el? Yansıttığı gücün sahibi değildi ki o.
El, insanın içiyle dış dünyasının arasındaki sınır kapısıydı sadece. İyi tasarlanmış bir alet, efendisinin sadık kölesiydi.
İnsanın yapabilme kudretinin asıl makamı el değil, yürekti.
Çocukken başlayan hayranlığım yanlış yere düşmüştü. İnsan makinesinin en sevdiğim parçasına yıllarca tutkuyla bakmış ama onu harekete geçiren esas şeyi gerçekte görememiştim.
İrade, vicdan, korku, merhamet, çıkar, inanç, sevgi, kıskançlık; insanın içinde hükmü o anda hangisi ele geçirirse, eller onun emrine giriyordu.
El yüreğin dünyaya bırakmak istediği iz için çalışıyor; andaki efendisine hizmet ediyordu.
Hayranlığım ona değil, efendisineydi.
*Digin Akabi – Akabi Hanım (Batı Ermenicesinde) 1
Düş gerçekti, gerçek haksız
09/08/2026 00:12Kaptana âşıksan…
26/07/2026 00:20Espadril
19/07/2026 00:30“Madem öyle, gidin şimdi"
12/07/2026 00:10Deli ve Hanımeli
05/07/2026 00:30Boşluğu sevmek
28/06/2026 00:10Azerbaycan’ın Ermenistan’a anayasa şartı: Barışın ön koşulu mu?
26/06/2026 00:15Meraklı Horoz
21/06/2026 00:05Çocuk
14/06/2026 00:15
