ALİN OZİNİAN

ALİN OZİNİAN

“Madem öyle, gidin şimdi"

ALİN OZİNİAN

Bazı rüyalar uyanınca bitmez.

Rüya, birlikte dolaştığınız geniş alandan bir anda kopar ve bedeninin bulunduğu yere doğru yola çıkar. Rüya, sen uyanmadan, seni uyanacağın yerde karşılamak için hızlanır, darlaşır ve keskinleşerek bütün sesini odanın içine doldurur.

Sıçrarsın – düşer gibi yatağına. Gözünü açtığında oda bıraktığın gibidir; kitaplar yerlerinde, bardak masadadır. Güneş kendini göstermeye, dünya yeni bir sabaha başlamaya hazırlanırken, uyanan için hiçbir şey aynı değildir artık.

Rüya geceden sıyrılmış, gündüzü örten ince perdeyi aralamak için gelmiştir.

Şahane zatların sorular sorduğu, cevapların ise rüyanın diğer kahramanlarının yüzündeki onayda saklandığı rüyalardır bunlar: "Madem öyle, gidin şimdi!" emriyle aniden uyanan zihin ne yapacağını bilemez.

İnsan bu dünyada nereye gidebilir?

Bir yerden bir yere gittiğini sanarak geçer hayat; kıtalar, şehirler, evler, yüzler, diller değişir ama bir an gelir ve insan bu gidişlerin ortasında aynı eşiğin önünde beklediğini fark eder. Bu dünya, ne kadar gitsen de varamayacağın yerdir çünkü.

Neden nefyedildiğini büyük ihtimalle hiç hatırlayamayacağın bir sürgün yeridir dünya. Bu yurtsuzlukla başa çıkmak için çok uğraşır, benzerlerini arar ve onlara sarılınca bir anlığına da olsa kaybettiği bütünlüğün tesellisini hisseder insan.

Hayat, bu zorunlu göç yolunda yürüyüşünü aydınlatacak rehberler çıkarır karşına; anlamı aşikâr etmez onlar, sorularına açık cevaplar vermez, senin bulmanı beklerler.

Onu ilk kez yakından gördüğümde bunun son olacağını sezmiştim. Bir saat değil bir asırdı geçen o muazzam ışığın içinde. Sarılmamıştık ama sarılmıştık. Vedalaşmıştık ama vedalaşmamıştık. Sondu ama sonsuzdu.

Bu karşılaşma o gün başlamamıştı, o gün bitmeyecekti de. Aylar sonra rüyada suretini görmeyecek, sesini duymayacak; ama söylenen cümlenin ona ait olduğunu bilecektim.

Karşılaştığımız gün, uzun dönüş yolu boyunca arabanın camından bakmış ama dışarıyı görememiştim. Dünya belki böyle bir yerdir; kalıcı bir yurt olmasa da içinden geçerken hor görülecek bir han değildir diye geçirmiştim içimden. Ferahlamıştım.

Sınıfları, sıraları, tahtaları ve zil sesi olmayan, insanın kendi karanlığında oturup kendi ışığını tanımayı öğrendiği bir okulda mıydık? Her şey geçecek ama geçerken bizde bir iz mi bırakacaktı? Bunun için miydi her şey?

Rüya içinde rüya görüyorduk ve bazı rüyalar uyanınca başlıyordu.

"Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı," diyordu Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’da.

Aylar sonra, bir devlet dairesinde, floresan ışıkların altında beklerken yine gelmişti bu düşünceler. Evrakların, klavye seslerinin, sabırsız ve sinirli yüzlerin arasında annesinin kucağında ağlayan küçük bir çocuk vardı. Huysuzlanıyor, durmuyor, annesinin göğsüne kapanıp tekrar başını kaldırıyor, sonra yeniden ağlıyordu.

Annesi, minik yol arkadaşının sıkıntısına önem vermediği gibi, gidermek için en ufak bir çaba da harcamıyordu. Bu insan yavrusunun çırpınışını hafifletmek istedim. Çantamda bir gofret vardı. Belki bir an da olsa derin kederinden kurtulur, biraz neşelenir, o kasvetli resmî odada küçük bir sevinç penceresi açılır diye gofreti çantamdan çıkardım. Onayını almak için annesinin gözlerine baktım.

Beni de görmedi, böylece bir anda bebekle kader ortağı olduk. Görülmeyenler, kendileri fark etmeseler de görülmemenin acısını hemen tanır ve o yaraya iyi gelmek için binbir takla atar. Gofreti bir uçak gibi havada gezdirerek yüzü gözyaşlarına ve sümüğe bulanmış kız çocuğuna yaklaştırdım ve minik avucuna bıraktım.

Düşündüğüm gibi oldu, gofreti eline alınca bir anlığına sustu ve gülümsedi. O küçücük sevinci görünce ben de rahatladım. Sanki dünyanın o dar, havasız, mutsuz köşesine minicik bir iyilik bırakmıştım.

Öyle olmadı. Tam o sırada diğer çocuk koşarak annesinin yanına geldi. Bu senaryoda ağabey yoktu, nereden çıkmıştı bu çocuk!

Beklenmeyen misafir kadının eteklerine yapışır yapışmaz kendisinden yalnızca bir yaş küçük kardeşinin elindeki gofreti gördü. Gördüğü an yüzü buruştu, haksızlığa uğrayan her mağdur gibi, mutsuzluktan değil sinirden ağlamaya başladı. Bir çocuğun elindeki mutluluk, diğerinin gözünde muazzam bir adaletsizlik olarak duruyordu şimdi.

Annesi gofreti bölüştürmeyi düşünemedi; ben de olmayan ikinci gofreti çantamdan çıkaramadım.

Gri bir devlet dairesinin ortasında, iyi bir şey yaptığımı sanarken, bir çocuğun mutsuzluğuna sebep olmuştum. O anki hiddetimle kadının beceriksizliğini gözüne sokabilir, sert ve küçültücü bir cümleyle onu utandırabilir ya da hızlı bir hamleyle çocuğun elinden gofreti alıp ustaca ikiye bölebilir, iki kardeşe pay edebilirdim.

İkisini de yapamadım. Çocuk ağlamaları arasında buz kestim; şaşkınlığımın önce kızgınlığa, sonra derin bir vicdan azabına dönüşmesini bir tiyatro izleyicisi gibi seyrettim. Tek yapabildiğim, kimse fark etmesin diye gözyaşlarımı elimle silmek oldu.

Bu ağır, aksak ve katı dünyada iyilik bir anda kötülüğe dönüşebilir miydi? Yoksa her şeyin hammaddesi aynı mıydı?

Rüyamda "Madem öyle, gidin şimdi!" demişti.

Nereye gitmeliydim? Nereye dönmeliydim? İnsan bazen ne başkalarına ne de kendine doğru yol alabiliyordu. Hayata küçük de olsa bir şey katmak, bir çocuğun ağlamasını dindirmek istediğinde bile çuvallıyordu.

En büyük tokat "yaptım!" dediğinde geliyordu. Hayat, öznesi “ben” olan cümleleri hiç sevmiyor, bir an için bile olsa kendinle gurur duymanın anlamsızlığını yüzüne vuruyordu.

Kudretinden şüphe etme ama aczini bil, diyordu. Aklımızın ermediği denklemler koyuyordu önümüze. Sandığımız kadar basit değildi bu oyun. Zordu burası; bazen insanı pes ettirecek, hatta isyana sürükleyecek kadar yorucuydu.

İyilik, yalnızca niyetimizden ve verdiğimiz şeyden ibaret değildi; onun kimde neye dönüşebileceğini, kime neyi hatırlatabileceğini de hesaba katmaya çalışmalıydık. Dünyaya faydalı olmak bir tür incelik dersiydi. Yalnızca elindekini uzatmak değil, uzattığın şeyin çevresinde oluşan gölgeyi de görmeye çalışmak lazımdı.

"Herkesin bir tek dünyası vardır, o da kendisi..." diyordu Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’da.

Bir adım ilerisini göremiyorduk oysa biz, içinde bulunduğumuz ana hapsolmuştuk. Dünya labirentinin içinde izlenen fareler gibiydik sanki; bunu anladıkça canımız yanıyor, hırçınlaşıyor, ıstırabımız arttıkça duvarlar daha da daralıyordu.

Çaresizliğin kendine bulduğu en gürültülü dildi öfke. Susmuyordu.

Gelecekle avuttuğumuz bir şimdi ile şimdinin boğazına dolanan bir geçmiş arasında nefes almaya çalışmak da bu sürgüne dahildi.

Dağınık hayatımın ortasına sabah karanlığında yıldırım gibi düşmüş, ortalığı tarumar etmişti rüya.

“Madem öyle, gidin şimdi!” demişti. Nereye, ne zaman, nasıl gideceğimizi söylememiş; ne kadar yorgun olduğumu bildiği hâlde en küçük bir emare bırakmamıştı.

Zaman ilerliyor, rüya devam ediyordu. Anlayamamanın ve yapamamanın acısı içime gittikçe daha derin saplanıyordu.

Belki de uyanmamıştım; yalnızca rüyanın başka bir yerine geçmiştim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ALİN OZİNİAN Arşivi

Deli ve Hanımeli

05/07/2026 00:30

Boşluğu sevmek

28/06/2026 00:10

Meraklı Horoz

21/06/2026 00:05

Çocuk

14/06/2026 00:15

Vazgeçmeye övgü

07/06/2026 00:05

Onun adı Ararat

31/05/2026 00:20