ALİN OZİNİAN
Deli ve Hanımeli
ALİN OZİNİAN
Büyüdüğüm evin giriş kapısında bir hanımeli sarmaşığı vardı.
Yıllar içerisinde benimle birlikte o da büyüdü. Hanımeli, çocukluğumun kokusu oldu.
Derin, şiddetli, engellerle dolu ve yönetilmesi güç birçok karşılaşma gibi makûs kaderi yenemedik; ayrı düştük, zamanın içinde eridi paylaştığımız koku.
On yıllar sonra bir bahçeye kavuşunca, o yeni toprak alanda mutlaka bir hanımeli çiçeği büyütmek istedim. Aniden içime düşen ve derhal gerçekleştirilmesi gereken bir emir gibi.
Her memlekette hanımeli sarmaşığı bulmak da büyütmek de kolay değil. Tanımıyorlar, bilmiyorlar bu bitkiyi. Fotoğraflarını göstererek aradım, soruşturdum, araştırdım.
Hanımelinin asıl memleketi Asya’nın doğusuymuş. Japonya ve Çin’de şifacılıkta da kullanılırmış. Latince adı ise Lonicerajaponica imiş, Batı’da Japanese honeysuckle olarak bilinirmiş. Doğru ya, çocukken koparıp çiçeğinin dibindeki balı emmeye çalışırdık.
Botanikçilere, peyzajcılara danıştım, yurt dışından getirmelerini sağladım. Bir iki yıl denedim, el kadar fidanlara her seferinde akıl almaz paralar ödedim; tutmadı. İstanbul’dan çelikler getirttim bu kez, sonraki yıllar onları köklendirip dikmekle geçti, yine olmadı.
Hanımelini başka bir ülkede, yeni bir bahçede köklendirmeye çalışırken aslında çocukluğumun toprağını ikna etmeye çalıştığımı, ona ‘Gel, burada da yaşa,’ dediğimin farkında değildim.
Bu yıllarda boş durmadım; bahçeye güller, ortancalar, sarmaşıklar, mazılar, palmiyeler diktim, orman meyvesi çalıları, lavantalar, yaseminler, biberiyeler, adaçayları ektim. Kimi kök saldı, kimi küstü, kimi yerini sevmedi, kimi hiç beklemediğim bir köşede coştu.
Zamanla anladım ki bahçenin kendi ruhu vardı; her verileni kabul etmiyor, kendi mizacını, kendi hafızasını, kendi inatlarını taşıyordu. Bu bahçe, sadece benim değil; toprağın, bitkilerin, suyun, güneşin, rüzgârın, hatta kuşların ortak alanı olacaktı.
Sonra tuhaf bir şey oldu! Köyün içerisinde daha önce dikkatimi hiç çekmeyen bir evin önünden geçerken, dışarı doğru uzanmaya çalışan bir sarmaşık gördüm. Arabayı durdurdum, indim, kokladım hanımeline çok benzeyen bu sarmaşığı. Oydu! Hiç unutmamıştım kokusunu! Oydu!
Mutluluğun insanı şaşkına çevirdiği güzel anlar vardır; o anın tadını çıkararak eve vardım ve köyün her evini tanıyan bahçıvanı aradım, acil gelmesini söyledim. İsteğim çok basitti:Evin sahibinden birkaç dal isteyecek, bu çelikleri köklendirmeye çalışacaktık.
Hanımeli takıntıma yıllardır tanıklık eden bahçıvan, çok sert bir şekilde “Olmaz,” dedi. “ Deli o adam! Telefonu da yok! Kapıyı da açmıyor! Yalnız yaşıyor yıllardır! Bulamam ben onu!”
Yalvardım yakardım, “Sen yaparsın bu işi, ne olur,” dedim. “Deli diyorum, neden anlamıyorsun!” diye çıkıştı ve gitti. Arabasına binene kadar da söylendi: “Deli nedir bilir misin?Deli işte deli!”
Deli neydi bilir miydim? Biraz biliyordum galiba.
İnsanın yetişkin hâliyle çocuk olmasına benziyordu delilik. Her delinin içinde hâlâ yaşatabildiği bir çocuk vardı gibi geliyordu bana. Lawrence Durrell de sanırım böyle düşünmüş; “Hepimiz deli olarak doğarız. Sonra ahlak ediniriz; durgunlaşıp aptallaşır ve mutsuz oluruz. Sonra da ölürüz,” demişti.
İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı, belki de mecbur edildiği akıllılığından kaçmak için kırklı yaşlarının başında İngiltere’yi terk edip kendini Rodos ve daha sonra Kıbrıs’a atmış, Akdeniz’de yaşamayı seçmişti, kim bilir.
George Orwell ise delilere ait yalnızlık tutkusuna yaptığı ince vurguyla “Delilik tek kişilik azınlıktır,” demişti. Bir insanın tek başına mutlu olmasının utanılacak bir şey olduğunu söyleyen Albert Camus, sanırım insanın deliliği tek başına yaşamasını saygıyla karşılardı.
Yalnızlık, deliliğin hammaddesi miydi? Delilik, yalnızlığın gösterişli bir yansıması olabilir miydi?
Montaigne ise deliliğin yürekli bir iş olduğunu iddia ediyor ve “Özgür bir beynin cesur çıkışları, erdem ve yürekliliğin de kapı komşusudur delilik,” diyordu.
Montaigne’in tahlilinde delilik ve çocukluk arasındaki bağlantı görünür oluyordu: Korkular henüz öğretilmeden ne kadar cesurdu çocuk; yapamazsın denilmeden önce ne kadar emindi başaracağına. Cesareti kırılmadan, yoluna taş koyanları tanımadan önce ne yürekliydi.
Deliliğin en çarpıcı, en çekici yanı, gerçekliği ve saflığıdır kuşkusuz. Yoksa toplumun insana layık görmediği ve ısrarla ıslah etmeye çalıştığı bu durumu sahiplenmek için bu kadar bedel ödemek zorunda kalmazdık. J. G. Ballard’ın dediği gibi, “Bütünüyle aklıselim bir dünyada, tek özgürlüktür delilik.”
Kurulmuş dengelere uyum sağlamaya çalışmayan, biraz ketum, biraz sessiz, biraz düşünen insanın kaçınılmaz ruh hâlidir delilik. Çoğunluğun hayallerini ve hedeflerini paylaşmamak, hatta onları itibarsızlaştırmak, elinin tersiyle itmektir.
Aklını özgürlüğüne kavuşturmaktır aslında delilik; yaratılan yeni geniş alanın sınırlarını yeniden tanımlayabilecek kadar da bilince sahip olmak.
Kendi ikliminde yaşayabilme cesareti, kendi doğrularının ülkesini kurmanın iddialı bir hevesidir delilik. O dünyaya başkasını davet edecek kadar, başkasının deli dünyasına gönüllü ortak olacak kadar da cüretkâr bir iştir aynı zamanda.
Delilik, yalnızlığına bazen müttefik arayacak kadar arsız ve küstah – uzakta bile olsa, ilk bakışta suç ortağını seçebilen, izbe deliliğini ikili deliliğe çevirebilmekte ustadır üstelik.
Bir deli tarafından sevilme ihtimali, başka bir deli için karşı konulamaz bir tekliftir. Akıllı uslu, hesaplı kitaplı, edepli, mantıklı sevda iddiaları, aşka dair değildir. Aşk da bir delilik hâlidir.
Gotik edebiyatın prensi Edgar Allan Poe’ya göre kıymetli de bir şeydir delilik. “Delilik sandığınız şeyin sadece duyuların fazla keskinleşmesi olduğunu söylememiş miydim size?” der Poe.Derin yaşayan insanlara mahsustur; duygusuz insana ait değildirdelilik.
Michel Foucault, Deliliğin Tarihi’nde Orta Çağ’da deliliğin gündelik yaşamın bir parçası sayıldığını ve çılgınların toplum içinde rahatça yaşadıklarından bahseder. Modernite ile birlikte delilerin tehlikeli olduğuna kanaat getirilir. Toplum bu nadide grubu tımarhanelere kapatır.
Deliler ve deli olmayanlar arasına yeni bir duvarın çekilmesidir tımarhane; 18. yüzyılın buluşudur. Foucault, deliliğin fantastik dünyasını anlatmakla kalmaz, aynı zamanda deliliğin ve delinin ne olduğuna karar veren akıllıları da gösterir bize. Eserinde aklın tarihinin ana hatları da ortaya çıkar, çünkü akıl kendini ancak deliliğin zıddında bulabilir.
Delilik olmadan akıl kendini tanımlayamaz ve deliliği dışarıda bırakarak kendi sınırlarını çizer.
O gün benim karşımda da benzer bir sınır belirdi: Aklımda hanımeli, karşımda akıllı bir bahçıvan ve uzakta hiç görmediğim bir deli vardı.
Çok düşünmedim; heybeme bir bıçak, bir de makas koydum, arabaya bindim ve delinin evinin tam önüne park ettim. Bahçesinden hanımeli çalacağım kişi bir deli olduğuna göre ses etmeyecekti olup bitene. Saklanmaya gerek yoktu, bazı hırsızlıklar alenen yapılmalıydı. İsterse tanışırdık, istemezse işimi bitirir giderdim. Hayat her zaman düşündüğümüz kadar karmaşık değildi.
O sonbahar gecesi ben sarmaşıklardan hiç acele etmeden istediğim boyda dalları keserken, o ne yaptığımı anladı; lamba ışığı sızan penceresindeki perdeyi dikkatle araladı, sessizce ve yüzünü esirgeyerek izledi beni.
Bir süre sonra kök verdi delinin çelikleri, bahçenin farklı yerlerine ektim onları. Lakin ilkbahar geldiğinde göstermediler kendilerini. Yeni baharlar geldi ve geçti. Nereye ektiğimi bile unuttum onları ve beş yılın sonunda kabullendim: Bu bahçede hanımeli sarmaşığı büyümeyecekti.
Buraya ait, buraya özgü başka sarmaşıklarım olacaktı; onlar da güzeldi, onları da sevebilir, kokularına meftun olabilirdim. Vazgeçtim ve teslim oldum.
Bu bahar hanımelinin beyaz-sarı çiçeklerini görünce şaşırdım ve erken sevinmemeye çalıştım. Oysa birkaç hafta içinde gümbür gümbür büyüdü, tüm duvarı sardı! Bahçenin ortasında, Benjamin Tabart’ın Fasulye Sırığı Masalı’nın yeni bir yansıması gibi büyüledi beni hanımelinin olma arzusu.
Bazı tohumlar toprağa değil, zamana ekiliyor ve bazı şeyler tam da vazgeçtiğimizde filizleniyordu. Vazgeçmenin ödülü, vazgeçtiğimiz şey olabiliyordu.
Tohumun deliliği, toprağın altındaki karanlıkta bile içindeki güneşe inanması, görünmeyende kendini hazırlamasıydı.
Bu satırları yazarken bakıştığım gür ve gösterişli hanımeli, dünyanın çok değil, sadece birkaç deliyle bambaşka bir yere dönüşebileceğini ve delilerin birbirinden asla vazgeçmemesi gerektiğini fısıldıyor.
Boşluğu sevmek
28/06/2026 00:10Azerbaycan’ın Ermenistan’a anayasa şartı: Barışın ön koşulu mu?
26/06/2026 00:15Meraklı Horoz
21/06/2026 00:05Çocuk
14/06/2026 00:15Ermenistan’ın sınavı yeni başlıyor: Sandıktan ne çıktı?
09/06/2026 00:20Vazgeçmeye övgü
07/06/2026 00:05Ermenistan sandığa giderken: Rusya baskısı, ABD hattı ve yeni ordu
03/06/2026 00:20Onun adı Ararat
31/05/2026 00:20Ermenistan’da sandık: Halk korkuyu mu, geleceği mi seçecek?
25/05/2026 01:35Dutun kararı
24/05/2026 00:24