TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Berlin’de Ali ve Hasan’ın Charlotenburg Sarayı’na düşen gölgesi

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Katman katman birikmiş bir hafıza şehri olan Berlin’de dolaşmak, biraz da zamanın izlerini sürmek demek. Sabahın erken saatlerinde, bir hafıza dedektifi gibi sokak aralarında kaybolmuş insan hikâyelerinin peşine düşüyorum. Bir duvarın çatlağında, bir binanın cephesinde, bir sarayın dehlizlerinde, unutulmuş bir plakette, dükkânların tabelalarında saklı çok kültürlülüğün imgelerinde ya da bir kaldırım taşında geçmişin bugüne bıraktığı izleri arıyorum. Benimki, kentin görünür yüzünün ardında saklanan hikâyeleri gün yüzüne çıkarmaya çalışan bir hafıza arkeolojisi.

İşte bu yüzden Berlin’de geçmiş hiçbir zaman bütünüyle geride kalmıyor. İstemeseniz de bugünün içine sızıyor, kendini en küçük ayrıntılarda yeniden hatırlatıyor. Her iz, başka bir hikâyenin kapısını aralıyor. Kenti gezerken yalnızca gördüklerinize değil, artık orada olmayanların bıraktığı boşluklara da dalıyorsunuz. Her gün karşınıza çıkan yeni izlerin peşinde, hafızanın derinliklerine bu boşluğa doğru yolculuğa çıkmanın hazzı, kenti okumanın en güzel yanı.

Zamanın üst üste yığdığı katmanları usulca kazıyor, bir makalenin peşinden başka bir makaleye, bir haberden başka bir hikâyeye uzanmak inanılmaz bir istek yaratıyor. Okuduklarım, gördüklerim, sokaklarda karşıma çıkan ayrıntılar bir araya gelmek için can atıyor. Bir resmin ayrıntısında dağılmak, sonra dağılan parçaları tekrar toplayarak hikâyeyi birleştirmek, hayata yeniden tutunmak gibi.

Yakaladığım her iz, derinlere gömülmüş bir hikâyeye nefes aldırıyor. Bu nefes geçmişle bugünü bağlayan görünmez köprünün inşasına başlıyor.

Kentsel mekândan hafıza köprüsünü inşa etmek, yalnızca geçmişi anlamak değil, aynı zamanda bugünü yeniden görmenin de bir yolu. Çünkü bellek, geride kalmış zamanların sessiz bir toplamından daha öte, bugünle konuşmaya devam eden, kentin sokaklarında ve insan hikâyelerinde yeniden hayat bulan canlı bir iz. Berlin’de yürürken aradığım da tam olarak böyle bir şey. Unutulmuş olanın izini sürerek bugünün içindeki geçmişi yeniden duyulur ve hissedilir kılmak.

Charlottenburg Sarayı ve zamanın izleri

Berlin’de Charlottenburg Sarayı'nın inşası 17. yüzyılın sonlarında, Brandenburg Elektörlüğü döneminde başlar. Dönemin Elektörü III. Friedrich, müziğe, operaya ve sanata âşık, felsefeci Leibniz'in yakın dostu olan eşi Sophie Charlotte için Spree Nehri yakınlarındaki küçük Lietzow köyünde, İtalyan mimar Arnold Nering'e bir yazlık konut inşa ettirir. Kraliçenin adıyla anılan Lietzenburg Sarayı barok tarzın en zarif örneklerinden biri olur ve kısa sürede dönemin felsefe tartışmalarının yapıldığı bir kültür vahasına dönüşür. Sophie Charlotte'un 36 yaşında erken vefat etmesiyle saray onun anısına genişletilir ve bugünkü adını, Charlottenburg'u alır.

Sarayı gezerken o ihtişamın arkasındaki görünmez hikâyeler, yapıların ve barok bahçelerin gölgeleri görünmez bir şekilde beni takip ediyor ve hikâyeler gün yüzüne çıkmak için hafıza çatlağından sızarak yüreğime yerleşiyor.

Bu kez beni içerisine çeken ise iki insanın zorunlu gurbet ve yaşama tutunma hikâyesi. Tarihin parıltılı yüzünün hemen arkasında, gurbetin, esaretin ve iki farklı dünyanın çarpışmasının sessiz tanıkları Ali ve Hasan’ın nam-ı diğer Friedrich Wilhelm Hassan ve Friedrich Aly’nin hikâyesi.

Ali ve Hasan, 17. yüzyılın sonlarında Viyana ve Budin kuşatmalarının ardından "savaş ganimeti" (Beutetürken) olarak Berlin saraylarına getirilen yüzlerce Türk’ten yalnızca ikisi.

Esaretin ihtişamlı kafesi: "Kammertürken"

Ali ve Hasan'ın izini Alman saraylarında sürerken, hafıza kazısının derinliklerinden onlara benzeyen pek çok farklı silüet beliriyor. Viyana ve Budin kuşatmalarının ardından Hannover'e, Würzburg'a veya Berlin'e sürüklenen bu esirler, Osmanlı'dan Avrupa'ya uzanan unutulmuş bir insanlık zincirinin halkalarıdır.

Bu zincirde Würzburg'da ilk kahvehanelerden birini açarak Almanların gündelik hayatına sızan Sadullah Paşa gibi sosyal hayatta iz bırakanlar olduğu gibi, kiliseye sığınıp vaftiz edildikten sonra din adamı olan Yusuf (Joseph Borgk) gibi yepyeni bir kimliğe bürünenler de vardır. Castell Kontesi olan Fatma Keriman gibi asalet unvanına kadar yükselerek bu yabancı topraklara kök salanlar da… (A,Altan, Viyana Kuşatmalarında Almanya’ya Esir Düşen Türkler, 21. Yüzyılda Eğitim ve Cilt 7, Sayı Issue 20, Yaz 2018)

Ancak savaş meydanlarından koparılıp birer savaş ganimeti olarak saraylara getirilen bu insanlar, temelde yalnızca hizmetkâr değil, iktidarın egzotik vitrininin bir parçası olurlar. Onlara Kammertürken, yani "Oda Türkleri" denir. Kaftanları ve sarıklarıyla parıltılı salonlarda dolaşırken hükümdarların gücünü ve zenginliğini temsil eden bu sessiz gölgeler, aslında kendi hayatlarının sahibi olmaktan çok uzaktır.

Ali ve Hasan, işte bu zorunlu zincirin ilk halkalarıdır. Fakat onların hikâyesi, saray vitrinini süsleyen sıradan bir esaretin çok ötesine geçen, kentin taşlarına kazınan gerçek bir dostluğa ve mekânsal bir aidiyete evirilir.

Dostluğa dönüşen bir ilişki: Elveda Aly, elveda Hassan

Brandenburg Elektörü III. Friedrich tarafından savaş ganimeti olarak Charlottenburg Sarayı’na getirilen Hasan ve Ali, Kraliçe Sophie Charlotte'un en yakın ve sadık hizmetkârları olur. Berlin'de yaşayan yazar şair Gültekin Emre, "300 Yıldır Türkler Berlin'de" kitabında Hasan ve Ali'nin hikâyesini de yazar. Almanca öğretilen ve vaftiz edilen Ali ve Hasan, Oda Türkleri olarak kraliçenin emrindedir. Artık isimleri Friedrich Wilhelm Hassan ve Friedrich Aly'dir.

Kraliçeye kahve pişiren, çikolata ikramlarını yöneten, kraliçenin kişisel güvenliğini sağlayan, seyahatlerde kraliçenin hemen arkasından yürüyerek halka para dağıtan bu ikili, saray ihtişamının, entrikalarının ve sırlarının arasında iki sessiz gölge gibi yaşar.

Kraliçeyle kurdukları muhteşem dostluk, Sophie Charlotte'un ölüm döşeğinde ortaya çıkar. Kraliçe, son mesajını ihtişamlı sarayın soylularına, güç sahiplerine değil, son nefesiyle yıllardır yanında duran, kim bilir belki de sırlarını sakladığı, dertleştiği Ali ve Hasan'a vererek yaşama veda eder: "Elveda Aly, Elveda Hassan."

Schlosstrasse’de kalan boşluk ve taşın hafızası

Her ihtişamlı ve iktidarlı yapı kentsel mekânı da şekillendirir. Sarayın hemen karşısındaki geniş promenad ve Schlosstrasse’de bulunan konutlarla bölge saray çalışanlarının ikamet ettiği bir yerleşim haline gelir. Saraydaki hizmetlerinin ve kraliçenin lütfunun bir karşılığı olarak Hassan ve Aly, 1705 yılında bu caddede yan yana kendi evlerini inşa ederler. Aly 4 numarada, Hassan ise 6 numarada, saray muafiyetiyle vergi ödemeden yaşar. Bu evler, yabancı bir toprakta zorunlu ikametleri ve hizmetlerinin sonucunda tırnaklarıyla kazıyarak kurdukları yeni hayatın, sığındıkları ve "vatan" kıldıkları gurbetin somut birer anıtı olarak Berlin'e iz bırakır.

Sabahın erken saatinde, Berlin'e 300 yıl önce iz bırakan Hasan ve Ali'nin evlerinin izini sürmek için Schlosstrasse'deyim. İlk zorunlu gurbetçilerin cadde üzerindeki 4 ve 6 numaralı evlerinin yerinde şimdilerde başka binalar var. Ali'nin evi 1884'te yeni kentleşmenin kurbanı olarak yıkılır. Hasan'ın evi ise İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı bombalarıyla tamamen haritadan silinir. Hasan'ın evinin yerinde ise şimdi bir kilise var. Kiliseden çıkan görevlinin, beni binaya yaklaştırmayacak kadar saldırgan köpeğini sakinleştirmesinin ardından, kapının yanındaki plakete yöneliyorum. Plaketin önünde, zamanın ince zarı usulca yırtılıyor ve iki farklı asrın nefesi aynı mekânda birbirine karışıyor. Ali ve Hasan’ın, sarayın o yorucu, tekinsiz ihtişamından sıyrılıp "vatan" bildikleri bu eşiğe doğru yürürken kaldırımlarında bıraktıkları tok ve ağır adım sesleri o an yanımdan geçen bisikletlinin tekerlek hışırtısıyla kucaklaşıyor.

Yoldan geçen otobüsün gürültüsü, işlerine gitmeye çalışan telaşlı insanlar, üç yüz yıl öncesinin o sessiz gölgelerini dağıtmıyor, aksine görünmez bir iplikle bugüne teyelliyor. Ve plaket, tam da bu gündelik telaşın ve sıradan gürültünün ortasında mekânın geçmişine saygının bir anıtı gibi orada duruyor. Nefes alıyor ve bize sessizce fısıldıyor:

"Burada, 2. Dünya Savaşı'nda yıkılana kadar Türk hizmetkâr Hasan'ın müstakil evi bulunuyordu. Bu ev, 1855'ten 1857'ye kadar Alman heykeltıraş Christian Daniel Rauch (2.11.1777-3.12.1857) tarafından yazlık ev olarak kullanılmıştır."

Bu tabela, tüm yıkımlara direnen bir hafıza kartı gibi orada öylece asılı ve 300 yıl öncenin hikâyesinden seslenir gibi: Hasan buradaydı, bu topraklarda, zorunlu başlayan hayatı vatana dönüştü, burada yaşadı ve öldü.

Zorunlu gurbetin döngüsü: İnsan değil ganimet

Hasan ve Ali’nin hikâyesi, bu topraklardaki zorunlu gurbetin ilk trajik perdesi. 17. yüzyılda savaş zoruyla, isimleri değiştirilerek, vaftiz edilerek, kimlikleri ellerinden alınarak, insan değil ganimet olarak nitelendirilen bir dramdan kök salan bir var olma hikâyesi aynı zamanda.

Kraliçenin ölümü sonrasında oğlunun tahta geçmesi ve tasarruf politikaları ile Hassan ve Aly için zorlu günler başlar. Sarayın ayrıcalıklarında mahrum kalırlar. Maaşları kesilir, ekonomik sıkıntıya düşerler, evlerini satmak zorunda kalırlar.

Savaş ganimeti olarak buralara getirilen o ilk neslin ardından, 1960’larda bu kez “ekmek parası” ve iki ülke arasındaki anlaşmalar uğruna trenlerle istasyonlara yığılan, yabancısı oldukları fabrikalarda ter döken, adına Gastarbeiter (Misafir İşçi) denilen modern gurbetçiler gelir. Onların ardından, 12 Eylül askerî faşizminin baskısından kaçarak zorunlu göçe sürüklenen politik göçmenler… Şimdi ise özgürlüklerinden mahrum edilmek, sınırların ötesine itilmek istenen yeni politik göçmenler…

Berlin’in sokakları, işte bu farklı zamanlarda farklı zorunluluklarla yola düşenlerin hikâyelerini üst üste biriktirerek zorunlu gurbetin palimpsestini oluşturuyor. Her gelen, kentin beleğine kendi acısını, umudunu ve hayatta kalma mücadelesini ekler.

Aynı gökyüzünün altında benzer aidiyet sancıları çeken bu nesiller, isimleri ister zorla vaftiz edilerek Friedrich olsun, ister entegrasyon dairesinde telaffuz edilemediği için kısaltılmış olsun, yabancı bir kültürün labirentlerinde kendi dilini, kendi kimliğini yaşatmaya çalışan zorunlu gurbetçilerdi. Ve onlar Berlin’in hafızasına yalnızca göçün değil, tutunmanın da hikâyesini yazan aktörler olarak tarihin sayfalarında hikâyeleri ile yer aldılar.

Kimi zaman bir evin mutfağında saklanan ana dilde, kimi zaman bir dükkânın tabelasında, kimi zaman da çocuklarına koyulan bir isim, aktarılan bir şarkıda varlığını sürdüren bu hikâyeler, aidiyetin bir yere ait olmaktan çok, kendini kaybetmeden yaşayabilme mücadelesi olduğunu hatırlatır.

Berlin’in sokaklarında birbirine eklenen bu hayatlar, göçün yalnızca sınırları aşmak değil, her gün yeniden kendine bir yer açmak olduğunu bize anlatır.

Duvara yazılan hafıza

Schlosstrasse 6 numaradaki Hassan’ın evinin üzerinde yükselen kilise ve duvardaki o küçük tabela, bize sürgünün, gurbetin ve günün sonunda "öteki" iken nasıl bu toprakların kurucu bir unsuru haline geldiğini hatırlatır.

Üç yüzyıl önce bir sarayın kapısından zoraki içeri giren Ali ve Hasan’ın hikâyesi, bugün Berlin’in sokaklarında başka isimlerle, başka nedenlerle sürüyor. Zaman değişiyor ama insanın yabancı bir yerde kendine yeniden bir hayat kurma, dil öğrenme ve ait hissetme mücadelesi hep devam ediyor.

Kim bilir belki de bellek kazısında görünür olan Berlin’in taşlarında hâlâ dolaşan asıl hafıza budur. Çünkü gurbet, dün olduğu gibi bugün de, insanın kendine yeni bir vatan yaratma mücadelesi ile gittiği yere kendi hikâyesinden bir parça bırakabilmesinin en hüzünlü şarkısıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
TEZCAN KARAKUŞ CANDAN Arşivi