ALİN OZİNİAN
Espadril
ALİN OZİNİAN
Espadril kelimesini ilk duyduğumda altı yaşındaydım. Çok hoşuma gitmişti bu tuhaf kelime: Es-pad-ril!
Tatile çıkma hazırlığı yaparken babam, “Espadrilleri unutmadık değil mi?” diye sormuştu anneme. Önemli bir şeydi demek ki espadril. Ne olduğunu anlamamış, anlamak için izleri takip etmiştim.
“Valize koydum,” demişti annem. Hızla valizin yanına gitmiş, kapalı olduğunu görünce açıp karıştırmayı çok istemiş ama bunu yapıp yapmamayı düşünürken kendimi kapının önünde bulmuştum. Babamın arkadaşının ailesi bizi aşağıda bekliyordu, araba hazırdı; aynı soruyu babama sormak için artık çok geçti!
80’lerin ortalarında uzun araba seyahatlerinde çocukların ne özel koltukları ne de emniyet kemerleri vardı. Güvenliğimiz için koltuklara bağlamıyordu bizi ebeveynlerimiz; arabada yer olmadığı zamanlarda dizlerde, kucaklarda yolculuk ettiğimizi çok iyi hatırlıyorum.
Gece yarısı yola çıkılır, sabahın erken saatlerinde gemiye binilir, saatlice adaya varılırdı. Bozcaada’ya varmadan Geyikli İskelesi’nde uyanmıştım. Feribotu beklerken hepimiz çay ve tostla kahvaltı etmiş, iki çocuk paçalarımızı kıvırıp iskelenin yarı kumluk kıyısında denize merhaba demiştik.
Bir hatırlıyor, bir unutuyordum espadrilleri! Hayvan olsalar valize koymazdık, yiyecek olsalar erzak çantasında olurlardı! Tatile giderken havlu, güneş kremi, mayo alıyorduk; hepsini biliyordum, hiçbiri espadril değildi. E neydi bu espadril?
Tam bir fırsat bulup babamın yanına süzülecektim ki bu sefer de feribot gelmişti. Adaya varınca kale altındaki meşhur buz gibi limonatadan içerken artık dayanamamış, masadakilerin sözünü kesmeyi göze alarak birden “Espadril ne demek?” diye atılmıştım.
Hepsi şaşırmış, sonra birbirlerine bakıp anlamsızca gülmüşlerdi. Babam başımı okşamış, ardından o da gülmüştü. Ama o her zamanki gibi güzel gülmüştü; gülüşü canımı acıtmamıştı.
Ayazma’daki araziye geldiğimizde arabayı girişe bıraktılar. Toprak yoldan evlere doğru yürüdük. Odaya varınca annem valizleri açmaya başladı. Sormaktan vazgeçmiştim artık; gülmüşlerdi bana, gerek yoktu, görüp anlayacaktım.
Çocukken bir sorunun cevabını beklemek, saatlerle ölçülemeyecek kadar uzun sürebiliyordu. Bir kelime bütün yolculuğa yayılıyor; valize, dondurmaya, denize ve akşam kurulan sofradaki anason kokusuna karışıyordu.
Zaman da hafıza da böyle kesik kesik ilerliyordu çocukken. Hafıza hayatın tamamını değil, birden parlayan bazı anları kaydediyordu: iskelenin yarı kumluk kıyısını, limonatacının kırmızı şapkasını, feribot yanaşırken çıkan korkunç sesin içinde uçuşan martıları, bir kelimenin zihinde durmadan dönüp durmasını.
Bunların arasında kaç saat geçtiğini, kimlerin ne söylediğini, yolun ne kadar sürdüğünü hatırlamaz çocuklar. Onların hafızasında zaman saatlerle değil; meraklarla, heyecanlarla, korkularla, bekleyişlerle ve hayal kırıklıklarıyla ölçülür.
Belki bu yüzden çocukken bazı günler çok daha uzun, bazıları ise yok denecek kadar kısadır. Merakın sürdüğü bir günün içine güneş, ağaçlar, bisikletler, kediler ve yüzlerce küçük ayrıntı girer. Zaman eşit bir şekilde akmaz; yer yer genişler, yer yer daralır.
Espadriller o gün ortaya çıkmadı, adlarını da kimse anmadı.
O zamanlar kiralık şezlongların ve şemsiyelerin olmadığı Ayazma Plajı’nda yüzdük bütün gün, güneşlendik, kumdan kaleler yaptık, denizde taş sektirdik. Yediğim bisküvilerin kırıntıları ıslak boynuma yapıştıkça, ısırdığım şeftalinin suları bacaklarıma damladıkça sinirlendim. Ama minik yaşıtım beni bu dertten kurtarmak için deniz suyu doldurduğu kovasını başımdan boca edince tuhaf şekilde sevindim.
Erkeklerin kritik anlardaki sert ve kaba müdahalelerinin bazen beceriksizlikten değil, durumu kendilerince kurtarma çabasından doğduğunu seneler içinde yavaş yavaş kabullenecektim.
Bugün yaz aylarında iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan o kocaman plajda, o zamanlar tek bir duş bile yoktu, tuzlu tuzlu eve döndük. Sofralar kuruldu, rakılar içildi, şarkılar söylendi. Biz iki çocuk hava kararınca önce üşüdük, sonra bizi sarmaladıkları kazakların arasında, birleştirdikleri tahta sandalyelerin üzerinde uykuya daldık.
Sabah uyandığımızda babam arazinin ortasındaki tulumbadan su çekti, birlikte yüzümüzü yıkadık. Uçsuz bucaksız bir alanda, güneşin ilk ışıkları, kuş sesleri ve adını henüz bilmediğim yabani kekiklerin kokusu arasında dişlerimi fırçalamak çok hoşuma gitmişti. Bu alışmadık hâl, nedenini anlayamadığım tuhaf bir mutluluğa sebep olmuştu.
Tulumbanın başında, verdiği direktiflere uygun şekilde babama bir el aynası tuttum. O da eğilerek plastik, sarı tıraş bıçağıyla tıraş oldu. Çok gururlandım; ben olmasaydım babam tıraş olamayacaktı.
Yıllar yıllar sonra, Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü – Gündelik Hayatta Totalitarizm adlı eserini okuyunca o sabah duyduğum hazzı bir ölçüde anlamlandırabilecektim. İnsan gündelik hayatın görünmez düzeninden çıktığında yalnızca mekân değişmiyor; zaman da başka türlü akmaya başlıyordu.
Zamanın hızlanıp yavaşlayabildiğini ilk kez Bozcaada’da sezmiş olmalıyım. Elbette altı yaşındaki ben buna zamanın genişlemesi demiyordu. Yalnızca sabahın bir türlü bitmediğini, öğlelerin ağır ağır açıldığını, akşamüstlerinin ayrı bir gün kadar büyük yaşandığını ve bir tıraş bıçağının babamın yüzünde izlediği inişli çıkışlı yollara koca bir yazın sığabildiğini hissediyordum.
Adada zaman bizi bir sonraki ana çağırmıyor, bulunduğumuz ana yayılıyordu. Kahvaltı uzuyor, güneş bizimle konuşuyor, denize giden yol başlı başına bir hikâyeye dönüşüyordu. Akşam yıldızların altında kurulan sofralar gecenin içinde çoğalıyordu. Bir gün, takvimde yine bir gündü ama yaşarken birkaç gün kadar genişti.
Yıllar sonra buna zamanın bereketi diyecektim: Bir güne daha çok şey sığdırmak değil, tek bir anın içinde daha çok yaşamak; zamanın sadece verimliliğini değil, derinliğini de hissedebilmek.
Kahvaltının ardından babam ve arkadaşı üstlerini değiştirmiş, alışveriş için merkeze inmeye hazırlanmışlardı. Şortlarını çıkarıp kot pantolonlarını giymişlerdi. Annem, “Bu sıcakta şortla inseydiniz,”dediğinde babam, “Adalılar tuhaf karşılıyor, unuttun mu?” demişti.
Ayakkabılarını giyerken gülümseyerek bana bakmış, “Beğendin mi espadrillerimi?” diye sormuştu babam. Krem rengi bez ayakkabılara bakarken, ‘Demek espadril, siyah ve sıkıcı ayakkabılara benzemeyen böyle sevimli ayakkabılara deniyor, diye düşünmüştüm.
Her şey değişti. Babam ve arkadaşının şortla inmeye çekindiği, yalnızca fırının ve küçük bakkalın bulunduğu sokakta bugün sayısız restoran ve kafe var. Ada bambaşka bir yer bugün ama hâlâ çok güzel. Artık keşfedilmiş bir güzel.
Bugün Bozcaada’da zaman daha görünür. Feribot saatleri, rezervasyonlar, boşalması beklenen masalar, programlara eklenmiş, kaçırılmaması gereken gün batımları var. İnsanlar dinlenmek için geldikleri yerde bile bir şeylere yetişiyorlar. Fakat bazı sabahlar rüzgâr kekik kokusunu taşıdığında zaman birden eski huyuna dönüyor. İlerlemiyor; genişliyor.
Gözlerimi kapatıp Bozcaada’nın eski hâlini yeniden hissetmeye çalışıyorum bazen. Birkaç dakikanın içine tulumbanın sesi, babama tuttuğum küçük aynadaki yüzüm, krem rengi espadriller, kaybolmuş bir dünya ve artık geri dönemeyeceğim bir yaş yeniden sığıyor.
Bize nefes sayısı önceden belirlenmiş bir ömür veriliyor ama bir anın içine ne kadar hayat ne kadar anı ne kadar anlam ve ne kadar sevgi koyabileceğimizi bize bırakıyorlar.
Dünyanın bazı köşelerini bu yüzden seviyoruz belki de: Oralarda zaman yavaşlıyor, derinleşiyor, genişliyor ve hayat büyüyor. Zaman hızlanırken, zamanların bereketi usulca göz kırpıyor bize…
“Madem öyle, gidin şimdi"
12/07/2026 00:10Deli ve Hanımeli
05/07/2026 00:30Boşluğu sevmek
28/06/2026 00:10Azerbaycan’ın Ermenistan’a anayasa şartı: Barışın ön koşulu mu?
26/06/2026 00:15Meraklı Horoz
21/06/2026 00:05Çocuk
14/06/2026 00:15Ermenistan’ın sınavı yeni başlıyor: Sandıktan ne çıktı?
09/06/2026 00:20Vazgeçmeye övgü
07/06/2026 00:05Ermenistan sandığa giderken: Rusya baskısı, ABD hattı ve yeni ordu
03/06/2026 00:20Onun adı Ararat
31/05/2026 00:20
