Erdoğan’ın yeni anayasa metinleri hazır

SEDAT BOZKURT

İnsanlığın ürettiği ve en çok tartışılan kavramlardan biri de devlettir. Devlet olarak adlandıracağımız ilk yapılar, insanların avcı-toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçmesiyle başladı. Bu hal hem iş bölümü hem de hiyerarşi yarattı doğal olarak. Tüketeceklerinden fazla üretmeye başlayınca, bu toplumlarda ortaya çıkan artı değer hem bürokrasiyi hem de yönetici sınıfını ortaya çıkardı. Bu sistemi bugünkü anlamıyla “devlet” olarak ilk kavramlaştıran ise 16’ncı yüzyılda, Platon’un “yurttaşların oluşturduğu topluluktan” ayrı bir tanım olarak Machiavelli oldu. Adı konulan devlet bundan sonraki tüm politik tartışmaların hem öznesi oldu hem de tam merkezinde yer aldı. Demokrasi, anayasa, insan hakları, hukuk tarihsel olarak hep devlet ile birlikte tartışıldı.

Siyasetteki sağ ve sol kavramları, Fransız Devrimi sırasında Ulusal Meclis'teki oturma düzeninden türetilmiştir. Ama tanımın kaynağı fiziki olsa da ayrımları hayli politiktir. Meclisteki oturma düzeninde sağda oturanlar, aristokratların ve muhafazakârların temsilcileriydi; kralın otoritesini, geleneksel düzeni ve kiliseyi savunuyorlardı. Soldakiler ise kralın yetkilerinin sınırlandırılmasını, devrimi ve halk egemenliğini savunan halk temsilcileriydi. Bu sağ-sol tablosunda tartışılan sadece kralın yetkileriydi; meselenin ekonomik temelli olması için biraz daha zaman geçmesi gerekecekti. Ama artık sağ-sol ayrımı aşağı yukarı belliydi.

Devlet ve sağ-sol kavramlarını anlatmamın nedeni yeni bir tartışma yaratmak. Devletler dünyanın her yerinde sağcıdır. Solcu devlet yoktur. Marks, sınıfsız ve devletsiz toplumu teorik olarak savunurken de devleti “egemenlerin zenginleşme aracı” olarak tanımlarken de sağcı olarak kodlamıştır. Devletsiz olma gereğini de bunun üzerine oturtmuştur. Ama dünyanın en güçlü ve katı devletleri “komünist rejim” denemelerinde ortaya çıkmıştır. Devletsiz toplum yerine en güçlü devletleri Sovyetler Birliği’nde ve Çin’de gördük. Çin, bugün dünyanın en güçlü ve kapitalist devletidir. Rejimin adı ne olursa olsun, devletlerin hepsinin sağcı olduğunun net göstergesi, hepsinin sermayeden yana pozisyon almasıdır.

Türkiye’de de durum farklı değildir. Tek parti döneminde katı bir sağcı devlet vardır. Çok parti döneminde seçimle işbaşına gelmiş politik kimliksiz DP, devletin sağcı niteliğini hemen benimsemiş ve bunu kendine politik kimlik edinmiştir. ANAP döneminde de AKP döneminde de hatta içinde SHP ve CHP’nin DSP’nin yer aldığı koalisyon dönemlerinde de devletin sağcı niteliği çok net ortaya konulmuştur.

AKP’nin ilk iktidar yıllarında devlete karşı aldığı pozisyon ile ürettiği politik kimlik, devlete hâkim olduğu dönemde oluşturduğu politik kimlikten çok farklıdır. Devletle çok fazla “cebelleşmeden” uzlaşmalarının kökeninde, AKP’nin sağcılığının yanı sıra hep sermayeyi tercih etmesi de yatmaktadır ya da sermayenin, klasik olarak devletin yanındaki pozisyonunu değiştirerek AKP’ye yanaşmasıdır. Bunun yararını gördükleri de ortada.

AKP’nin bitmeyen derdi: Anayasa

Türkiye’nin “uçacağının” vaat edildiği 2017 cumhurbaşkanlığı referandumundan sonra yapılan 2018 seçimleri hariç, tüm seçim beyannamelerinde AKP’nin yeni anayasa talebi ve vaadi yer alır. Şimdi de ilgili ilgisiz her konuşmanın arasına bile “yeni ve sivil” anayasa talebi ekleniyor. AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni anayasa ya da anayasada değişiklik talebi hep dönemseldir. Şimdiki talebin de YSK’nın anayasa aykırı olmasına rağmen 3’üncü kez adaylığına onay verirken aldığı karardan kaynaklanan ve TBMM’nin erken seçim kararı alması halinde uygulanacak aday olma imkânını “kullanamama” riskine karşı olduğu da belli. Aslında niyet “bir kez daha” değil, daha önce de yazmıştım, “birkaç kez” daha. Bu da artık açıkça görülüyor. Kendi açıklamalarında bunu ortaya bu kadar net olmasa da koymaya başladı Erdoğan.

Yeni anayasa meselesini Erdoğan’ın 2028 seçimleri sonrasına ertelediğini de yazmıştım. Bunu Cumhurbaşkanı'nın hukuk danışmanı Mehmet Uçum da açıkladı. Buradaki hesap TBMM’de elde edeceği milletvekili sayısına ve TBMM çatısı altında kuracağı ittifaklara da bağlı. Uçum referandumu koşul olarak dillendiriliyor ama TBMM’de sayısal çoğunluk bulunduğunda, niyet var mı bilmiyorum ama ilk önce bundan vazgeçilir.

AKP’nin 2023 seçim beyannamesinde “Türkiye yüzyılına yeni anayasa” başlığı vardı. 12 Eylül 2023'te Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde düzenlenen “1982 yerine 2023 anayasası sempozyumu”nda konuşan Erdoğan, burada “milletin çeşitliliğini yansıtan” anayasadan söz etmiş ve bu, hayli tartışma yaratmıştı. Erdoğan’ın bu ifadesi 2023 AKP seçim beyannamesinde de “dil, din, ırk, mezhep, kültür farkı gözetmeden çeşitlilikte birliği savunan anayasa” olarak yer almıştı aslında.

Şimdi bunları dillendirse Erdoğan, “DEM’in desteğini almak” için söylendiği ileri sürülebilir. Oysa o gün, DEM siyasetini ittifak ortağı MHP’nin tam karşısına koyduğu bir dönemde bunlar dile getirilmiş. Şimdi, çok rahat bir biçimde bu cümleler tekrarlanarak, yıllar öncesine ait fikirler olduğu ileri sürülerek, olası bir anayasa değişikliğinde DEM’in desteği talep edilebilir. Bu destek için zemin de aslında hazır.

Erdoğan’ın ileriye dönük siyasetine, burada da çok somut bir örnek görüyoruz. 2023 seçimini kazanıp kazanamayacağı bir yanda tartışılırken, o seçimler sonrasında kuracağı ittifakı kolaylaştırıcı adımları atmakla meşgulmüş.

Yeni anayasa meselesinde de Erdoğan’ın eli hazır. Külliye'de tartışmaya açık, muhtelif yaklaşımlara sahip (yeni anayasa konusunda ittifak yapacakları siyasi yapılara göre de değişiklik arz eden) en az 4 yeni anayasa metni hazırda bekliyor. Bu arada İyi Parti’den gelen “parlamentonun daha güçlü hale getirilmesi” önerisi üzerinde de çalışılması talimatı vermiş Erdoğan. Muhtemelen bu çalışma, hâlen parlamenter sisteme geçilmesini savunan Prof. Dr. Serap Yazıcı Özbudun tarafından yapılıyordur. Özbudun, Özgür Özel ile yaptığı özel görüşmede, o dönem CHP olarak “yarı başkanlık sistemi”ne sıcak bakıldığını, bizzat Özel’in açıklaması olarak aktarmıştı. Yeni Parti de “muhtelif senaryolara dahil edilebilir” anlamı da taşıyor bu durum.

Yani, yeni anayasa konusunda kendisine gelen tekliflerin hiçbirini geri çevirmiyor Erdoğan. Sadece metin sayısını çoğaltıyor. Bu da muhtelif kulis bilgileriyle tartışmalara neden oluyor.

Erdoğan’ın kafasında parlamenter sisteme dönüş yok. Sadece Bilal Erdoğan AKP Genel Başkanlığı’na seçenek olduğu için, cumhurbaşkanının partiyle ilişkisinin kesilmesine sıcak bakıyor. Bakan yardımcılıklarının amacına ulaşmadığı tespiti onda da var. Müsteşarlığa dönülebilir. Bu bir teknik mesele. Böyle pek çok teknik mesele var ama bu dönem, seçime giderken cumhurbaşkanlığı sistemini tartışmaya açmaz Erdoğan da Devlet Bahçeli de. Her şeyin “çok iyi olduğunu ve çok daha iyi olacağını” anlatırken ve bu sistemle eşitlenmiş Erdoğan’a oy isterken “Cumhurbaşkanlığı sistemi olmadı, tadilat yapacağız” demeyeceklerdir.

Seçim sonrası parlamento dağılımı

AKP’nin strateji masasının üzeri hayli dolu. Ekonomik sıkıntılarla bağlantılı olduğu değerlendirilen oy kaybının giderilmesi için parti olarak ellerinden hiçbir şey gelmediği için “parti-külliye” ayrımı arasındaki açı hayli açılmış vaziyette. Erdoğan devletle siyaset yaptığı için parti zaten “gereklilik” açısından tartışma konusu. Sadece sokaklarda değil, iktidarın kendi medyasında bile hiçbir parti yöneticisini göremiyorsunuz. Soruları ve cevapları önceden belirlenmiş olan televizyon programlarına da katılmıyor artık Erdoğan. En son 24 Mart 2024’te böyle bir programa katılmış. Yerel seçimler öncesi. Bu da hayli ilginç.

Her ay 20’ye yakın anket sonucu yayınlanıyor. Aralarındaki farklar nedeniyle anket sonuçları politik olarak hem güven hem de fikir vermiyor seçmene. Ama yine de değerlendirmede ele alınacak tek veri bunlar.

Temmuz ayında yapılan 9 anketin ortalamasına göre (MD Raporlar) AKP’nin oyu yüzde 32,5, Yeni Parti yüzde 25,7, DEM Parti 8,9, CHP 8,1, MHP 7,4, İyi Parti ise 4,9.

Ağustos ayında açıklanan 7 anket sonucuna göre (Sonanketrapor) AKP’nin oyu 31,8, Yeni Parti 22,8, İyi Parti 9,7, DEM Parti 8,7, CHP 7,1, MHP 6,8.

Yapay zekâya sorduğunuzda, Temmuz için size ortalama olarak Yeni Parti 36,1, AKP 29,8, DEM 7,8, MHP 5,2, CHP 4,2 sonuçlarını veriyor. Yapay zekânın Ağustos ortalamasında ise AKP 33,2, Yeni Parti 21,4, DEM 9,5, MHP 7,6, CHP 7,8, İyi Parti 5,4 görülüyor. Zekânın hiç bir türü bu işin içinden çıkamıyor anlaşılan.

Kendiniz yapsanız da yapay zekâya yaptırsanız da ikna olabileceğiniz bir sonuca ulaşamıyorsunuz. Ama anketlerin anlamlı sonuçları da yok değil. Mesela süreç hem DEM Parti'ye hem de karşı çıkan İyi Parti’ye yarıyor. Area’nın anketine göre sürece destek verenlerin oranı yüzde 42,7, destek vermeyenlerin oranı ise 45,5. Bu oranı 2 aylık farklı anket sonuçlarında da görebiliyorsunuz.

Seçim dönemine girilmesine az kaldı. CHP ile Yeni Parti birbirleriyle mücadele etmeye devam edecek. Bu mücadele azaldığı yerde iktidarın bir “ara gaz” vereceğinden kimsenin de şüphesi yok. Belediye başkan vekillikleri seçimlerinde birbirlerine destek vermemeleri çok tartışılıyor. Tartışma içerik olarak anlamlı olabilir ama artık 2 ayrı parti olduklarını kabullenmeleri lazım. Bu kabullenişin çok dramatik sonuçları da olacaktır seçim zamanında. Bölünen oylar nedeniyle çok sayıda milletvekilliği, hatta yerel seçimlerde tüm belediyeler kaybedilecektir. Bunun hesabı da doğal olarak yapılıyor.

Erdoğan, TBMM’de anayasayı değiştirecek sayısal çoğunluğa nasıl sahip olacağının hesabını yaparken denklemi nereden kurduğunu da bu tablodan hemen anlıyorsunuz.

Anayasa'yı yenilemedeki derdin de siyasetin hiçbir cephesinde devleti demokratik hukuk devleti haline getirme amacı taşımadığı belli. Devletin bu “sağcı” halinden kimsenin şikâyeti yok anlaşılan…

Önceki ve Sonraki Yazılar
SEDAT BOZKURT Arşivi