SEDAT BOZKURT
Erdoğan’ın kafasında ne var?
SEDAT BOZKURT
Modern dünyada sadece seçimlerin var olmasının o ülkeyi demokratik yapmadığı mutlak kabul edilen bir gerçek. Seçimlerin var olduğu ama demokrasinin olmadığı ülkeler bunun en somut örnekleri.
Seçimlerin hangi koşullarda yapıldığı da demokrasiden söz etmek için hayli önemli. Adil koşullar altında ve özgür bir ortamda mı yapılıyor? Bunlara da dikkat etmek gerekir. Seçim zamanı, seçmen kimliği kazanan ülke vatandaşlarının tercihlerini belirleyecek etkenler de demokrasi açısından çok önemlidir. Siyaset kurumlarının vaatleri ile birlikte ülkenin içinde bulunduğu güvenlik ya da ekonomik durum seçmen tercihini doğrudan etkileyen faktörlerin başında geliyor. Anketlerde sorulan “Olası bir savaş zamanı ülkeyi kimin yönetmesini istersiniz?” sorusuna verilen yanıtlarda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açık ara birinci çıkması, anlatmak istediğim güvenlik kaygısının bir sonucudur. Ve bunun farkında olan bir Erdoğan var karşımızda.
“Seçilmişlik” meselesi
Türkiye’de seçimler demokrasi aygıtı olmaktan daha çok, parti oligarşilerini meşrulaştırma aracıdır. Son zamanlarda CHP içindeki tartışmalarda birer “sıfat” haline getirilerek kullanılan “seçilmiş” kavramı doğrudur ama tartışmalıdır. Parti yönetimlerinin oluşturulması için gerçekleştirilen seçimler de o parti içinde demokrasi olduğunu göstermez. Yani aynı memleketin durumu gibi.
Partilerin içinde demokrasi olmayınca memlekette de demokrasi olmaz. Demokrasi kavramı çok kolay dillendirilen ama uygulamada o kadar kolay kabul edilmeyen bir durumdur. Evlerde, işyerlerinde, okullarda, siyasi partilerde, derneklerde, sendikalarda, meslek örgütlerinde olmayan demokrasiyi tüm memleket için talep ediyoruz. Sıkıntı da burada başlıyor zaten.
TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu 25 yıldır, TESK Başkanı Bendevi Palandöken 19 yıldır, TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar ise tam 23 yıldır başkan. Hep seçildiler. Bu meslek örgütleri, bu başkanlıklar süresinde üyelerine “şahane” koşullar yaratmadılar. Tam tersine, bu süre içerisinde en çok feryat bu meslek erbaplarından geldi. Halen de gelmekte.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 29 yıl ile en kıdemli genel başkan. 2002 seçimlerinde partisi barajın altında kalınca ayrılacağını söyledi ama “teşkilat” bırakmadı. Siyasette çok kolay anlaşılabilir bir durumdur bu. Bu gibi durumlarda partinin ya da memleketin ihtiyacı “dillendirilen” bir gerekçedir. Asıl buna ihtiyaç duyanlar, o liderin çevresindekilerdir. Erdoğan için bugün kurulan benzer cümlelerin anlamı da budur, bu cümleleri kuranların ihtiyacıdır o.
Bahçeli’nin politik olarak, yani seçmenini ikna edecek ne yaptığı büyük bir soru işareti. Bütün parti seçmenlerinin genel başkanlarını birinci sıraya koyduğu ankette MHP seçmenine de soruluyor: “Savaş zamanı ülkeyi kimin yönetmesini istersiniz?” diye. Bahçeli değil, Erdoğan ilk sırada, Bahçeli ikinci. Bu durum bir de Anahtar Parti’de mevcut. Bu durumu siyasetle açıklamak mümkün değildir.
Genel başkanlar seçiyor, seçmen değil
Seçilme meselesine dönersek, mesela milletvekillerinin seçildiğinden söz edebiliriz. Partilerin milletvekili sayısı doğrudan seçmenin verdiği oy ile belirleniyor. Burada bir seçmen iradesi mevcut. Ama kimin milletvekili olacağını seçmenden önce parti oligarşileri, hatta tek başına genel başkanlar belirliyor. Yani milletvekilini seçen kişi tek başına genel başkan. Seçmen sadece bu seçimi gidip sandıkta onaylıyor.
2011 yılına kadar gerçekten seçmenlerin seçtiği ve bağımsız aday olan milletvekilleri vardı. 15 yıldır TBMM’de bağımsız olarak kategorize edilse de bağımsız olarak seçilip gelmiş hiçbir milletvekili yok.
Bizzat genel başkanlar tarafından belirlenen isimlerin parti değiştirmesini de çok yadırgamamak gerekir. Demokrasi açısından parti değiştirmek ile kimlerin milletvekili olacağına tek başına karar vermek ve bunu da kabullenmek aynı oranda etik ve demokrasi dışıdır. Siyasetin bir türlü sağlıklı zemine oturmamasının en temel nedeni de bu parti içi işleyişin, Siyasi Partiler Yasası'nın da katkısıyla antidemokratik olmasıdır.
Genel başkan seçimleri de aynı
Turgut Özal cumhurbaşkanı olunca ANAP Genel Başkanı olarak Yıldırım Akbulut’u aday gösterdi ve delegelere seçtirdi. Sonra aynı delege, Akbulut yerine Mesut Yılmaz’ı hem de Özal’a rağmen genel başkan seçti.
Yasaklı döneminde Necmettin Erbakan, Refah Partisi genel başkanı olarak Recai Kutan’ın seçilmesini istedi. Delege seçti. Millî Görüş tarihinde ilk kez çok genel başkan adaylı kurultay yaşandı. Erbakan, Numan Kurtulmuş’u aday gösterdi, delege yine seçti. Sonra Erbakan, Kurtulmuş’u istemedi, Kurtulmuş partiden ayrılarak yeni parti kurdu.
Erdoğan cumhurbaşkanı olunca Ahmet Davutoğlu’nun genel başkan olmasını istedi. Delege oy birliği ile Davutoğlu’nu hem de 2 kez genel başkan seçti. Son seçilmesinin üzerinden 8 ay geçtikten sonra Erdoğan Davutoğlu’ndan vazgeçti, Binali Yıldırım’ın genel başkan olmasını istedi. Olağanüstü büyük kongrede 8 ay önce oy birliği ile Davutoğlu’nu genel başkan seçen AKP delegeleri o gün de oy birliği ile Yıldırım’ı genel başkan seçti. Seçilmiş olma meselesi genel başkanlık işinde bile böyle.
Kurultaylarda ittifaklar yapılabilir. Bahçeli de bir ittifakla, hayli sıkıntılı ve uzun bir kurultay sonrası genel başkan oldu. Erdal İnönü de Deniz Baykal karşısında hep ittifaklarla kurultayları kazandı. Butlan kararına gerekçe yapılan iddialar ve tartışmalardan bağımsız olarak, 38’inci CHP Kurultayı’nda da Özgür Özel’in kazanması, ittifakı aşan bir tercih sonucudur. Kemal Kılıçdaroğlu rakipsiz girdiği ve ilk genel başkan seçildiği CHP’nin 33’üncü olağan kurultayında delegelerin oylarının tamamını almıştı. Kılıçdaroğlu bu kurultayı kazanmak için aylarca illeri ve ilçeleri dolaşarak delegeleri ikna etmemişti. Baykal’ın ani istifası üzerine Önder Sav’ın devreye girerek, adaylığa ikna etmesiyle ve ortaya çıkan uzlaşma ile seçildi. Bülent Ecevit, Deniz Baykal ve Kılıçdaroğlu’ndan sonra Özel’i de desteleyen, Ekrem İmamoğlu’nu CHP’ye getirdiği de söylenen Önder Sav, Kılıçdaroğlu’nu nasıl seçtirdiğini çok ender çıktığı bir yayında detaylarına kadar anlatıyor; “Ben aday yaptım, ben seçtirdim” diyor. Kılıçdaroğlu’nu seçtirebildiğini söylediği delege, Sav’ı daha sonra seçip Parti Meclisi’ne göndermedi.
Yani, genel başkan seçilme meselesinin de çok büyük bir olay olmadığını anlatmak için bu geçmiş örnekleri aktarıyorum.
Bülent Ecevit, Deniz Baykal parti içi çok uzun ve zor mücadeleler sonrasında genel başkanlık koltuğuna oturmuşlardır. Erdal İnönü, Kemal Kılıçdaroğlu, Altan Öymen ve Özgür Özel ise parti içi hiçbir mücadeleye katılmadan genel başkan oldular. CHP’de genel başkan olduktan sonra o koltuğu korumak hayli kolaydır. Mesele ona oturmaktır.
Bilal Erdoğan’ın ayak sesleri
Cumhurbaşkanı’nın oğlu Bilal Erdoğan, saman alevi gibi dönem dönem gündeme geliyor, sonra uzun bir süre kayboluyor. Sonra tekrar ortaya çıkıyor. Genellikle dini bir söylem ya da etkinlikte onu görüyoruz. Güncel politik tartışmalara girmiyor, bundan uzak duruyor. Damatlar ayrı ayrı politik gelecekler üzerinden tartışılırken, Bilal Erdoğan bu tartışmalarda hiç yer almıyor. Bunu çok başarılı bir şekilde yapıyor. Çünkü bu tartışmalarda özne kim olduysa, sonrasında denklemden düşmüştür.
Erdoğan’ın kafasında geleceğe ilişkin bir plan olduğu şüphesiz. Bu planı gerçekleştireceği koşulları hazırlamakla meşgul. Bunu hiç kimseyle de paylaşmıyor. Damatların aniden sessizliğe bürünmesi fazla dikkat çekmedi. Adları politik gelecek için ziyadesiyle tartışılmaya başlayınca devreye giren ‘otorite’ gereken uyarıyı yaptı. Bu uyarı, Erdoğan varken ya da sonrasında bizzat onun kurgulayacağı plana göre kesinlikle Bilal Erdoğan’ın olacağı ve herkesin de bunu kabulleneceğine ilişkindir. Bu başarılı olmuş. Sessizlik bunu teyit ediyor. Erdoğan’ın temel tercihi ise seçimlerden sonraya kadar bu konuların tartışılmaması ve hiç dillendirilmemesi.
Memleketin gündeminin yoğunluğunu hiçbir zaman Erdoğan cephesinden değerlendirmiyoruz. Hem devletin tamamını hem de partiyi aynı anda yönetmenin fiziksel olarak imkânsıza yakın olduğunu hemen tespit edebiliriz. Mesele de burada başlıyor zaten. Devlet işleri ile parti işleri ayrılmalı, yükün bir kısmı en çok güvenilen ve bunu da yapacağına inanılan bir isme devredilmeli. Plan tam da bu. Bu planın ne zaman uygulanacağı konusunda bir tartışma var. Erdoğan’ın en yakın çevresi bunun bu yıl içinde tamamlanmasından yana. Yani, olağanüstü kurultay hemen toplansın ve “Bilal Erdoğan AKP Genel Başkanlığı koltuğuna otursun” deniyor. Buna Cumhurbaşkanı'nın da o “yorgun hallerine” bakınca ihtiyacı olduğu hemen görülüyor. Ama Erdoğan siyasetinde bu mümkün değil. AKP’nin ya da kendisinin içinde yer alacağı hiçbir tartışmanın seçime kadar yaşanmasını istemiyor. Bu konu seçimlerden sonra uygulanabilecek. Erdoğan seçime kadar bakanları da değiştirmeyecek. Seçimler sonrasına çok “ihtimal” saklıyor ve seçim döneminde bunların ipuçlarını göreceğiz. Bunlardan birisi kuşkusuz Bilal Erdoğan.
(Bu arada Turgut Özal cumhurbaşkanıyken eşi Semra Özal ANAP İstanbul İl Başkanı olmuştu. Siyasi tarihimizde bu konularla ilgili örnekler, olumlu sonuçlanmasa da karşılanmasa da mevcut.)
Seçim ekonomisi dönemine giriliyor
AKP’nin Sakarya Sapanca’da 3 gün süren kampı, partideki yorgunluğu da ortaya koyması açısından çok önemliydi. Bakanların bile çok sıkıştırılmadığı bir kamp oldu. Erdoğan milletvekilleriyle çok kısa görüşmeler yaptı. Hatta bazılarıyla sadece fotoğraf çektirdi. Sadece Bülent Arınç ile yaklaşık 1,5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi. Eski dostluktan başka bir anlamı da olmalı bu uzunluğun. Arınç daha sonra Hasan Basri Akdemir’in YouTube kanalına konuk oldu ve dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Erdoğan sonrası senaryolarının tamamını, orada geçen isimleri de reddetti. Geçmişi hatırlatan bir gönderme yaparak “kardeşim” diyerek birini işaret edebileceğini ima etti. Bu açıklamaların Erdoğan görüşmesi sonrasında yapılması ve Arınç tarafından dile getirilmesi ciddiye alınması için yeterli. Ama Erdoğan’ın kafasındaki planı Arınç ile bile paylaşmadığına eminiz.
Kampta Maliye Bakanı Mehmet Şimşek doğal olarak en çok soruya muhatap olan isim oldu, her zamanki gibi. Sokaktaki ekonomik sıkıntıların çözümü için 2027 yılını işaret etti. Yani, çok ciddi bir seçim ekonomisinin uygulanacağının işaretini de verdi orada. GETAP projesinin artırılarak yaygınlaştırılacağı müjdesi de kampta verildi. Bu sistem, yoksulluk riski altındaki 2 milyona yakın vatandaşın üretime katılımını sağlayacak finansal destek öngörüyor. Eylül ayında bu seçim ekonomisinin ilk adımı atılacak.
Erdoğan’ın kafasındaki plan takvime bağlı olarak işliyor. O planı uygulamaya devam ettikçe hep birlikte öğreneceğiz. Çünkü şu anda Erdoğan’dan başka bilen yok. Bu arada baskın seçim riskinin de olmadığı belli oluyor…
Erdoğan’ın konforlu siyaset yapma alanı
21/06/2026 00:18Ali Şükrü Bey’in büstü, Topal Osman’ın heykeli
14/06/2026 00:10Anayasasız Türkiye: İnsanların kaderi olur, ülkelerin olmaz
24/05/2026 00:20“Verin yetkiyi görün etkiyi”
17/05/2026 00:30Savaşta ülkeyi kim yönetsin?
10/05/2026 00:40“AKP Genel Müdürlüğü”
03/05/2026 00:20AKP’li patronun isyanı
26/04/2026 00:309’uncu yılında Cumhurbaşkanlığı sisteminin bir öyküsü var mı?
19 Nisan 2026 Pazar 00:20Ara seçim mi, seçimlerin zamanında yapılması mı?
12 Nisan 2026 Pazar 00:20Erken seçimin tarihine kim karar verecek?
05 Nisan 2026 Pazar 00:20