Erdoğan’ın konforlu siyaset yapma alanı

SEDAT BOZKURT

Osman Bölükbaşı Türk siyasetinin gerçekten efsane bir ismidir. İyi bir eğitim almıştır. Öğretmendir. 5 dönem milletvekilliği yapmıştır. Kurucusu olduğu Demokrat Parti’yi (DP) “CHP’ye daha sert muhalefet” etmediği için eleştirerek partiden istifa etmiş, aylarca da hapis yatmıştır. MHP siyasetinin ilk temelini, Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Mareşal Fevzi Çakmak ile atan ve ilk partisini kuran isimdir. Bölükbaşı’nın siyasetteki dili çok serttir. Hitap yeteneği zekâsıyla birleşince, oy vermeseler bile binlerce insanı meydanlara toplamıştır. (Düzce mitinginde 8 saatten fazla konuşmuştur ve dinleyici kitlesinde herhangi bir azalma olmamıştır. Bununla ilgili çok keyifli bir kamyoncu hikayesi de vardır.)

Bölükbaşı bir gün TBMM Genel Kurulu kürsüsünden eliyle Adnan Menderes’i işaret ederek “Dünyadaki tüm ticari faaliyetleri araştırıp inceledim, din ticaretinden daha kârlı bir sektör görmedim. Bunu en iyi başaranlardan birisi de sensin; din tüccarı Menderes” diye seslenir. Tabii, ortalık daha sonra karışır.

İktidar hemen Bölükbaşı’ndan kurtulmak için hamle yapar. Milletvekilliği düşürülerek “komünizm propagandası yapmaktan” hapse atılır. Hapiste kurucusu olduğu Cumhuriyetçi Millet Partisi’nden aday olur. 1954 seçimlerinde iktidardaki DP, tüm Türkiye’de neredeyse “tulum” çıkarırken Bölükbaşı’nın aday olduğu Kırşehir’de “sıfır" çeker ve Bölükbaşı vekil seçilir. İktidar buna kızar ve her daim Bölükbaşı’na çok sağlam destek veren seçim bölgesi Kırşehir il statüsünden çıkarılarak ilçe yapılır ve Nevşehir’e bağlanır.

Milletvekili yeminini de cezaevinde yapar. Cezaevinden çıkıp TBMM’ye geldikten sonra ilk konuşmasında Menderes’e daha ağır hakaretler eder, yine “din tüccarı, Amerikan uşağı” der. Bölükbaşı, siyasi tarihimizde “eyvallahı olmayan” siyasetçiler arasında ilk sıralarda yer alır. Bu unvanın kıymetini anlamışsınızdır.

Siyasi tarihimizin tozlu raflarında kalmış olsa da müthiş bir öğretici deneyimdir Osman Bölükbaşı’nın yaşadıkları. Devleti elinde bulunduran iktidarın siyasetle nasıl oynadığını göstermesi açısından da seçmenin buna nasıl tepki verdiğini göstermesi açısından da çok öğreticidir.

“Faiz kötü deme” özgürlüğü

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üzerinde çok tartışma yaşanmasa da eskisi gibi muhtelif etkinliklerde konuşmaya devam ediyor. Yaptığı açıklamaların tartışılmaması, gündem yaratmaması yeni durum. CHP meselesinden sıra buna gelmiyor. Bu da ona keyifli ve konforlu bir siyaset yapma alanı sağlıyor. Bir de Erdoğan’ın konuşmalarında “sonsuz” bir özgürlük alanı olduğunu bilmemiz lazım.

Birkaç gün önce yaptığı açıklamada Türkiye’yi “istikrar adası” olarak tanımladı; Hürmüz krizi nedeniyle dünyada petrol kuyrukları oluştuğunu ve enflasyonların da yükseldiğini söyledi. Son 8 yıldır açıkladığı gibi “geçici veya küresel ve dönemsel” zorluklara karşın ekonominin dirençli olduğunu vurguladı. (Türkiye istikrarlı bir biçimde enflasyon oranında dünyada son 5 yıldır 5’inci sırada. Dünyada 193 ülke var ve bunlardan bazıları birbiri ile savaşıyor.)

Merkez bankaları faiz oranlarına göre Türkiye Venezüella’nın ardından 2’nci sırada, yüzde 37 faiz oranı ile. Son 8 yıl, yani cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra, ortalama yüzde 23 ile dünya genelinde 5’inci sırada. O dönemsel ya da küresel krizler nedense hep Türkiye’yi etkilemiş ve geçici de olmamış.

Türkiye, halktan topladığı vergilerle oluşturduğu bütçesinden 2021 yılında 180 milyar, 2022 yılında 310 milyar, 2023 yılında 675 milyar, 2024 yılında 1 trilyon 270 milyar, 2025 yılında ise 2 trilyon 51 milyar lira faiz ödemiş. 2026 yılında öngörülen faiz ödemesi ise 2 trilyon 742 milyar lira. Bu toplam bütçe harcamalarının yüzde 14,5’ine karşılık geliyor. Bunlar çok büyük rakamlar ve oranlar. Çok önemsediğimiz Millî Savunma Bakanlığı’nın 2026 yılı bütçesi ise sadece 822,9 milyar lira. Faize ödenen para Sağlık Bakanlığı bütçesinin ise 2 katıdır.

Faiz cephesindeki durum bu olmasına karşın, Erdoğan yaptığı bir açıklamada “faizin olduğu yerde bereket olmaz” dedi. Bunu aslında son 8 yıllık bütçe uygulamasında da gösteriyor, bütçenin hakikaten bereketi yok.

Bu noktaya, Erdoğan’ın faiz ile ilgili “Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman olarak Nass’lar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim” açıklamasıyla geldiğimizi de unutmayalım.

Erdoğan, faiz ile ilgili yaptığı bu konuşmasında “Nass” demedi ama ekonomi ile ilgisi olmayan dini temelli bir açıklama yaparak “İslam iktisadının adalet, ahlak, risk paylaşımı, sürdürülebilir ve sosyal refah ilkeleri üzerine kurulu” olduğunu belirtti ve mevcut ekonomik sistemin bu değerler ışığında “tadil, tamir ve revize” edilmesi gerektiğini savundu.

Erdoğan bu konudaki konuşma özgürlüğünü sonuna kadar kullanıyor yine. Olmayan bir ekonomik modeli daha önce Nass üzerinden savunmuştu. Gelinen nokta ortada. Faiz meselesinde ve ekonomik sistemi kurgulamak da dahil olmak üzere bu alandaki tek karar organının da kendisi olduğunu sakın unutmayın.

Yine muhalefetsizlik meselesi

Son 8 yıllık cumhurbaşkanlığı pratiğine göre ülkede ciddi bir çöküş yaşanıyor. Ekonomide yaşananlarla sınırlı değil mesele. Ekonomideki sorunların nedenleri arasında temel hak ve özgürlüklere yönelik ihlaller ve artık tam bir bürokratik hiyerarşi içinde çalışan yargı ilk sıralarda yer alıyor. Buradaki liste hayli uzun. AKP ile devlet artık iç içe geçmiş durumda. Devlete parti devleti bile denemiyor. Çünkü parti nerede başlıyor, devlet nerede bitiyor, tespit bile edemiyorsunuz. Son olarak İçişleri Bakanı bütün bürokratlarını hazır bulundurarak “milletvekilleri ile istişare” toplantısı yaptı. Milletvekillerinin tamamı AKP’den. Güvenlik toplantılarında, ekonomi toplantılarında hep bir AKP yöneticisi var. Daha önce de yazmıştım: AKP devlet içinde bir “genel müdürlük” gibi çalışıyor. Erdoğan’ın siyaset yapma aracı devlet, parti değil.

Erdoğan siyaseti çok seçenekli çalışır. Sadece iktidar kanadıyla hamleler yapmaz, muhalefeti de kurgulayarak yol alır. Memlekette her şey kötüyken ve daha da kötüye gideceğinin işaretleri varken oyunu muhafaza etmekle kalmayıp arttırmasının nedeni de tam burada yatıyor. 2027 yılının kasım ayında ya da 2028 yılının mart ya da nisan ayında hem aday olmanın hem de seçimleri nasıl kazanacağının planını adım adım uyguluyor Erdoğan.

Bunun ilk adımı muhalefet bloğunu dağıtmaktı. Bunu başardı. DEM siyasetini, haksız hukuksuz cezaevinde yatan arkadaşlarını unuturmuş bir durumda külliyeyle İmralı arasında ring yaptırıyor. Hiçbir toplumsal muhalefetin içinde yoklar. TBMM’de, çıkarılacak Abdullah Öcalan’ı ve PKK’lıları kapsayacak yasal düzenlemelere, umutlarını yitirmiş olsalar da “bozan taraf biz olmayacağız” ısrarıyla yer alıyorlar. Onlar da biliyor Erdoğan’ın zamana oynadığını. Dem içinde barındırdığı ciddi sıkıntıları “şimdilik” yönetebiliyor. Bu ne kadar sürer, orası bilinmiyor.

İYİ Parti de politik hattını belirginleştirmek için miting yapıyor. “Bayrak açıyorum” temalı miting, ortaya konulacak siyasetin ilk adımı gibi. Burası da “milliyetçi” siyaset için konforlu bir alan. Zafer ile Anahtar Partileri’nin yeri de burası.

Muhafazakâr partilerin pozisyonu da çok farklı değil. Ekonomi üzerinden özellikle Deva ve Saadet Partisi ses çıkarmaya çalışsa da seslerinin çok işitildiğini söylemek mümkün değil. D8 toplantısında Abdullah Gül ile verilen fotoğraf karesi muhafazakâr seçmeni heyecanlandırmış olsa da bunun politik olarak “devamının gelmeyeceği” ve bir sonuç doğurmayacağı artık çok net biliniyor.

Milliyetçi-muhafazakâr siyasetin yol haritasını, seçim zeminine gelindiğinde Erdoğan kuracağı ittifaklarla belirleyecektir. Bu seçmen gücü ve devleti sever. Erdoğan da bunu biliyor.

CHP’nin durumu gerçekten trajik. Uzun zamandır Silivri’ye taşınan muhalefet şimdi tamamen parti içine yönelmiş vaziyette. Her gün dillendirilen yeni parti açıklamaları, mücadelenin artık CHP dışına taşınacağının ama bitmeyeceğinin de göstergesi. Hukuksuz ve politik niyetle verilmiş olan “mutlak butlan” kararı nedeniyle CHP dibe vurmuş vaziyette. Buradaki sorumluluk da kolektiftir; bu tespitten de kaçmamak lazım.

(Aylar önceki yazımın başlığıydı “Erdoğan’ın mikseri CHP’nin içinde” diye. CHP’yi tartışırken hep aklınıza bu görüntü gelsin.)

Aslında her gün dile getirilen bu “yeni parti” fikri çok da yeni değil. CHP’nin kapatılma ihtimali konuşulmaya başlandığı zaman ilk olarak bizzat Genel Başkan Özgür Özel tarafından dillendirilmişti. Oysa Türkiye’de parti kapatmalar imkânsız olmasa bile çok ama çok zor artık.

HDP hakkındaki kapatma davası 21 Haziran 2021'de açıldı. “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve ortadan kaldırmayı amaçlamak” gibi çok ağır bir gerekçeyle hem de. Siyasi yasak istenen tam 451 kişi var dosyada. Halen raportör raporunu hazırlamış değil. Yani en az 1 yılı daha var karar için. Ülkenin politik iklimindeki değişim, kararı da süreyi de etkiliyor. MHP liderinin “sıkıştırdığı” günlerdeki karar eğilimi ile bugünkünün aynı olmadığını da söyleyelim. Eğer burada kapatma kararı çıkarsa, bunun nedeni partililerin HDP’yi kendilerinin “fiilen” kapatmış olmasından kaynaklanacaktır. Mahkemenin önceki değil ama şimdiki heyetinin “hukuk perspektifi” de buna uygun.

Yani parti kapatma meselesi hemen yeni parti gerektirecek kadar kolay kabullenilecek bir iş değil.

Çözüm bağımsız medya

18 ve 19 Haziran tarihleri arasında Ankara merkezli Gazeteciler Cemiyeti’nin ev sahipliğinde Ankara’da Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun (EFJ) yıllık toplantısı yapıldı. Uluslararası Gazeteciler Federasyon (IFJ) Başkanı da Meksika’dan bu kongreye katkı sunmak üzere geldi. 60’ın üzerinde Avrupalı gazeteci “gazeteciliğin küresel krizi”ni konuştu. Çok önemli bir toplantıydı ve çok da önemli konuşmalar, tartışmalar yapıldı.

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yönetim Kurulu Başkanı Marton Gergery, ülkesi Macaristan’ın 16 yıllık Orban yönetimi dönemine ilişkin çok bilgilendirici bir konuşma yaptı ve “16 yıl boyunca yaptığımız haberlerin bir sonucu yokmuş gibi hissettik. Yolsuzluk dosyaları vardı ama sonuç yoktu. Bu, ilk 45 dakikası anlatılıp sonra yarıda kesilen bir Hickcock filmi gibiydi” dedi. (Bizdeki film devam ediyor oysa ki.)

Gergery, bütün olumsuzluklara karşın gazeteciliğin sonuna kadar direndiğini ve dayanışma ile ayakta kaldığını özel örneklerle anlattı. Orban’ın ağır yenilgi alarak gitmesinin politik nedenlerinin tartışılabilir olduğunu da kaydeden Gergery, iktidar değişikliğindeki “bağımsız ve dayanışma içindeki medyanın” etkisinin ve rolünün tartışmasız olduğunu söyledi. Orban’ı, halka ulaşma yeteneği olan ve güven üzerine kurduğu ilişki ile onu bilgilendiren bağımsız medya iktidardan ağır yenilgi alarak uzaklaştırmış.

Mesele de ihtiyaç duyulan da işte tam bu zaten. Ama Gergery’nin bir de uyarısı var; Orban’ın yerine geleni eleştirirken “yeni adam” olarak tanımlıyor ve bağımsız gazetecilik mücadelesinin de kesintiye uğramadan aynı dayanışma içinde sürdürülmesinin gereğinin altını çiziyor. Çünkü iktidarlar değişir ama hiçbiri bağımsız bir medyayı istemez.

Not: Yazılarımı cumartesi günleri yazıyorum. 2 cumartesi daha Ankara dışında olacağım ve 2 pazar daha yazılarım olmayacak.

Önceki ve Sonraki Yazılar
SEDAT BOZKURT Arşivi