Yeşil sahada barut kokusu: Dünya Kupası eşiğinde futbol ve savaş

Türkiye, 24 yıl aradan sonra 2026 Dünya Kupası’na geri dönüyor. 31 Mart 2026’da gelen bu dönüş, normal zamanlarda ‘umut, heyecan, beklenti’ gibi futbolun aşina kelimeleriyle karşılanırdı. Fakat bu kez tablo farklı. 2026 Dünya Kupası, yalnızca genişleyen formatıyla değil, daha başlamadan üzerine çöken siyasal iklimle konuşuluyor. 11 Haziran’da başlayacak olan turnuvanın yapılacağı dünya hayli ısınmış durumda. ABD, Kanada ve Meksika’nın ortak ev sahipliğinde düzenlenecek bu organizasyonun etrafında artık sadece spor değil, savaş, güvenlik, diplomasi ve kırılgan jeopolitik dengeler de dolaşıyor. İran’ın bazı maçlarını güvenlik gerekçesiyle Meksika’ya taşımak istemesi bile, futbolun çoktan saha dışına taştığını göstermeye yeterli.

Bu yüzden bugün Dünya Kupası’nı konuşmak, yalnızca bir turnuvayı konuşmaktan daha fazlası. Oyunun kendisinden çok, o oyunun nasıl bir dünya içinde oynandığının önemi yadsınamayacak kadar ağır. Belki de tam bu yüzden, bugünün bu gerilimli eşiğinde hiç de yeni olmayan futbol ile savaş, ya da daha doğrusu futbol ile askeri mantık arasındaki ilişkiye yeniden bir göz atmak yerinde olacak. Zira futbol hiçbir zaman yalnızca bir oyun olmadı. Bazen bir disiplin rejimi, bazen bir güç gösterisi, bazen de başka türlü ifade edilemeyen bir çatışmanın sahaya sürülmüş hali olarak karşımıza çıktı.

Bedenin terbiyesi, düzenin inşası

Modern futbolun tarihi, modern devletin bedeni nasıl kurduğundan bağımsız okunamaz. 19. yüzyıl İngiltere’sinde özellikle seçkin yatılı okullarda yaygınlaşan futbol, yalnızca bir oyun değil, aynı zamanda bir terbiye aracıdır. Genç erkekleri eğlendirmekten çok, onları belirli bir düzene alıştırmak amaçlanır. Dayanıklı, hızlı, refleksleri güçlü ama hepsinden önemlisi birlikte hareket edebilen bedenler yaratmak hedeflenir. Bu yüzden futbol sahası, rastlantısal bir boş zaman alanı değil, disiplinin gündelik hayata sızdığı kontrollü bir mekandır.

Sahada herkesin yeri bellidir. Kim nerede duracak ne zaman koşacak, ne zaman geri çekilecek… Hareketler bireysel içgüdüyle değil, kolektif bir akılla anlam kazanır. Emir-komuta zincirinin yerini taktikler alır. Ne var ki, mantık değişmez. Birey, bütüne uyduğu ölçüde değerlidir. İşte tam da bu nedenle “iyi futbolcu” ile “iyi asker” arasında kurulan paralellik yüzeysel bir benzetmenin ötesine geçer. Zira her ikisi de aynı modern aklın ürünüdür. Bu akıl bedeni denetler, ölçer, hizaya getirir ve nihayetinde bir stratejinin parçası haline dönüştürür. Bu açıdan bakıldığında bugün sahada izlediğimiz şey yalnızca bir oyun değil, disipline edilmiş bedenlerin, önceden yazılmış bir düzen içinde hareket ettiği büyük bir provayı anımsatır.

Savaşın içinde futbol

Bir savaş başladığında futbol ortadan kalkmaz. Tersine, yeni bir işlev kazanır. I. Dünya Savaşı sırasında Britanya’da kurulan “Football Battalions” (Futbolcu Taburları), sahaların alkışlanan bedenlerinin ne kadar hızlı biçimde cepheye sürülebildiğini göstermesi bakımından önemlidir. 1914’te başlangıçta Clapton Orient takımı oyuncularının topluca gönüllü olmasıyla sembolleşen bu birlikler, kısa sürede futbolcuların yanı sıra taraftarların da katılımıyla genişledi. Aynı formayı tribünde paylaşan bedenler, bu kez aynı üniforma içinde cepheye yürüdü. Futbolcu artık sadece sporcu olmaktan çıkıp disipline edilmiş, yönlendirilebilir ve gerektiğinde feda edilebilir bir beden haline geldi.

Ne var ki bu hikâye tek yönlü kalmadı. 1914 Noel Ateşkesi sırasında karşı cephelerden askerlerin kısa süreliğine bir araya gelip futbol oynaması, oyunun savaşın ortasında bile ortak bir dil kurabildiğini gösterir. Futbol, bir yandan savaş makinesine insan yetiştirirken, diğer yandan o makinenin anlamsızlığını bir anlığına askıya alabilen nadir karşılaşma alanlarından birine dönüştü.

II. Dünya Savaşı’na gelindiğinde ise bu çift yönlülük yerini daha sert bir kullanıma bıraktı. Futbol artık yalnızca oynanmaz, aynı zaman da yönlendirilir de. Futbol, kitleleri seferber etmenin, milli birlik duygusu oluşturmanın ve devlete sadakati görünür kılmanın araçlarından biri haline gelir. Sahada kurulan oyun, tribünlerde yönetilen duygularla tamamlanır. Böylelikle futbol, bir spor olmaktan çıkarak aidiyetlerin, sadakatlerin ve güç ilişkilerinin sahnelendiği kitlesel bir düzene dönüşür.

Bu dönüşümün bedeli de ağırdır. Yalnızca “Futbolcu Taburları” içinde yer alan birliklerde bile ağır kayıplar verilmiş, yüzlerce asker hayatını kaybetmiştir. Bu, sahada alkışlanan bedenlerin, cephede sayıya dönüştüğü bir çağdır.

Sahanın direnişi: İstanbul 1923

Türkiye’de futbol ile askeri güç arasındaki ilişkinin en sembolik örneklerinden biri, işgal İstanbul’unda ortaya çıkar. Fenerbahçe’nin 29 Haziran 1923’te General Charles Harington’ın adını taşıyan kupada İngilizlerden kurulu karma takımı 2-1 yenmesi ve bu galibiyetin bugün hala spor tarihinin ötesinde politik bir olay gibi hatırlanması önemli bir göstergedir. Fenerbahçe’nin resmi anlatısında da bu maç, işgal kuvvetlerine karşı kazanılmış sembolik bir zafer olarak yer alır.

Hakikaten de bu karşılaşmayı sadece bir kupa maçı gibi okumak eksik olur. Zira işgal altındaki İstanbul’da saha, tarafsız bir zemin değildir. Tribün, seyir yerinden çok bastırılmış bir kamusal iradenin nabzının tutulduğu bir alandır. İngiliz takımını yenmek, işgal altındaki bir toplumun, kendi onurunu kamusal biçimde geri çağırmasıdır.

Burada futbol, disiplinin değil direnişin dili olur. Sahanın çizgileri, bir anda siyasal anlam kazanır. Maç, devletlerarası bir karşılaşmadan çok işgalin psikolojisi içinde halkın kendi moral üstünlüğünü sınadığı sembolik bir cephedir. Görüldüğü gibi bazen tarih, resmi anlaşmalar kadar sahadaki jestlerle de yazılır.

Aynı cephe, farklı güç: Adana 1957

Aradan geçen yıllar futbol ile askeri alan arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmadı, yalnızca biçimini değiştirdi. Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren beden terbiyesi ve spor, doğrudan devlet politikalarının bir parçası olarak ele alındı. Özellikle ordu içinde spor, yalnızca fiziksel dayanıklılığı artıran bir faaliyet değil, disiplinin, refleksin ve kolektif hareket kabiliyetinin sürekliliğini sağlayan bir eğitim aracı olarak konumlandı. Bu çerçevede Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri bünyesinde farklı spor takımları oluşturuldu. Futbol ise bu yapı içinde en görünür ve en yaygın branşlardan biri haline geldi. “Ordu takımı” denilen yapı, tekil bir kulüpten ziyade, farklı birliklerde görev yapan yetenekli oyuncuların bir araya getirilmesiyle oluşturulan, dönem dönem uluslararası askeri müsabakalarda Türkiye’yi temsil eden seçkin bir kadroydu.

1950’lere gelindiğinde bu yapı artık sadece iç disiplinin değil, dış temsiliyetin de bir aracı halini almaya başladı. Türkiye artık bir NATO ülkesiydi. NATO üyeliğiyle birlikte Türkiye, askeri olduğu kadar kültürel ve sembolik bir rekabet alanının da parçası haline gelmişti. 1957’de Adana’da oynanan ve Türk Ordu Takımı’nın Amerikan Ordu Takımı’nı 19-0 mağlup ettiği karşılaşma, tam da bu bağlam içinde anlam kazanır. Dönemin basını bu sıra dışı skoru şaşkınlıkla kayda geçirir. Akis dergisinin 23 Şubat 1957 tarihli sayısında, maçın baştan sona tek taraflı geçtiği, Amerikan takımının oyuna karşılık veremediği ve skorun “alışılmış dostluk maçlarının ötesine geçtiği” vurgulanır.

Bu kez karşı karşıya gelenler işgalci güç ile işgal edilen taraf değildi. Türkiye, ABD ile aynı blokta, aynı ittifakın parçasıydı. Ne var ki müttefiklik, eşitlik anlamına gelmiyordu. Soğuk Savaş’ın sert hiyerarşisi içinde askeri, ekonomik ve kültürel güç dağılımı belirgindi. Tam da bu nedenle Adana’daki 19-0’lık sonuç, basit bir spor başarısından çok daha fazlasıydı.

Burada dikkat çekici olan, sembolik dengenin kısa süreliğine de olsa tersine dönmesidir. Kağıt üzerinde daha güçlü olan taraf sahada dağılırken, Türkiye kendi disiplinini, fiziksel gücünü ve kolektif uyumunu neredeyse teşhir edercesine görünür kılar. Bu yüzden dostluk görüntüsü altında bile rekabetin, haysiyet arayışının ve temsil mücadelesinin sürdüğünü gösteren bir maç olarak tarihe geçer. Futbol sahası müttefikler arasında bile güç ilişkilerinin askıya alındığı bir yer değil, tersine yeniden sahnelendiği bir zemindir.

Bugünün sahası: Futbol ve jeopolitik

2026’ya geldiğimizde bu tarihsel çizginin bütünüyle kaybolmadığını görüyoruz. Aksine, Dünya Kupası artık devletlerin yumuşak güç, güvenlik ve meşruiyet mücadelelerinin en görünür platformlarından biri. Turnuva büyüdükçe, onu çevreleyen diplomatik gerilimler de büyüyor. İran’ın maç yerleri konusunda FIFA’ya başvurması, ABD’de oynanacak karşılaşmaların güvenlik ve siyaset ekseninde tartışılması, futbol coğrafyasının artık jeopolitik fay hatlarından bağımsız okunamayacağını gösteriyor.

Dolayısıyla bugün Dünya Kupası’nı konuşmak, yalnızca form durumunu, taktik dizilişi ya da yıldız oyuncuları konuşmaktan çok daha fazlası. Hangi ülkenin nerede oynayacağı, hangi bayrağın hangi tribünde nasıl taşınacağı, hangi maçın hangi diplomatik bagajı sırtında taşıdığı da oyunun parçası.

Bu yüzden tribünde sadece taraftar yoktur, tarih de oturur. Sahada sadece oyuncular koşmaz. Devletler, rejimler, hafızalar ve güç ilişkileri de koşar. Asıl hikaye çoğu zaman skordan büyük olduğu için, bazı maçlar bitince değil, yıllar sonra başlar.

*Akis Dergisi, 23 Şubat 1957, Sayı: 150.

*Simon Kuper, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir, İthaki Yayınları.

*Christopher Evans, The Football Battalions, Bloomsbury Sport.

Önceki ve Sonraki Yazılar
BAHAR AKPINAR Arşivi