BAHAR AKPINAR
Bugünün öfkesi neden hiçbir şeyi değiştirmiyor?
BAHAR AKPINAR
Uzunca bir süredir hayatlarımız tuhaf bir duygu aralığında geçiyor. Bir yanda gündelik hayatın içine serpiştirilen küçük mutluluklar, kısa heyecanlar, birkaç saatliğine insanı oyalayan gündemler, öte yanda ülke gerçekleriyle şekillenen, derin ve geçmek bilmeyen bir sıkışmışlık hissi. Kimimiz üzgün, kimimiz öfkeli, becerebilenlerimizse boşvermiş…
Dahası bu duygular arasında da görünmez bir hiyerarşi oluşmuş durumda.
Üzgün olanlar, öfkeliler tarafından pasiflikle suçlanıyor. Zira üzülmenin insanı hiçbir yere götürmediği düşünülüyor. Sanki öfkelenirsek, içinde yaşadığımız bu büyük çarka karşı gerçek bir direnç gösterebilirmişiz gibi geliyor. Belki de bu yüzden Ulrike Meinhof’un yıllardır dolaşımdan hiç çıkmayan o sözü hala dönüp dolaşıp önümüze düşüyor:
“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.”
Meinhof bu cümle ilk söylendiğinde takvimler 1960’ların sonunu gösteriyordu. Batı Almanya’da öğrenci hareketleri büyüyor, Vietnam Savaşı’nın görüntüleri televizyonlardan evlere giriyor, savaş sonrası kurulan düzenin eski Nazi geçmişiyle gerçek anlamda hesaplaşmadığı giderek daha yüksek sesle dile getiriliyordu. Bir kuşak için öfke yalnızca kişisel bir duygu değil, aynı zamanda ahlaki bir refleks haline gelmişti. Üzülmek geri çekilmekti. Öfke ise harekete geçmek.
Meinhof da tam böyle bir atmosferin içinden çıktı. Başarılı bir gazeteci, tanınan bir entelektüel ve görece konforlu bir hayatın içindeyken giderek radikalleşen bir kadın... Önce protestoya sığındı derken protestonun yetersiz kaldığını düşünmeye başladı. Bir yazısında “Sokak eğlencesi zamanı geçti” diyerek yalnızca protestoyu değil, doğrudan direnişi savundu.
Bana kalırsa mesele tam da burada başlıyor. Çünkü tarih bize öfkenin tek başına ahlaki bir pusula olmadığını gösterdi. Öfke insana enerji verebilir, hatta onu ayağa kaldırabilir; ancak yön duygusundan yoksun bir öfke kolayca manipüle edilebilir bir enerjiye dönüşebiliyor.
Bugün ise bambaşka bir yerde duruyoruz. Artık öfke bastırılan değil, sürekli üretilen bir duygu. Sabah telefona uzandığımız anda başlıyor: ekonomik zorluklar, hayat pahalılığı, adaletsizlik, şiddet görüntüleri, linçler, siyasi açıklamalar, yeni yasaklar, yeni skandallar… Sosyal medya algoritmaları, haber kanalları ve politik dil insanı sürekli tetikte ve tepkili tutuyor. Ne var ki bütün bu yoğun öfkeye rağmen neredeyse hiçbir şey değişmiyor.
İnsanlar artık sokaklardan çok ekranlarda öfkeleniyor.
Belki de çağımızın en büyük başarısı insanları susturmak değil, onlara sürekli bağırabilecekleri ama hiçbir şeyi değiştiremeyecekleri alanlar açmak oldu. Zira bugünün sistemi öfkeyi bastırmaktan çok, onu yönetmeyi öğrendi. İnsanlar bir süre bağırgan paylaşımlar yapıp tepki veriyorlar. O öfke duygusunu boşalttıktan sonra ertesi gün başka bir gündeme geçiliyor. Hiçbir şeyi değiştirmeyen o işlevsiz tepki, sessiz kalmaktan ya da üzgün olmaktan daha değerli sayılıyor. Bu çok derin bir körlük.
Gerçek öfke insanı rahat bırakmaz
Öfkenin dönüşüm yaratan bir güç olmaktan çıkıp duygusal bir boşalma mekanizmasına dönüştüğü bir çağda, yalnızca öfkeli olmanın toplum adına gerçek bir kazanım ürettiğini söylemek zor. Bu kakafoni bizi herkesin kızgın ama kimsenin yerinden kıpırdamadığı bir zemine çakıyor.
Oysa gerçek öfke insanı rahat bırakmaz. İnsanın ilişkilerini, alışkanlıklarını ve sessizliğini bozar. Korkuyu yırtar, insanı konfor alanından çıkarır. Belki de bu yüzden bugün yaşadığımız şeyi yalnızca “öfke” sözcüğüyle açıklamak yetmiyor. Bugünün öfkesi, yorgunlukla çaresizliğin ve sürekli alarm halinin birbirine karıştığı bulanık bir ruh durumu.
Bence tam da burada yeniden dönüp, ‘öfke hala bir çıkış yolu mu?’ diye sormak gerekiyor.
Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de uzun zamandır kaybettiğimiz şeyler yalnızca ekonomik refah ya da siyasi istikrar değil. İnsanlar yavaş yavaş adalet duygusunu, ortak gelecek hissini, birbirine duyduğu güveni, kamusal nezaketi, hatta normal bir hayat kurabilme ihtimalini kaybetti.
Tüm bu kayıpların yasını tutmaya fırsat bulamadan sürekli yeni bir krizin içine düşüyoruz. Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla slogan değil, daha güçlü bir hafıza biçimi. Zira insanın içindeki manevi direnci besleyip diri tutabilecek en önemli etkenlerin başında sıkı bir hafıza geliyor. Tam da bu nedenle hafıza, totaliter rejimlerin yok etmeyi hedeflediği ilk alan. Hafızasız bir toplum, fırtına ortasında pusulası elinden alınmış bir gemi gibi; yönsüz ve kayıp.
Bu nedenle üzgün ya da öfkeli olmak yerine samimiyetle neyi kaybettiğimizi unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Öfkenin manipüle edilebilir olmasını önlemek gerekiyor. Diğer yandan kaybedilen her şeyin yasının da bir şekilde hissedilmesi gerektiğine inanıyorum. Burada yas sözüyle geri çekilmeyi ya da içe kapanmayı kastetmiyorum. Kaybın adını koyabilme kapasitesinden bahsediyorum.
Çünkü ancak ondan sonra öfkenin, yeniden gerçek bir politik enerjiye dönüşebileceğine inanıyorum. Yoksa bugünkü gibi sürekli reaksiyon veren ama hiçbir şeyi dönüştüremeyen bir duygu döngüsünün içinde kalacağız.
Altını çize çize yazmak istediğim iki şey var: Yönü olmayan öfke büyük bir gürültüye dönüşür ve unutmak en sessiz teslimiyettir.
Bir icat olarak Anneler Günü: Vitrin ve gerçek
10/05/2026 00:10Yeşil sahada barut kokusu: Dünya Kupası eşiğinde futbol ve savaş
11 Nisan 2026 Cumartesi 08:24Ahmet Rasim’in İstanbul’u
22 Mart 2026 Pazar 00:30Konstantinopolis'ten Rönesans'a: Bizanslı sürgünlerin Avrupa'yı dönüştüren yolculuğu
21 Şubat 2026 Cumartesi 08:24Konken Partisi: Tiyatrokare'den yeni bir yorum
31 Ocak 2026 Cumartesi 00:20Ruhun hızı ve durmanın adaleti
17 Ocak 2026 Cumartesi 08:20Eksilmeler atlası: 2025’in ağırlığıyla yüzleşmek
01 Ocak 2026 Perşembe 00:01Hikâye yoksunluğu çağında "Taşacak Bu Deniz"
13 Aralık 2025 Cumartesi 00:10Ayasofya gölgesinde zamanı geri sarmak
01 Aralık 2025 Pazartesi 00:10Tıknefes bir zamanın içinden
15 Kasım 2025 Cumartesi 00:15