Bir icat olarak Anneler Günü: Vitrin ve gerçek

19. yüzyılda bir mayıs sabahı düşünelim. Henüz Anneler Günü icat edilmemiş. Kimse annelere çiçek göndermiyor, kahvaltı masaları hazırlamıyor, reklam kampanyaları düzenlemiyor. Ama anneler var. Savaş meydanlarından dönmeyen çocukları bekleyen, salgınlarda evlat kaybeden, bir daha hiç giyilmeyecek küçük ayakkabıları sandıklarda saklayan anneler var.

Her ne kadar içine doğduğumuzdan beri aşina olduğumuz bir gün olsa da insanlık tarihi düşünüldüğünde, bugün dünyanın pek çok yerinde kutlanan Anneler Günü aslında oldukça yeni bir icat. 20. yüzyılın başında Amerika’da, Anna Jarvis’in kaybettiği annesinin anısını yaşatma ve annelerin emeğini görünür kılma düşüncesiyle bir anma günü olarak ortaya çıkan bu sessiz anma zamanla çiçekler, indirimler, restoran rezervasyonları ve sosyal medya paylaşımlarıyla çevrili büyük bir tüketim gösterisine dönüştü.

Oysa anneliğin gerçek tarihi, kutlamalardan çok bekleyişlerin tarihidir. İnsanlık tarihine bakıldığında annelik çoğu zaman kutlanan değil, katlanılan bir deneyim olmuştur. Toplumlar, anneliği yüceltirken aynı zamanda kadınların omuzlarına görünmez bir fedakârlık ve sabır yükü de bindirmiştir. Modern dünyada çiçeklerle ve hediyelerle süslenen bu kavramın arkasında, çoğu zaman görünmez kılınan ağır bir emek ve derin bir yalnızlık yatıyor.

Anneliğe ait bu yalnızlığın izi, mitolojiden edebiyata kadar, yüzyıllar boyunca en çok acıyla birlikte anlatıldı. Troya surlarının önünde oğullarının ölümünü bekleyen Hekabe’den, çocuklarını kaybettikten sonra deliliğin eşiğine sürüklenen Medea’ya kadar sayısız kadın figürü, anneliğin yalnızca şefkat olmadığını, aynı zamanda kayıp, korku ve dayanma biçimi olduğunu hatırlatır.

Cesaret Ana’nın bitmeyen yürüyüşü

Bertolt Brecht’in Cesaret Ana ve Çocukları oyunu tam da böyle bir kırılma noktasında durur. Brecht, savaşın ortasında çocuklarını korumaya çalışan ama aynı zamanda o savaş düzeninin içinde yaşamaya mecbur kalan bir kadını sahneye çıkararak seyirciyi anneliğin görünmez cephelerinde dolaştırır. Cesaret Ana yalnızca bir anne değil, savaşın sürüklediği, hayatta kalmaya çalışan, pazarlık eden, direnen ve her şeye rağmen yürümeye devam eden bir kadındır.

Oyunun en sarsıcı tarafı, Brecht’in anneliği romantik bir fedakârlık hikâyesi olarak anlatmamasında saklıdır. Cesaret Ana çocuklarını sever. Ama aynı zamanda savaş sayesinde ayakta kalır. Bu nedenle savaş onun hem felaketi hem de ekmek kapısıdır. Brecht tam da bu çelişkinin içine bakar. Çünkü bazı düzenler insanları en çok sevdikleri şeylerle hayatta kalmak arasında bir seçim yapmaya zorlar.

Oyun boyunca Cesaret Ana çocuklarını birer birer kaybeder. Brecht’in dünyasında savaş meydanı yalnızca askerlerin değil, annelerin de mezarlığıdır. Brecht, Savaşta erdemlerin de bedeli vardır der. Gerçekten de oyunda iyi olmak, dürüst olmak, merhametli olmak çoğu zaman insanı korumaz. Cesaret Ana’nın trajedisi de burada başlar. Çocuklarını kurtarmaya çalışırken onları yavaş yavaş savaşın dişlilerine teslim eder.

Bu açıdan bakıldığında Cesaret Ana, edebiyat tarihinin en gerçek annelerinden biri olarak görülür. O kutsal bir anne değildir. Kusursuz da değildir. Yorulur, hesap yapar, korkar ve bazen geç kalır. Ama bütün kayıplarına rağmen arabasını ardına alıp yürümeye devam eder. Oyunun sonunda tek başına kalan Cesaret Ana’nın arabasını çekerek uzaklaşması, anneliğin tarih boyunca süren bitmeyen yürüyüşüne benzer. Zira bazı kadınlar için hayat, yas tutmaya bile izin vermeden yola devam etmek zorunda kalmakla eşdeğerdir.

Yasın meydana dönüştüğü yer

Ne var ki trajedi yalnızca sahnede kalmaz. Brecht’in o bitmeyen yürüyüşü, coğrafya değiştirip Türkiye’nin yakın tarihinde bir meydanın ortasına oturur. Cumartesi Anneleri bunun en ağır örneği oldu. Yıllarca faili meçhul biçimde kaybettikleri çocuklarının akıbetini öğrenmeye çalışan kadınlar, Galatasaray Meydanı’nda yalnızca bir protesto gerçekleştirmeyip aynı zamanda Türkiye’nin en uzun yas cümlesini de kurmaktalar.

Toprağa defnedilemeyen bir bedenin yası tutulmaya da başlanamaz. Yasın tutulamadığı yerde ise hafıza başlar. Derinleşir ve birbirini kapsar hale gelir.

Cumartesi Anneleri ile Cesaret Ana arasında görünmez bir bağ buradan kurulur. Kayıplarının ağırlığıyla yürümeye mecbur bırakılmış kadınlar sahneden çıkıp meydanları doldurur. Zira hayat bazı annelere, acıyı yaşadıktan sonra bile durma hakkı tanımaz.

Enkazın gölgesinde hafıza ve adalet

Ülkenin bu derin hafızası, bazen bir enkazın başında bekleyen annelerin yüzünde toplanır. 6 Şubat 2023 depremlerinden sonra yıkılmış binaların önünde günlerce ayrılmayan anneler, anneliğin imkânsız olduğu bilinse de beklemekten vazgeçemeyen anneler yanında var olurlar.

Adıyaman’daki İsias Otel enkazında yitirdiğimiz “Şampiyon Melekler”in anneleri de artık yalnızca çocuklarını kaybetmiş kadınlar değil, aynı zamanda hakikat ve adalet arayışının taşıyıcılarıdır. Bu yönüyle onların sessiz direnci, Galatasaray Meydanı’nda yıllarca oturan Cumartesi Anneleri’nin hafızasını da hatırlatır. Zira tüm bu acılar kişisel olmaktan çıkarak toplumsal bir vicdani yüke dönüşür. Toplum tarafından sahiplenilir.

Brecht’in Cesaret Ana’sı savaş meydanında arabasını nasıl kayıplarıyla birlikte çekiyorsa, depremden sonra adalet arayan anneler de çocuklarının yokluğunu omuzlarında taşıyarak yürümeye devam ediyor. Bu annelere çocukları sokak ortasında ya da okul sırasında katledilen anneler ekleniyor. Artık yas sadece gözyaşı değil, unutulmamak için verilen bir mücadeleye dönüşür.

Anneliğin en ağır tarafı tam burada başlar. Bir çocuğun odasını yıllarca değiştirememek, giysilerini saklamak, sevdiği yemekleri görmeye dayanamamak, kapının her çalışında irkilmek ve bütün bunlara rağmen hayata devam etmek zorunda kalmak.

“Hala sağ kalanlar, kalkın haydi!

Uykudan uyanın, sabah oldu.

Yolculuk daha bitmedi. Yolunuz uzun.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
BAHAR AKPINAR Arşivi

Ahmet Rasim’in İstanbul’u

22 Mart 2026 Pazar 00:30

Ruhun hızı ve durmanın adaleti

17 Ocak 2026 Cumartesi 08:20

Ayasofya gölgesinde zamanı geri sarmak

01 Aralık 2025 Pazartesi 00:10

Tıknefes bir zamanın içinden

15 Kasım 2025 Cumartesi 00:15

Bir kıyıda durmak

01 Kasım 2025 Cumartesi 00:15