ALİN OZİNİAN

ALİN OZİNİAN

Mor Seccade

ALİN OZİNİAN

Rüyalar geleceğimizi kurmak için değil, ruhumuzun vaktiyle razı geldiği kaderi bir anlık da olsa bize hatırlatmak içindi.

İçerisi karanlıktı. Kapı kapalıydı. Nefes alamıyordum. Ne zamandır orada sıkışıp kaldığımdan, çıkabilirsem ardımda ne bırakacağımdan habersizdim.

Tek bildiğim, oradan çıkmam gerektiğiydi. İnsan bazen bilir.

Kapının önünde bir süre durdum.

İnsanlığın bütün kapalı kapılar karşısında yaptığı şeyi yapmaya hazırlanıyordum. Anahtarı arayacaktım. Belki birinin gelip beni kurtarmasını bekleyecek, belki kapı kolunu zorlayacak, belki de kilidin neden bana karşı bu kadar inatçı olduğunu düşünürken bulduğum ilk keskin nesneyi anahtar deliğine sokup çevirecektim.

Bize kapıların anahtarlarla açılması gerektiği öğretilmişti. Beklemek de böyle icat edilmiş olmalıydı. Oysa sorulabilecek başka bir soru daha vardı:

Kapıyı nasıl açacağım değil, kapıdan nasıl geçeceğim?

İki soru arasındaki mesafe bazen bir ömürdü. Birinde dünya değişmeliydi. Diğerinde insan.

Mor Seccade belirdi karanlığın tam ortasında. Üzerinde Arapça harfler uçuşuyordu. Önce tek tek, sonra birbirlerine yaklaşarak, birleşip kelimelere, cümlelere dönüşerek.

Mor, rüyalarda bambaşka bir renkti. Dünyanın hiçbir kumaşında rastlanmayacak kadar derin.

O derinlik, bildiğim hâlde okuyamadığım harflerin seslerini duymama yardım ediyordu: Yalnızca sana birtanem dememiş. Birtaneleri çokmuş.

Bir kelime kayboluyor, yerine bir başkası geliyordu: Gönlün onun için dergâh değil, sıradaki hanmış.

Her cümle üzerime yeni bir ağırlık bırakıyor, kapıdan çıkmanın aciliyeti giderek keskinleşiyordu.

Nasıl yaptığımı bilmeden inceliyordum. Rüyanın uyanıkken akıl erdiremeyeceğimiz yasalarına teslim olmuştum. Dünyanın terazilerinin çalışmadığı, bildiğim bütün ölçülerin hükümsüz kaldığı bir âlemdeydim. Burada yükler başka türlü tartılıyor, mesafeler başka türlü aşılıyordu.

Bir insan birkaç saniyede koca bir ömür yaşayabilir, hiç tanımadığı birini yüzyıllardır sevmiş olabilirdi. Ölüler konuşabilir, doğmamış çocuklar hatırlanabilirdi. Duvarlara tırmanan kaplumbağaların, göklerde yüzen balıkların peşine düşülebilirdi.

Hakikat ağırlaşıyor, ben inceliyordum. Etimden, kemiğimden, ismimden, hayallerimden, bütün bildiklerimden kurtuluyordum.

Ben yok oldukça, Mor Seccade daha çok var oluyordu. Arapça harfler yeniden duyuluyordu: Anlattıkları gerçek değilmiş. Sen kendi düşüne inanmışsın.

Mor Seccade’nin üzerinde beliren her cümle, çoktan bildiğim ama bilmemeyi seçtiklerimi birer birer açığa çıkarıyordu. Harfler gözlerimi tırmalıyor, kelimeler tokat atıyordu bana. Darbe dışarıdan geliyor ama içim kanıyordu.

Hakikatle karşılaşmak bazen ilk kez öğrenmek değil, sezdiğini artık inkâr edemeyecek hâle gelmekti.

Mor Seccade büyüyor, harflerin sesi yükseliyordu: Yalnızca seni sevmemiş. Seni sevmemiş.

İncelmek bir seçim değildi artık. Kendimi eksiltmezsem yalnızca o karanlıkta tutsak kalmayacak, taşıdığım ıstırabın altında ezilecektim. Ve birden, kilidin içinden geçtim.

Kapı açılmamış, bana merhamet etmemişti. Bir anahtar bulunmamış, dışarıdan kimse yetişmemişti. Kilidin içinden süzülerek, onu hükümsüz kılmıştım. Beklediği anahtara ayırdığı boşluktan geçmiştim.

O kısa anda İsa'nın sözünü hatırladım: Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bir insanın Tanrı'nın Krallığı'na girmesinden daha kolaydı. Belki mesele devenin büyüklüğü ya da iğne deliğinin darlığı değildi. İnsanın yüküydü.

Hörgüçlerimizde hatıralar, ümitler, korkular birikiyordu. Söylenmiş sözler, yerine getirilmemiş vaatler, yarım kalmış buluşmalar, kısa kesilmiş sohbetler…

İsa deveyi iğne deliğinin önüne boşuna getirmemişti. O daracık geçit, imkânsızlığın hükmü değil, mucizenin vaadiydi.

İnsan ömrü boyunca kendisinden çok, başkalarının onda bıraktıklarını taşıyordu. Ve bu ağırlıkla daracık yerlerden geçmeye çalışıyordu.

Canım hâlâ çok yanıyordu. Hiç yaşanmamış bir geleceğin yasını tutmak ne tuhaf şeydi. Gidilmemiş şehirleri, doğmamış sabahları, aynı fincandan içilmemiş kahveleri özlemek...

Belki de kaderin en acı armağanı buydu. İnsan yalnızca geçmişini değil, gelmeyecek geleceğini de hatırlayabiliyordu. En derin vedalar, hiç gerçekleşmemiş hayatlara edilendi.

Bir başka rüyada, "Madem öyle, gidin şimdi" denmişti. Nereye? Ne zaman? Nasıl?

Bir kovuluş muydu bu, bir izin mi? Bir emir mi, bir lütuf mü? Yoksa vakti gelmiş ortak bir göçün ilk işareti mi?

Bilmiyorum.

Gitmek için artık kimsenin kapıyı açmasına gerek yoktu. Ben kapıdan çoktan geçmiştim.

Mor Seccade hâlâ mor bir seccadeydi. Ben ise aynı insan değildim.

Bazı ayrılıklar yeniden kavuşmak için değildi. Bazı buluşmalar ise yarım kalmalıydı.

Geçtiğim kapının ardında, ışığıyla dolunayı kıskandıran dev bir hilalin aydınlattığı sonsuz bir çöl uzanıyordu.

Ne bedenim kalmıştı ne de gözlerim. Yine de yürürken ağlıyordum.

Ellerimi cebime attım. El yazısıyla mühürlenmiş iki kartpostal ve ikinci yarısını gönüllü bir avareliğe feda ettiğimiz filarmoni konserinin biletleri hâlâ oradaydı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
ALİN OZİNİAN Arşivi

Marta ve bez bebek

23/08/2026 00:20

El ve efendisi

16/08/2026 00:12

Kaptana âşıksan…

26/07/2026 00:20

Espadril

19/07/2026 00:30

Deli ve Hanımeli

05/07/2026 00:30