ALİN OZİNİAN
Harflerin sakladığı çocukluk
ALİN OZİNİAN
Hızla yazılmış, akışkan, kısa cümleler duruyordu önümde. Aceleye getirilmiş, önemsenmemiş gibi değildi; düşüncesi elinden önce koştuğu için böyle yazılmıştı. Kapatmaya yetişemediği harflerde, birbirinden tam ayırmadan yazdığı kelimelerde, zihninin nabzı daha görünür oluyordu.
Satırlar dağınık ama ölçülüydü; düzenli ve sakin görünmeye çalışan, fakat iç dünyası sürekli hareket hâlindeki insanlar gibi. Sağa yatırdığı harflerde, naif ve duygusal yanını ele veren bir şey vardı. Kalemin kâğıda dokunuşu hissediliyordu; ama bu, kâğıdın canını acıtacak kadar sert bir temas değildi. Öfkesini ve heyecanını kontrol etmeyi öğrenmiş, iradeli ama kendini ne olursa olsun katılaştırmaya kıyamamış birinin el yazısıydı bu.
İmzası metinden farklıydı; gösterişli ya da kendini ilan etme iddiasında değil ama belirgindi. Varlığını göstermeyi seven lakin bütünden kopamayacağını anlamış bir insan böyle yapardı.
El yazısı kolay okunmuyordu; yine de harfler yukarı doğru uzanıyor, içinde özenle yaşattığı umudu ve kaybetmediği iyimserliği ele veriyordu.
Birbirini anladıklarını hisseden insanlar bazen konuşurken cümlelerin bir kısmını sadece zihinlerinde tamamlar; nadir yaşanan bu anlarda muhatabın kalan boşluğu dolduracağını bilirler. Bu cümleler de benzer bir güvenle eksiltilmiş, hatta yarım bırakılmıştı sanki.
Onu tanıyanlar daha köşeli, daha sert, daha dik bir el yazısı bekleyebilirdi. Oysa ben onun el yazısını onlarcası arasından kolayca seçebilirdim; çünkü tek bir çocukluk fotoğrafında gördüğüm ne varsa, bütün harflerine bulaşmıştı.
Aynı o oğlan gibiydi yazarken; sıcaklık vardı ama teslimiyet yoktu. Bakışlarında meydan okumadan ziyade merak, dikkat ve denge vardı. Ne şaşkın, ne gergin, ne üzgün, ne de açıkça neşeliydi. Erken edindiği olgunluğuna yaslanmış, çevresini her zaman sakince izleyen bu çocuk, hayatı boyunca asla vazgeçmeyeceği parçası olacaktı. Henüz o fotoğraf çekilirken biliyordu bunu.
Konuşmaktan çok gözlemlemeyi tercih edecek; anlatmak yerine ima etmeyi seçecek, bulunduğu ortamın kurallarına uyum sağlayacak, uzlaşıyor gibi görünse de onları hiçbir zaman bütünüyle kabullenmeyecekti. Tüm bunları kimseyle, yol arkadaşlarıyla bile paylaşmayacaktı.
Yetişkin hâliyle tanıdığınız bir insanın çocukluk fotoğrafına bakmak, gizli bir keşif gibidir. Bir yüzün genç hâline değil; henüz binbir zorlukla karşılaşmamış, kendini savunmayı öğrenmemiş en masum hâline bakarsınız.
İnsanın çocukluğunu görebilmek, bugünkü cümlelerinin, suskunluklarının, öfkesinin ve hayallerinin tohumlarına bakmaktır. Tohumlar sihirlidir.
Bu “insana yapılan keşif yolculuklarını” matryoşkalar açmaya benzetiyorum. Açtıkça yeni bir bebek çıkar; yeni bir renk, yeni bir yüz, yeni bir ifade. Bebeğin boyutu küçüldükçe üzerindeki işçilik daha da kıymetlenir. İlk bakışta tek bir figür sandığınız şeyin içinde, birbirine benzeyen ama aynı olmayan başka figürler saklıdır.
Küçük bebeğe doğru yaklaştıkça ilk görüntüden, büyük olandan sıyrılır; sırayla yepyeni bebekleri görmeye başlarız. Bu uzaklaşma, asıldan kopmak mıdır, yoksa aslına yaklaşmak mı?
“Tamam, aslını buluyorum işte!” duygusu yerini derin bir şaşkınlığa bırakır çünkü insan bir kez açılınca bitmez. Aksine, açıldıkça çoğalır.
Kişinin “hakikati” başta en küçük bebek gibi görünür. Oysa içimizdeki ses sormadan edemez: Ya hepsi de hakikate dâhilse? Ya insanın aslı tek bir çekirdek değil de, birbirine benzeyen ve benzemeyen bütün o katmanların toplamıysa?
Ya içimizde cellatlar, kurbanlar, bozguncular, çocuklar, ihtiyarlar, âşıklar, muhbirler, kahramanlar, korkaklar, mucitler, günahkârlar, susanlar, bağıranlar, yaraları saranlar, yaraları açanlar, masal anlatanlar, her masala inananlar, hırsızlar, büyücüler, yalancılar, hükümdarlar, dilenciler, kâhinler, soytarılar, şairler, hainler ve dervişler hep birlikte yaşıyorsa?
Matryoşkalar gibiyiz biz, hepimiz. İçimizde başka, birbirimizle bambaşka biçimlerde iç içe geçmiş; kendi parçalarına muhtaç ve mecbur, diğerinin parçalarını keşfetmeye hevesli ama bazen de yorgun.
Belki de insanı tanımak dediğimiz şey, onun en içindeki son bebeği bulmak değil, bütün bebeklerin aynı anda ona ait olduğunu kabul etmektir. Sert olan da odur, sıcak olan da. Suskun olan da, konuşmak isteyen de. İradesi de odur, telaşı da. Çocukluğu da odur, bugünkü yüzü de.
İnsan çoğu zaman kendini yüzüyle, sesiyle, cümleleriyle, seçtiği kelimelerle dizginler. Hangi kelimenin onu daha makul, daha güçlü, daha soğukkanlı göstereceğini hesaplayabilir. Bir duyguyu gizlemek için başka bir duyguya sığınabilir. Kırılganlığını ciddiyetle, öfkesini nezaketle perdeleyebilir. Heyecanını alaycılığa, sevgisini boşvermişliğe saklayabilir.
Ama el yazısı daha eski, daha temel, daha az denetlenebilir bir yerden gelir. Çocukluktan beslenir. Dilin değil, özün hafızasına bağlıdır sanki. Yazı, insanın yalnızca ne söylediğini değil, söylerken içinden ne geçtiğini de taşır.
Bir cümleyi herkes aynı kelimelerle kurabilir; ama aynı cümleyi herkes farklı yazar.
Kelimeler ortak bir dilden gelir, el yazısı ise insanın kendi iç coğrafyasından. Görünür kişiliğimizin altındaki daha sessiz parçalar, ellerimiz yazarken hareketlenir, kendilerini hissettirmeye başlar.
El yazısı, insanın terbiye etmeye çalıştığı nefsin altından geçen başka bir akıntıyı görünür kılar. Harfin ucu titrer, çizgi sertleşir, boşluk büyür, satır sıkışır. İnsan “iyiyim” yazarken bile iyi olmadığını ele verir.
Bu yüzden yalnızca bediî bir iz değil; insanın kendine rağmen bıraktığı bir tortu, bir çeşit iç kayıttır el yazısı. Ne tam anlamıyla bilinçli, ne tamamen bilinçsiz.
El yazısı, düz, yekpare, kolayca okunabilir bir varlık olmayan ve çoğu zaman kendi hakkında anlattığı hikâyeden daha karmaşık olan sahibine küçük kapılar aralar. Birinin el yazısına bakmak tam da bu yüzden onun saklı odalarının kapısında durmaktır. İçeri girmek değil ama içeriden geleni hissetmektir.
Yüzümüz dünyaya dönük yaşasak da, el yazımız karanlık ve kuytularımızda soluk alır. Bu yüzden kalem bazen sahibinden daha dürüst davranır. Sahibinin değil; ruhunun küçük kaçaklarının, ona ulaşmaya çalışan çocuğun diliyle konuşur. Belki de el yazısı, matryoşkamızın en küçük bebeğidir.
Sergei Parajanov’un dediği gibi: “Birbirimizde kendimizi arıyorduk…”
Belki de asıl şaşkınlık, karşımızdaki insanın tek kişi olmadığını fark ettiğimiz yerde değil; bizim de ona her seferinde başka birinin gözleriyle baktığımızı anladığımız anda başlar.
Ermenistan’ın sınavı yeni başlıyor: Sandıktan ne çıktı?
09/06/2026 00:20Vazgeçmeye övgü
07/06/2026 00:05Ermenistan sandığa giderken: Rusya baskısı, ABD hattı ve yeni ordu
03/06/2026 00:20Onun adı Ararat
31/05/2026 00:20Ermenistan’da sandık: Halk korkuyu mu, geleceği mi seçecek?
25/05/2026 01:35Dutun kararı
24/05/2026 00:24Kusurdaki ışık
17/05/2026 00:15Selam!
10/05/2026 00:20Ermenistan Avrupa’ya açılırken: Türkiye sınırı neden hâlâ kapalı?
08/05/2026 00:30