İLKE ATİK TAŞKIRAN

İLKE ATİK TAŞKIRAN

Sosyal medya ekonomisinde memura yer yok

İLKE ATİK TAŞKIRAN

Sosyal medya hayatımıza yalnızca yeni bir iletişim biçimi getirmedi; yeni bir ekonomi kurdu. Bugün bir insan mağaza açmadan ürün satabiliyor, ofis kiralamadan danışmanlık verebiliyor, televizyona çıkmadan milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Bir Instagram hesabı, YouTube kanalı ya da kişisel web sitesi aynı anda vitrin, reklam alanı, satış kanalı ve kişisel marka haline gelebiliyor. Eskiden ekonomik değer yaratmak için şirket, dükkân ya da sermaye gerekirken bugün bazı işler için bir telefon ve sahip olduğunuz bilgi yeterli olabiliyor.

Üstelik bu ekonomi yalnızca influencer'lardan ibaret değil. Öğretmen ders anlatıyor, akademisyen bilgisini paylaşıyor, tasarımcı işlerini gösteriyor, yazılımcı uygulama geliştiriyor, bir kamu çalışanı uzmanlığı üzerinden içerik üretiyor. Sosyal medya, emeğin görünür hale geldiği ve görünürlüğün ekonomik değere dönüştüğü yeni bir alan görevi görüyor.

Fakat tam burada Türkiye'de dikkat çekici bir sınır çiziliyor. Özel sektörde çalışan biri için yeni bir gelir kanalı olabilen bu alan, devlet memuru söz konusu olduğunda 657 sayılı Kanun'un ticaret ve diğer kazanç getirici faaliyet yasağıyla karşılaşıyor.

Sosyal medya var, geliri yasak

2 Eylül'de gündeme gelen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görüşü, devlet memurlarının içerik üreticiliği, YouTube, internet sitesi, uygulama geliştirme gibi dijital faaliyetlerden elde ettikleri gelirlerin 657'nin 28. maddesindeki yasak kapsamında değerlendirileceğini ortaya koydu. Burada kritik ayrım şu: Memurun sosyal medya hesabı açması ya da içerik paylaşması yasaklanmıyor; bu faaliyetlerin gelir getirici bir ticari faaliyete dönüşmesi sorun oluşturuyor. Üstelik Gelir Vergisi Kanunu'nun sosyal içerik üreticilerine tanıdığı vergi istisnası da faaliyetin niteliğini değiştirmiyor; vergi açısından istisna edilen gelir, memuriyet mevzuatı açısından yine ticari kazanç olarak değerlendirilebiliyor.

Elbette memurun kamu göreviyle çıkar çatışmasına girmesini, görevini kullanarak reklam yapmasını veya kamu nüfuzunu ticari kazanca dönüştürmesini engellemek son derece anlaşılır. Fakat mesai dışında kendi bilgisiyle ürettiği bir eğitim videosu, yazdığı bir kitap, hazırladığı bir dijital içerik ya da geliştirdiği bir uygulama ile gelir elde etmesini toptan “ticaret” olarak değerlendirmek gerçekten gerekli mi? Üstelik aynı mevzuat alanında telif gelirleri bakımından daha farklı değerlendirmelerin bulunması, ticari faaliyet ile kişisel fikrî üretimden elde edilen gelir arasındaki sınırın yeniden tartışılması gerektiğini gösteriyor.

Memurun ikinci bir ekonomik kimliği olabilir mi?

Buradaki tartışmayı “memurlar da influencer olsun” gibi basit bir noktaya indirgememek gerekiyor. Asıl mesele, çalışma hayatının kendisinin değişmiş olması. İnsanların artık tek bir işverene, tek bir gelir kanalına ve tek bir mesleki kimliğe sahip olmadığı bir ekonomiye giriyoruz. Bir insan gündüz öğretmen, akşam yazar; gündüz mühendis, hafta sonu eğitim üreticisi; gündüz kamu çalışanı, mesai dışında müzik yapan bir içerik üreticisi olabiliyor. Sosyal medya bu çoklu ekonomik kimliği görünür ve mümkün hale getirdi.

O halde belki de tartışmamız gereken soru “Memur sosyal medyadan para kazanabilir mi?” değil. “Devlet memurunun kamu göreviyle çelişmeyen kişisel emeğini ekonomik değere dönüştürme hakkı nerede başlamalı, nerede bitmeli?”

Teknoloji çalışma biçimini değiştirdi ama mevzuatın önemli bir bölümü hâlâ fiziksel dükkân, şirket ve klasik ticaret üzerinden düşünüyor. Yeni ekonomi ise bize başka bir şey söylüyor: Artık işyeri bazen cebimizdeki telefon. Bu nedenle mesele yalnızca memurun kazancı değil; değişsen çalışma hayatına uyum sağlayabilmek.

Çalışmak yetmiyor, görünmek de gerekiyor

Sosyal medya ekonomisinin belki de en büyük değişimi burada. Eskiden iyi bir iş yapmak çoğu zaman yeterliydi; bugün ise yaptığınız işi görünür kılmanız bekleniyor. Kişisel marka, takipçi sayısı, dijital itibar ve uzmanlığınızı çevrimiçi anlatabilme beceriniz giderek ekonomik sermayeye dönüşüyor. Böylece yeni bir emek biçimi ortaya çıkıyor: görünürlük emeği.

Bu emeğin ilginç bir paradoksu var. Devlet, kurumların ve şirketlerin dijitalleşmesini, yapay zekâ kullanmasını, sosyal medyada görünür olmasını teşvik ederken, bireylerin bu yeni ekonomideki hareket alanı aynı hızda genişlemiyor. Özellikle kamu çalışanı için sınır daha da daralıyor.

O zaman tartışmayı şu soruyla bitirmek mümkün:

Sosyal medya ekonomisi yeni bir çalışma özgürlüğü mü yaratıyor, yoksa görünür olabilenler ile olamayanlar arasında yeni bir ekonomik eşitsizlik mi kuruyor?

Önceki ve Sonraki Yazılar
İLKE ATİK TAŞKIRAN Arşivi