TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Her sokakta bir yıkım: Evler de hatırlar

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Bir zamanlar üzüm bağları ve iki katlı bağ evleri, akan deresi ile yaşam bulan Kavaklıdere; hafızası ve geçmişi zoraki elinden alınan, her sokağında, her köşesinde 1950lere uzanan hikâyeleri barındıran apartmanlarının yıkımları ile kepçelerin olduğu bir şantiye halinde.

Her geçtiğim sokakta etrafı çevrilen, kapısı penceresi sökülmüş, yok oluşuna gün sayan anılarla dolu mekânları gördükçe kahrolmamak elde değil.

Bu mahallelerde gökyüzünde birleşen ağaçların masalsı bir yeşil tünel oluşturduğu allelerin arasından geçerken bir yapının cephesine, özenle tasarlanmış bir apartmanının ismine, ben buradayım diyen balkon demirlerine, evlere düşen ağacın gölgesine takılan gözüm, şimdi boşaltılmış evlere, kapatılmış girişlere, yıkım kararlarına, moloz yığınlarına hüzün dolu bakıyor. Her yıkılan binada bir sızı yüreğime dokunuyor, kentin hafızasına zorla dayatılan bu hoyratlık, geliyor, yıkıyor, gidiyor.

Her sokakta hafıza yıkılıyor

Cumhuriyetin köklü mahallelerinde sistematik bir süreklilik içeren kentsel dönüşüm Ayrancı’da, Esat’ta, Bahçeli’de, Anıttepe’de, Gaziosmanpaşa’da, Emek’te, Kavaklıdere’de neredeyse her sokakta hafızayı yıkıyor. Apartman yöneticileri, apartman sakinleri, semtte yaşayanlar, sıranın kendi evlerinin kapısına dayanacağı tedirginliği ile telefona sarılıyorlar. İşte o yüzden telefonum uzun süredir acı acı çalıyor. Sokakta yürürken penceresinde seslenip derdini anlatmaya çalışan insanlar, yolumun önüne çıkıyor. Yürüdükçe bu kentin sahipsizliğine, yaşayanlarının derdine derman olmayan yerel yönetimlere sitemler biriktikçe birikiyor.

Bir ev gidiyor. Yanındaki ev sırada bekliyor. Bir başka binanın duvarına “satılık” yazısı asılıyor. Bir bahçenin ağacı, yakında yapılacak yeni binanın planında artık yalnızca bir engel

Bir ev gidiyor. Yanındaki ev sırada bekliyor. Bir başka binanın duvarına “satılık” yazısı asılıyor. Bir bahçenin ağacı, yakında yapılacak yeni binanın planında artık yalnızca bir engel olarak görülüyor. Şimdi o gökyüzüne uzanmanın son keyfini çıkarıyor.

Mahalleler yavaş yavaş kendi hafızasının üzerinde yükselen bu hoyrat yeninin şantiyesine dönüşürken mahalleli tedirgin.

Yıkımla gelen rahatsız edici gürültü ve ortalığı kaplayan toz duman ile kentsel dönüşüm geçmişi önüne katıp götürüyor. Komşularla yaşanan gerginlik, yılların anılarını biriktirdiği evlerinden olma, müteahhitin istekleri ile karşı karşıya kalan sakinler yıpratıcı ve yalnızlaştırıcı bir sürecin ortasında bir başına kalıyorlar.

Kent ve insan hakkı ihlali

Yıllardır yazdığım bu hikâyelerde o yok oluşun insanda yarattığı çöküntüye, kentsel drama, kent ve insan hakkı ihlaline tanık olmanın ağırlığını taşıyorum. Umarsız yerel yöneticilerin, kenti, insanları sahipsiz bırakarak, rant odaklı planlama ile vatandaşı müteahhit çarkıyla karşı karşıya bırakması ise kabul edilir gibi değil.

Yaşadığım bu tanıklıklar, meselenin yalnızca tek tek binaların ya da mahallelerin yaşadığı bir dönüşüm olmadığını ve yıllardır uygulanan politikaların insan ve kent üzerindeki sonuçlarını da bir kez daha görünür kılıyor.

Van depreminin ardından çıkartılan 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun" nam-ı diğer kentsel dönüşüm kanunu çıktığı gün, “Eviniz artık sizin eviniz değil” demiştim. Kanun ilk olarak mücadele ile yıkılmaktan kurtardığımız tarihi Saraçoğlu Mahallesi’ne uygulanınca mahallemizin, tarihimizinde risk altında olduğu bir kez daha gün yüzüne çıktı.

Hafızasızlaştırmaya karşı hafızayı savunmak

Gelinen noktada kentsel dönüşümle birlikte korunması gereken değerlerde yok oluyor. Yıkılan evlerin, değişen sokakların, dönüşen mahallelerin peşinde kentlerimiz, artık anılarımızı biriktirdiğimiz yer olmaktan giderek uzaklaşıyor, hafızasızlaştırılıyoruz.

“Benim için kentsel dönüşüm hiçbir zaman yalnızca eski binanın yerine yeni bina yapılması olmadı” diyen Uğurlu Apartmanı’ndaki Füsun Hanım’ın sözlerinde, bir binadan çok daha fazlasının kaybı saklı. Annesinin vasiyet gibi bıraktığı “Bekleme salonu değil, ev istiyorum” sözü mıh gibi saplı aklında. Çünkü ev, dört duvar ve bir metrekare hesabından ibaret değil; insanın kendisini ait hissettiği, hayatını kurduğu, yıllarını biriktirdiği yer.

Mavi Apartmanı’ndaki Muteber Hanım da tam bunu anlatıyor: “Mesele metrekare değil, pencereye düşen ışığı, sokağa açılan bakışı, göz hakkı” diyor. O pencerenin gördüğü ağacı, tanıdığı komşuyu, bildiği merdiven boşluğunu savunuyor. Bir apartmanın yalnızca betonarme bir yapı olmadığını, ışığın, bakışın, komşuluğun ve yıllar içinde edinilmiş küçük alışkanlıkların da evin bir parçası olduğunu hatırlatıyor.

Deniz Apartmanı’ndaki Deniz Bey ise kendi adını taşıyan, babasının yaptığı kâgir apartmanı anlatırken gözleri doluyor. Bir yapının hikâyesi, bir anda bir ailenin hikâyesine dönüşüyor; duvarlar, odalar ve cepheler geçmişten bugüne uzanan bir hatıranın taşıyıcısı oluyor.

Haydar Apartmanı’ndaki Fevziye Hanım’ın sözleri ise başka bir yerden dokunuyor insana: “Artık kimse burayı bir yuva olarak görmüyor. Çok uğraştım. Ama yetemedim. Çoğunluk karar alıyor.” Bu cümlede yalnızca bir apartmanın dönüşümü değil, bir yuvayı ayakta tutmaya çalışan insanın çaresizliği var. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, bazen bir binayı değil, onun etrafında örülmüş hayatı korumaya insanın tek başına gücü yetmiyor.

Kentsel dönüşümle evlerini kaybedenlerin, evlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya olanların acısı gözlerinden okunuyor. Ve bütün bu insanların yüzlerinde aynı ortaklaşmış yitik olma duygusunu görmek mümkün.

Belki de bu yüzden kentsel dönüşüme karşı mahalle dayanışmaları oluşturmak, hafıza hikâyelerini anlatmak, yazmak hafızasızlaştırmaya karşı hafızayı savunmak önemli.

Çünkü yıkılan yalnızca bir bina yok olan sadece bir ev değil. Bir pencerenin önünde biriken yıllar, merdivenlerde karşılaşılan komşuluklar, kapı önlerinde edilen sohbetler, ağaçların gölgesi, bir apartmanın içine sinmiş hayatlar da yıkımın görünmez kurbanı oluyor. Kimi zaman bir kepçe duvara dokunmadan önce bile, ev çoktan insanın içinden sökülmeye başlanıyor. Bir evde çocukluk, başka bir evde komşuluk, pencereye vuran sabah ışığı, bahçede yetişen erik, sokağa yayılan yemek kokusu, kapı önünde edilen sohbet, merdiven boşluğunda karşılaşılan selamlaşma sökülüyor.

Atmosfer tescili

Cumhuriyet’in nefesini taşıyan bu köklü mahalleler; apartmanların, bahçelerin, dükkânların, küçük atölyelerin, terzilerin, kunduracıların, tuhafiye dükkânlarının, kahvehanelerin, kasapların, pasajların ve sokakların birbirine eklemlendiği bir yaşam kültürünün izlerini taşıyor. Kaybolan zanaat ustaları bu kültürün içerisinde bir pasajın içerisinde, bir apartmanın altında son demlerini yaşıyor.

Bir semtin hafızası yalnızca tescilli yapılarda, anıtlarda ya da korunması gereken yapı listelerinde bulunmuyor. Bazen bir kunduracının tezgâhında, bazen yıllardır aynı dükkânda duran bir terzinin makasında, bazen bir apartmanın girişindeki mermer basamakta, bazen de yıllardır aynı bahçede göğe doğru uzanan bir ağaçta saklı. Yani asıl tescillenmesi gereken yapılarla birlikte bu atmosfer.

Şimdi bütün bunlar birer birer elimizden kayıyor.

Kentsel dönüşüm binalarla birlikte, bir yaşam biçimini, bir mahalle kültürünü, bir kentin hatırlama biçimini ve kentin atmosferini de dönüştürüyor. Oysa kent, üzerinde binaların bulunduğu bir arsalar bütünü değildir. Kent, insanların hayatlarını biriktirdiği, okula yürüyerek gitmenin, komşunun çocuğu ile sınıf arkadaşı olmanın, mis gibi ekmek kokan fırınlarda karşılaşmanın, sokağın sesini birlikte dinlemenin paylaşmanın mekânıdır. Bunların hiçbiri değişen imar planlarında, plan notlarında yazmaz. Ama kenti kent yapan, tam da bu yazılmayan, planlanmayan, ölçülemeyen yaşamların atmosferin kendisi değil midir? .

Boş bir arsa, boşaltılmış hafıza

Yerel yönetimlerin bu köklü mahallelere “kaç kat, kaç metrekare?” hesabıyla değil, “neyi kaybetmeden yenileyebiliriz?” sorusuyla bakmasının zamanı geldi de geçiyor. Sağlıklı planlama ile geniş arka bahçeleri betonla yutulacak boşluklar yerine mahallenin nefes alacağı küçük vahalara dönüştürmek, yaş alan evleri yıkmak yerine, yeniden yaşatılabilecek hafıza mekânları olarak görmek, onarmak, asansör adapte ederek erişilebilir hale getirmek yönetenlerin sorumluluğu. Çünkü mesele binaları yıkıp yerine yeni bina yapmakla çözülmüyor. Mahallenin ağacını, ışığını, gökyüzünü, komşuluğunu, belleğini ve bütünlüğünü koruyarak geleceğe taşıyabilmek, sahici çözümün kendisi.

Yoksa yıkmak kolay. Bir kepçe gelir, saatler içerisinde duvarları indirir, pencereleri söker, çatıyı kaldırır. Ardından kamyonlar gelir, bir kentin enkaza dönüşmüş hafızasını taşır. Toz sokağa siner. Ve bir zamanlar orada bir hayat yaşandığına dair izler temizlenir. Sonra geriye yalnızca boş bir arsa, boşaltılmış hafıza kalır.

Ömürlük hafıza, evlerde hatırlar.

Oysa bir mahallenin hafızasının oluşması kuşaklar sürer. Bir evin hafızasının oluşması ise bir ömür alır. Her gelen kuşak kendi hikâyesini öncekilerin hikâyesine ekler. Ev, zamanla yalnızca içinde yaşanan bir mekân olmaktan çıkar, ömürleri taşıyarak katmanlı bir hafızaya dönüşür. O katmanlı hikâyeler ada parselden ibaret değildir, kentsel palimpsesttir ve hepimize aittir.

Kavaklıdere’nin, Ayrancı’nın, Esat’ın, Bahçeli’nin, Anıttepe’nin, Gaziosmanpaşa’nın, Emek’in hikâyesi tam da bu ömürlük yaşamlarda düğümleniyor. Her evin içinde bir ailenin, her apartmanın içinde birkaç kuşağın, her sokağın içinde ise birbirine değen yüzlerce hayatın izi siyasetçilerin, aydınların sanatçıların izleri var.

Bir mahalleyi mahalle yapanda yıllar içinde birbirine eklenen bu küçük hayatların büyük bir ortak hikâyeye dönüşmesidir.

Bu yüzden mesele, yalnızca yıllanmış, yorulmuş evleri korumak değil. Mesele, o evlerle birlikte insanların kentte biriktirdiği hayatı, atmosferi korumak.

Bir kent, hele ki Cumhuriyetin temsil mekânı bir başkent, geçmişini yıkarak böyle hoyratça yenilenmemeli. Geçmişiyle konuşarak, ona saygı duyarak gelecek hafıza katmanları kurmalı.

Ben hâlâ bu üst üste hafıza biriktiren bu katmanlı sokaklarda yürürken bir yapının cephesine, özenle verilmiş apartman adına, “ben buradayım” diyen balkon demirlerine, bir eve düşen ağacın gölgesine bakıyorum. İçindeki hikâyeyi duyumsuyorum.

Ama artık her yıkımda hep aynı şey boğazıma düğümleniyor:

Bir ev daha gitti.
Bir hikâye daha eksildi.
Bir parça Ankara daha sustu.

Ben yürümeye devam edeceğim. Çünkü bazı sokaklar yıkılmadan önce anlatılmalı. Bazı evler ve hikâyeleri yıkılmadan önce hatırlanmalı.

Evler de hatırlar. Mesele, bizim hatırlamayı seçip seçmeyeceğimiz.

NOT: Kavaklıderem Derneği, Kavaklıdere’yi giderek bir şantiyeye dönüştüren kentsel dönüşüm sürecinde, “Haklarımız Neler? Neler Yapabiliriz?” sorularının peşine düşüyor. Muteber Osmanpaşaoğlu’nun kolaylaştırıcılığında Avukat Gökçe Bolat’ın katılımıyla gerçekleştirilecek buluşma, 3 Ekim Cumartesi saat 12.00’de Kavaklıdere Kült’de.

Önceki ve Sonraki Yazılar
TEZCAN KARAKUŞ CANDAN Arşivi