İLKE ATİK TAŞKIRAN

İLKE ATİK TAŞKIRAN

Çocuklar ve sosyal medya: Yasaklar sorunu çözer mi, derinleştirir mi?

Türkiye, 15 yaş altına sosyal medya yasağı getiren ülkeler kervanına katılıyor. Amaç açık; çocukları dijital tehlikelerden korumak. Ancak tarih bize defalarca gösterdi ki; iyi niyet, doğru politika anlamına gelmiyor.

Bugün dünyanın farklı ülkelerinde uygulanan benzer yasalar, bu yaklaşımın çocukları korumaktan çok, sorunu biçim değiştirerek derinleştirdiğini ortaya koyuyor. Görünen ile gerçek arasındaki o ince ama tehlikeli fark tam da burada başlıyor.

Yasak geldi, kullanım gitmedi

Avustralya bu politikanın en somut laboratuvarı oldu. Aralık 2025’te 16 yaş altına sosyal medya yasağı yürürlüğe girdiğinde, devlet sert yaptırımlar ve milyonlarca dolarlık cezalarla süreci destekledi. Ancak yasa devreye girer girmez gençler TikTok’ta yasağı nasıl aştıklarını anlatan videolar paylaşmaya başladı. Sydney Üniversitesi’nden Terry Flew’un da belirttiği gibi bu durum şaşırtıcı değildi; çünkü sistem baştan beri aşılabilir şekilde tasarlanmıştı.

Benzer bir tablo Amerika’da ve Avrupa’da da ortaya çıktı. Florida’da yasağın ardından VPN kullanımında yüzde 1150 artış yaşandı. İngiltere’de yaş doğrulama zorunluluğu devreye girdiğinde bu artış yüzde 6430 seviyesine çıktı. Fransa’nın “dijital rıza yaşı” düzenlemesi ise teknik ve hukuki uyumsuzluklar nedeniyle büyük ölçüde uygulanamaz hale geldi.

Türkiye için yapılan tahminler de farklı değil. Yaklaşık 5 milyon 15 yaş altı kullanıcının yalnızca küçük bir kısmının platformları terk edeceği öngörülüyor. Geri kalan milyonlarca çocuk ise sahte doğum tarihleri, alternatif hesaplar ve VPN araçlarıyla sistemin etrafından dolaşmaya devam edecek.

Görünürlük azaldı, risk büyüdü

Ancak asıl kırılma noktası burada değil. Yasağın çocukları sosyal medyadan uzaklaştırmak yerine onları daha karanlık ve denetimsiz alanlara iteceği öngörülüyor. UNICEF’in uyarısı bu açıdan son derece net. Çocuklar sosyal medyayı bırakmıyor, sadece daha az düzenlenen platformlara kayıyor.

Instagram’dan çıkan bir kullanıcı, kendini çok daha az denetlenen Discord sunucularında, Telegram gruplarında ya da anonim forumlarda buluyor. Görünürlük azalırken risk artıyor.

Bu durum yalnızca teknik bir sorun değil, aynı zamanda pedagojik bir kırılma yaratıyor. Yasaklanan çocuk, platformu bilinçli kullanmayı öğrenmek yerine yasağı aşmayı öğreniyor. Brookings Enstitüsü’nün raporlarında da vurgulandığı gibi bu yaklaşım, gençlerin dijital okuryazarlık geliştirme fırsatını ortadan kaldırıyor.

JMIR Mental Health’de yayımlanan çalışmalar ise daha ileri giderek, bu tür yasakların izolasyon hissini artırdığını, otoriteye karşı tepkiyi güçlendirdiğini ve sağlıklı dijital becerilerin gelişimini engellediğini ortaya koyuyor.

Başka bir ifadeyle çocuklar algoritmaları anlamayı değil, sistemleri kandırmayı öğreniyor.

Yasak, ilişkiyi de dönüştürüyor

Bu dönüşümün en sessiz ama en yıkıcı etkisi aile içinde yaşanıyor. Sosyal medya artık konuşulan bir alan olmaktan çıkıp saklanan bir alana dönüşüyor. Ebeveyn-çocuk ilişkisi rehberlikten denetime, güven ilişkisinden gözetim ilişkisine kayıyor.

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’ne dayanan çalışmalar, yasakların çocukların dijital deneyimlerini ailelerinden gizleme eğilimini artırdığını ve bu durumun riskleri daha da büyüttüğünü açıkça ortaya koyuyor. Oysa araştırmalar, ebeveynleriyle açık iletişim kurabilen gençlerin hem psikolojik iyi oluş hem de teknoloji kullanımı açısından daha sağlıklı bir profile sahip olduğunu gösteriyor.

Yasağın psikolojik etkileri de beklendiği gibi değil. Sosyal medya tamamen kesildiğinde kaygının azalacağı varsayımı sahada karşılık bulmuyor. Aksine, gençlerde dışlanmışlık hissi, bağlantı kaybı ve “herkes orada, ben yokum” duygusu güçleniyor. Özellikle kimlik gelişiminin kritik olduğu ergenlik döneminde bu kopuş, yalnızca bir platformdan uzaklaşmak değil, aynı zamanda sosyal bir alandan dışlanmak anlamına geliyor.

Araştırmalar, en sağlıklı grubun sosyal medyayı tamamen kullanmayanlar değil, kontrollü ve sınırlı kullananlar olduğunu ortaya koyuyor.

Kazanan yine platformlar

Tüm bu tartışmanın ortasında kazanan yine platformlar oluyor. Yasaklar, teknoloji şirketlerinin sorumluluğunu azaltıyor. Platformlar “yaş sınırı koyduk” diyerek geri çekilirken, algoritmik yönlendirme, bağımlılık yaratan tasarım ve içerik güvenliği gibi temel sorunlar arka plana itiliyor.

Ayrıca bu durum, kullanıcıyı koruma iddiasıyla geliştirilen politikaların pratikte yalnızca görünür bir katman yaratmasına neden oluyor. Gerçekte ise içerik akışını belirleyen algoritmalar değişmeden kaldığı için, riskli ya da manipülatif içeriklerin dolaşım hızı yavaşlamıyor. Böylece sorumluluk, sistemin kendisinden çok bireysel kullanıcıya ve ebeveyn denetimine kaydırılıyor; bu da dijital ekosistemdeki yapısal sorunların çözülmesini daha da erteliyor.

Kontrol edilecek şey artık karanlıkta

Dünyada yaşanan deneyimlere baktığımızda bir gerçek açıkça ortaya çıkıyor. Tam yasak, dijital güvenlik sorununu çözmüyor; sadece biçim değiştirtiyor. Kullanım bitmiyor, görünmez oluyor. Kontrol kaybediliyor, çünkü kontrol edilecek şey artık karanlıkta. Çocuklar bilinçlenmek yerine saklanmayı, tartışmak yerine kaçmayı öğreniyor.

Peki çözüm ne?

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi'nin ve sayısız akademik çalışmanın ortaya koyduğu konsensüs şu: Zararlı platform özelliklerinin düzenlenmesi, dijital okuryazarlık eğitiminin güçlendirilmesi, ebeveynlerin desteklenmesi ve sağlıklı çevrimdışı aktivitelerin teşvik edilmesi. Bunların hepsi bir bütün olarak ve eş zamanlı uygulandığında çözümcül bir yaklaşım benimsenmiş oluyor.

Yani çözüm "yasaklayalım olsun" kolaycılığını reddetmekten geçiyor.

Çocuklarımızı gerçekten korumak istiyorsak, onları dijital dünyadan dışlamak yerine o dünyada ayakta kalmayı öğretmeliyiz. Aksi halde bugün koruduğumuzu sandığımız çocuklar, yarın bizim hiç tanımadığımız bir dünyanın içinde büyüyecek ve o zaman tartışılan konu çocukların sosyal medya kullanımı olmayacak.

O dünyaya kör kalan ve çocukları ile iletişim problemleri yaşayan bizler olacağız.

İlke Atik Taşkıran, lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İstatistik Bölümü’nde, yüksek lisans ve doktora eğitimini ise Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Dijitalleşen medyanın toplumsal etkileri üzerine akademik çalışmalar yürütmektedir. Stratejik iletişim, medya okuryazarlığı ve içerik geliştirme alanlarında hem saha uygulamaları hem de akademik katkılar sunmaktadır.

Kurucusu olduğu iletişim ajansında Marka & İletişim Direktörü olarak görev almakta ve stratejik iletişim projelerine liderlik etmektedir. İletişim yönetimi alanında 15 yılı aşkın deneyime sahip olan Taşkıran, birçok sektörde iletişim kampanyaları tasarlamış; ayrıca içerik üretimi, görsel hikâyeleştirme ve stratejik anlatı tasarımı konularında çalışmalar yürütmüştür.

Önceki ve Sonraki Yazılar
İLKE ATİK TAŞKIRAN Arşivi