5 Mayıs'ta Türkiye Siber Güvenlik Kurulu toplantısından çıkan kararlar arasında üzerinde durulunca oldukça ağır bir şey söyleyen bir cümle vardı:
"Toplumsal algıyı etkileyen algoritmik süreçler milli güvenlik kapsamına dahil edildi."
Bu kararla Türkiye, yalnızca toprak sınırlarını değil artık vatandaşlarının zihin akışlarını da savunulması gereken bir alan olarak tanımlamış oldu. İlk bakışta teknik bir bürokratik güncelleme gibi okunabilir ama biraz daha içinde kalırsanız, aslında çok farklı bir şeyin ilanı olduğunu fark edebilirsiniz.
Devletler artık sınırları değil, zihin akışlarını korumaya çalışıyor.
Algoritmalar pasif bir ayna değil
Sosyal medya platformları bize bir zamanlar özgür bir kamusal alan olarak sunuldu. Herkesin konuşabildiği, her fikrin dolaşabildiği açık bir meydan. Bu anlatı kısmen doğruydu en azından başlarda öyle görünüyordu.
Ama bugün geldiğimiz noktada o meydanın aslında bir mimari olduğunu görüyoruz. Ve her mimari gibi bu da belirli hareketleri kolaylaştırıyor, bazılarını ise fark ettirmeden zorlaştırıyor.
Algoritmalar artık yalnızca içerik sıralamıyor. Hangi duygunun ne zaman yükseleceğini, hangi konunun gündemde ne kadar kalacağını, hangi bilginin görünür olup hangisinin sessizce kenarda kalacağını şekillendiriyor. Bunu kaba bir sansür gibi açık yöntemlerle değil, görünürlüğü ince ince ayarlayarak yapıyor.
Gerçekliğin değil, dikkatimizin yönetimi
Bugün insanlar olayları çoğunlukla doğrudan değil, algoritmik bir süzgeçten geçmiş halleriyle deneyimliyor. Bir konu günlerce akışınıza düşüyorsa, o konu ülkenin en büyük meselesi gibi hissettiriyor. Hiç karşınıza çıkmıyorsa, sanki hiç yaşanmamış gibi davranılıyor.
Algoritmalar gerçekliği değiştirmiyor, ama gerçekliğimizin hangi kesitiyle ilişki kurduğumuzu derinden etkiliyor.
Ve bu, göründüğünden çok daha büyük bir sonuç doğuruyor. Çünkü bir toplumun neyi önemli bulduğu, neye öfkelendiği, nereye dikkat ettiği, bunlar siyasi bir sürecin ham maddesi. O ham maddeye müdahale etmek, sonuçta siyasi bir hamle anlamına geliyor.
Türkiye bu kararı neden şimdi aldı?
Türkiye Siber Güvenlik Kurulu'nun bu adımı atması, bir boşlukta ortaya çıkmadı. Arka planda somut bir gerçeklik var. Yeni çağın savaşları artık insanların zihninde yürütülüyor.
Seçim süreçlerine dijital müdahale, sosyal gerilimi beslemek için belirli içeriklerin öne çıkarılması, toplumsal bir krizin algılanma biçiminin dışarıdan şekillendirilmesi… Bunlar artık teorik senaryolar değil. Dünyada yaşanmış, belgelenmekte olan örnekler. Ve Türkiye, bu tabloyu izleyen değil, bu tablodan payını alan ülkeler arasında.
Bunun yanında, birkaç küresel teknoloji platformunun milyonlarca Türk kullanıcının dijital deneyimini büyük ölçüde belirlemesi ve bu şirketlerin hesap verebilirlik mekanizmalarının son derece sınırlı kalması. GK'nın bu kararının arka planında yatan asıl gerilim bu. Algı yönetimini milli güvenlik çerçevesine taşımak, bu gerilime verilen bir yanıt.
Güvenlik ile sansür arasındaki ince çizgi
Tehdidin gerçek olduğunu kabul etsek bile, ortada cevaplanması gereken çok daha zorlu sorular duruyor.
Bir içerik gerçekten toplumu manipüle ediyor olabilir ya da sadece sert bir eleştiri, rahatsız edici bir gerçek olabilir. Bir kampanya dışarıdan yönlendirilebilir ya da tamamen organik bir toplumsal tepkinin ürünü olabilir. "Tehlikeli dezenformasyon" ile "iktidarı rahatsız eden haber" arasındaki sınırı kim, neye göre, hangi denetim mekanizmasıyla çizecek?
Bu sorular göz ardı edildiğinde, toplumu koruma söylemi kolayca toplumu kontrol etme pratiğine dönüşebiliyor. Güvenlik ile sansür arasındaki mesafe, bu soruların nasıl yanıtlandığı kadar ince. GK kararının önemi buradan geliyor. Ama yeterince konuşulması gereken yer de tam burası.
Fark etmediğimiz bir çağda yaşıyoruz
İnsanlık tarihinde muhtemelen ilk kez, düşüncelerimizin oluşum sürecine bu kadar derin ve bu kadar görünmez bir müdahale yaşanıyor. Ve çoğumuz fikirlerimizi tamamen kendimizin ürettiğini sanıyoruz. Bu durum, belki de modern çağın en büyük ve en yaygın yanılsaması.
5 Mayıs'taki karar bu yüzden sıradan bir teknik adım değil. Bu, Türkiye'nin insan zihnini artık stratejik bir alan olarak resmen tanımladığı bir dönüm noktası.
Önümüzdeki yılların büyük tartışması toprak sınırları için değil, gerçekliğin kim tarafından, hangi araçlarla ve hangi amaçlarla şekillendirileceği üzerine olacak. Çünkü yeni çağın en büyük gücü artık bilgiye sahip olmak değil; insanların neyi gerçek kabul edeceğini belirleyebilmek.
Ve belki de ilk kez insanlık, görünmeyen bir savaşın tam ortasında yaşıyor.
Haritaların değil, zihinlerin savunulduğu bir çağın içinde.